Makale

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE SESLENİŞ

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE SESLENİŞ

Yılmaz TARTAN
Musahhih

Ey tarihin en büyük şehamet destanını yazanlar!
Ey şerefinin ölçüsü tarihin ufuklarına sığmayan kahramanlar!
Ey yüreği avcunda, kefeni sırtında olanlar... Ey er oğlu er, yiğit oğlu yiğitler. Allah ve Rasûlünün övdüğü makama Çanakkale tepelerinden yükselenler... Size binlerce kez selâm...
Ey kahramanca dövüşüp, kan verenler, can verenler... Arslan gibi kükreyip, mertçesine haykıranlar...
Ey zafer ümidi ve ışığının bir parıltısı bile görülmeden akın akın ölüme koşanlar. Günün en kahpe, en zalim silahlarına, göğsünden, alnından hedef olanlar! Parça parça et olup dağlara tepelere yağanlar!
Ey adsız, şansız, isimsiz, toprağın kara bağrını gülistan edenler... Ey çağın en büyük kahramanları!
Ey kan deryasında al al gül olup bitenler... Ölerek yaşayan, fedayı can ederek harimi ismetimizi, korunması gereken yerimizi koruyanlar...
Ey bin yıllık tarihin, akışını durdurmak isteyen ehli salibe karşı, yenilmez, yıkılmaz olanlar... Ey Çanakkale’yi geçilmez kılan, düşmanın indî ve süflî hayallerini kursağında koyanlar.
Ey toprağın koynuna gülerek girenler... Türk Milletinin şan ve şerefine leke sürdürmeyenler.
Ey tarihin koynunda Türk Milletine beyaz bir sa- hife açanlar.
Ey tarihin çarkını geri döndürmek isteyenleri, tarih çarkının mengenesinde boğanlar. Sizi kalem yazmaktan, kelâm ifadeden âciz... Tarihin koynuna sığmayan kahramanlan, ancak destanlar anlatabilir...
Tarihin en büyük destanını siz yazdınız.
Süngüleriniz kalem, kanlarınız mürekkepti.
Hey! Hey! Çanakkale Destanı bu; Haç karşısında Hilâl’in şavkıma destanı... Şehadet Destanı bu; Allah’a varış destanı... Masum Türk Milletinin kanını içmeye gelenlere, haddini bildirme destanı. En zalim saldırılara karşı, müdafaanın en mertçesi, savunmanın en yüreklisi. O cesaret, o serdengeçtilik değil midir ki bize mukaddes bir vatan bırakmıştır.
Alp Arslanların, Selahaddin-i Eyyubilerin, Kılıç Arslanların mirası korunmuş, ama Çanakkale Destanı, onlara göre, daha güç ve zor şartların destanı olarak tarihe geçmiştir.
Hilâl-Haç kavgasında güçler arasındaki bu anormal farkı elbet yadsımıyoruz. Çünkü alıştık... İşte Malazgirt orada, işte Miryakefalon boğazı-Kara mukbeli destanı şurada, işte Selahaddini Eyyubilerle çarpışan koca bir batı âlemi. Bir avuç kahraman bir tarafta, sayısız kalabalık bir tarafta... Bire karşı üç, dört, altı, sekiz, on kat güçle çarpışmak... Tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Ama onların belki hiçbirinde olmayan, bir dengesizlik vardı Çanakkale’de. Ozan’in dediği “delik demir çıktı, mertlik bozuldu” Delik demir, bir “Medeniyyet” adına, en dehşetli, en korkunç ölümleri kustu... kustu... kustu... Zerre insaf etmeden, irkilmeden...
Ey istirahat zamanı, siperinde sardığı sigarayı düşmanına ikram edip, dövüş zamanı tûfan olanlar... Şimşek gibi çakan, sel gibi bendini yırtanlar...
Ey ölüm kusan toplara, gemilere göğsünü kal’a yapıp, set çekenler, dur! diyenler.
Ey demirden pençesiyle, Haçlı gücünün boğazını sıkıp, kahru perişan edenler!
Ey Arıbumu’nda, Seddülbahir’de, Çanakkale’nin bilmem hangi sırtlarında, belki kan denizi, belki kan çukurunda gömülü bulunanlar. Şimdi Bayrağımızın gölgesinde âsude yatanlar; belki de aynı ölümle yine ölmek için hayatı arzularcasına Allah’tan izin dileyenler!
Ey kefenlerinden kan damlayarak Allah’ a yükselenler!
Ey emdiği sütü, yediği lokmayı, soluduğu nefesi helal ettirenler!
Ey ölüm pazarında can sergileyen canlar, yiğit Mehmedler...
Gözlerimiz semaya çekilen Bayrağa bakar gibi, zaman ötesine, sizlere mıhlı... Size özenmemek mümkün mü?
Bayrak semâda, şehid toprağın sinesinde yücelirmiş; Bayrak uğruna, devlet uğruna, yarınlar uğruna, bugününü feda edenler... Sizi övmüyoruz. Çünkü övemiyoruz. Sizi öven övmüş, ne güzel de övmüş... En güzel isim, en makbul vasıf sizin: “ÇANAKKALE ŞEHİDİ”! Dünyada tahtınız gönüller, ahirette makamınız Şehidler makamı. Sizlere ne mutlu.!
Çanakkale, Türk Milletinin, al kanının, gözyaşının alın terinin sebil olduğu yer. Çanakkale; Türk milletinin kara delikler misâli yutmak için çıldırdığı, kabardığı, şehidler diyarı...
Çanakkale başlıbaşına bir destan ve bir tarih.
Çanakkale burcu burcu, çiçek çiçek şehid kanı kokan, anlamlı yer.
Çanakkale Türk tarihinin bağrına saplanmış paslı bir hançer... Çanakkale göğsümüzde kanayan yare- miz.
Çanakkale yaralı arslanların pençesiz dövüşmek zorunda bırakıldığı mekan... Çanakkale, tarihte cümle çakalların hücum ettiği vatan...
BU GÜNE SESLENİŞ!
Ey Şehid ve Gâzi torunları!
Ey Çanakkale’nin, Millî Mücadele’nin şanlı ah- fâdı!
Bugün ne olursan ol, ama dünü unutma. Geçmişi unutursan vebalde kalırsın...
Dün, cepheye giderken uzaklardan duyulan kağnıların yürek yakan iniltisini unuttun mu? Cepheye mermi taşırken yolda donarak şehid olan Şerife bacıların hatırası seni etkilemiyor mu? Ya bir günlük güvey iken bu Yurdu savunmak için Cepheye koşanla- rın hâli... Elinin kınası kurumadan Mehmed’ini son defa gören üç günlük taze gelin, Ayşeler, Fatmalar... Bir umut diye gökte kuşlara, yerde rüzgarlara haber soran anaların ahvâli seni sarsmıyor mu?
Dünü unutmak mümkün değil. Dünsüz bugün olmaz ki...
Ey Şehidlerin çocukları! Ey Gazi torunları!
Hele kalbindeki külleri üfle, altında kıpkızıl bir ateşin yandığını göreceksin. Daha derinlere in; tortuları eş hele. Nefes alıp veren, soluyan, fokur fokur kaynayan bir yanardağ bulacaksın. Bu yanardağ senin yumruk kadar kalbinde coşuyor.
Ey kaderin bir cilvesi olarak ikibine bir kala bu topraklarda birlikte yaşayanlar!
Üzerinde yaşadığın mirasın mânâsını anla. Dünü doğru öğren, bugünü doğru yorumla; geleceğe hazırlan. Âti’nin neşvünemâ kır çiçekleri bizim gönlümüzde, bizim ülkemizde Türkiyemiz’de açsın.
Bu sebeple Harb-i umûminin bütün cephelerinde, Millî Mücadelede Şehid olan, Gazi kalıp vefat eden, altın yürekli, cesur yiğitlerin hepsine de tekrar Rab- bimizden rahmet diliyor, onlardan razı olması için duâ ediyoruz.
Çanakkale’de yaşanan her anı, Semâda bir yıldız. Gökte yıldız seçmek elbet zor. Her biri diğerinden güzel... Ellerimizi göğe uzatıp bir avuç yıldız yakalıyoruz. Kağıdımıza resmedelim, satırlara dökelim diye.. Önce bir cephe gerisi yiğidinin hatırasını nakledelim:
CİHAN BİR ARAYA GELSE...
Mehmet Âkif o yıllarda resmi bir görevle Berlin’e gitmiştir. Yadellerde hep Çanakkale’yi düşünmektedir. Askerî ataşe olarak orada görev yapan arkadaşı Ömer Lütfi Beye akşam sabah sorar:
- Çanakkale ne olacak?
Aldığı cevap acı ama gerçek:
- Fevkalbeşer bir hadise (olağanüstü bir olay) olmazsa Çanakkale’de yenilmemiz mukadderdir.
Bu cevap karşısında Akif anasını kaybetmiş bir yavrucağız gibi hıçkırıklara boğularak ağlar, sonra da bir yanardağın patlayışı gibi haykırırmış:
- Cihan bir araya gelse ÇANAKKALE GEÇİLMEZ !
DÜŞMANDAN KAÇILMAZ!
Şükrü Nâilî Paşa anlatıyor:
Çanakkale’de ileri hattayız. Düşman Keçidere- si’nin karşısına makineli tüfeklerini kurmuş, durmaksızın bu dereyi ateş altında tutuyor. Burada her gün bizden on, onbeş kişi şehid oluyor.
Bir gün teftişe gittim. Teftiş sırasında tabiî o dereden de geçmek icap etti. Dere başına gelince, alay kumandanı bana:
“Burası Sırat köprüsüdür. Evvelâ ben geçeyim. Sonra siz geçersiniz” dedi. Kırk adım kadar olan mesafeyi koşarak geçti. Ben de arkasından koşarak geçtim. Düşman durmaksızın ateş edip duruyordu.
Geçtikten sonra arkama baktığımda, ne görsem beğenirsiniz: Bir Mehmetçik, elinde karavana bakraçları, ateşe hiç aldırmadan, ağır ağır geliyor. “Koş oğlum, koş. Vurulacaksın” diye bağırdım.
Sesimi işitmemiş gibi hiç istifini bozmadı. Aynı yürüyüşle yanıma kadar geldi. Niçin koşmadığını sordum. Ne cevap verdi bilir misiniz?
“Koşsaydım, bakraçlardaki bakla çorbası dökülürdü. Arkadaşlarım aç kalırlardı. Düşmandan kaçılmaz, kumandanım.”*
TÜRK ASKERİ Mİ CESUR?
ALMAN ASKERİMİ?
Yine Şükrü Nâilî Paşa’nın hâtıralarından:
Çanakkale’de Kanlıdere sırtlarındayız. Düşman sabahın dokuzunda ileri hatlarımızı bombardımana başlamıştı. Çok zâiyat veriyorduk. Bunun üzerine sadece dört manganın orada kalmasını ve asıl kuvvetin çekilmesini emrettim.
Altı saat süren bir bombardımandan sonra, saat üçte düşman ateşini kesince, ortalığı saran duman tabakası dağılmaya başladı. Ve süngü takmış bir İngiliz taburunun duvar hâlinde hücum ettiği görüldü. Siperlerimiz arasındaki mesafe altmış metre kadardı. Altı saatlik bombardımandan sonra, bizim siperde bıraktığımız dört mangadan kimsenin kalmadığından emindik.
Fakat gözetleme yerinden dürbünlerimizle bakarken bizim siperlerden yirmi iki süngünün parlayarak
düşmana K3rşı~tvacamg~ geçtiğini hayretler içinde gördük. Bu yirmi iki Mehmedçik, bizim kuvvetlerimiz yetişinceye kadar, tam tabur düşmanla süngüleşti ve şehid düştü.
Gözetleme yerimizde, yanımda bir Alman subayı vardı. Çenesi avuçlarının içinde, şaşkın bir halde olanları seyrediyordu. Bana, “Alman askerini nasıl bildiğimi” sordu. “Mazbut, muntazam, iyi bir asker” diye cevap vermem üzerine, gördüğü kahramanlık olayının heyacanı ile çarpan kalbine yumruğunu bastırarak, “Hayır, dedi, sizi temin ederim ki bu şartlar altında Alman askeri değil altı saat, hattâ yarım saat savaşamazdı. Türkler’in savaşçı olduklarım çok işit- miştim. Fakat şimdi gördüğüm sahne, bütün o söylenenlerin çok noksan olduğunu gösteriyor.”
CEVAT PAŞA AĞLIYORDU!
Deniz savaşlarının en şiddetli olduğu günlerdi. Bir Türk Bataryasına düşman tarafından açılan şiddetli ateş sonucunda, orada bulunan cephanelik patlamıştı. Bununla birlikte müthiş bir sarsıntı oldu. Şehid olanlar, yaralananlar vardı. Erlerden Seyit de bunlardan biriydi. Seyit kendine geldiğinde yanı başındaki Ali’ye sordu:
“ - Arkadaşlar nerede?”
“- Arkadaşlar mertebelerini buldular. 14 Şehid, 24 yaralımız var. Yani bir şenle ben kaldık. Seyit kalkıp denize doğru baktı. Düşman gemileri iyice karaya sokulmuşlardı. Seyit, 270 kg ağırlığındaki tek mermilerini düşman gemisine vurmak istiyordu. Arkadaşına seslendi:
-Gel Ali... Yardım et de şu gülleyi sırtıma alayım.
- Kaldıramazsın Seyit!
- Bir deneyelim hele!
Sonuçta Seyit sırtına aldığı tam 270 kg ağırlığındaki mermiyi namluya sürmeyi başardı. Kamasını kapattılar. İşte bu mermi, ölüm kusan meşhur Ocean zırhlısının işini bitirmeye yetmişti bile...
Deniz savaşlarını yöneten Cevat Paşa durumu yerinde değerlendirmek üzere yanma geldiğinde Se- yit’de hâl kalmamıştı. Paşayı görünce kalkıp esas duruşa geçti. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu. Komutan sordu:
- Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
-Üzülmeyin komutanım gözlerim göreceğini gördü!
Durumu anlayan Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.
EŞREF SENCER ANLATIYOR:
“Anadolu-Bağdat Demiryolunun Hicaz’a ayrılmış son istasyonu olan El-Muazzam’a gelmiştik. Harbiye Nazın ve Başkumandan Vekili Enver Paşa beni aramış, Çanakkale zaferini müjdelemişti. Akif’in hayatının en bahtiyar, en mes’ut anı...
Ay, bedir halindeydi... Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan Kamer’in bu efsanevî ışıklan altında, Mehmed Akif, güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı... İstasyon kulübesinin arkasındaki hurmalığın içine çekildi, sâdece hıçkınklannı duyuyorduk... İçli, derin hıçkırıklar...
İşte o Çanakkale’ye lâyık destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... Sabahleyin vazifesini tamamlamış fanilerin, az kula nasib olan rahatı ile yüzüme derin derin baktı ve dedi:
“ - Artık ölebilirim Eşref... Gözüm açık gitmez...’”*
Acılar, kafiyelerde çiçek açmış, bizim hislerimiz, bizim sevdâmız, mısralarda berhayat olmuştur. Ya ÇANAKKALE DESTANI, o günleri en güzel o anlatabilir.
“Toprakta satıh, altında Türk askeri yatıyorsa, çok derindir. Âkif, “Çanakkale” şiirinde sathın bu derin yerini buldu. Ve “Çanakkale” şiirinde toprakta yürürken, Akif’in adımlarına yıldızlar takılır: Bunda bir ruh yırtılışının kıvılcım saçan sesi vardır. Üstünde bu sesin titrediği nazım! İşte Akif’in nazmı!” sadece bir kısmı**
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor,
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk aim değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târihe” desem, sığmazsın.
Here ü mere ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
Seni ancak edediyyetler eder istîâb.
“Bu , taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;
mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanma,
Türbedârm gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...
Heyhât, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Not :* İşareti koyduğumuz kısımlar M. Cemal KUNTAY ve Ertuğrul DÜZDAG’m M. Âkif le ilgili çalışmalarında bulunmaktadır.