Makale

İSLÂM’DA ÇALIŞMANIN DEĞERİ VE ÖNEMİ

HASAN ARAL

İSLÂM’DA ÇALIŞMANIN DEĞERİ VE ÖNEMİ

Yaratılmışların en mükemmeli olan insan, sosyal bir varlıktır. Yaşadığı çevresi, ailesi ve diğer insanlarla sürekli ilişki halindedir. Esasen yaratılışı gereği böyle olmak zorundadır. Zira o, ihtiyaçlarını karşılamak, korunmak, maddî-mane- vî açıdan insan olmanın gerektirdiği şartlara, asgari ölçülerde sahip olmak arzusunu duyar. Ancak zayıf olarak yaratıldığından gücü, kudreti, bilgisi, yeteneği, imkanı, ömrü sınırlı olmasına karşın, adeta sınırsız derecede ihtiyaçları vardır. Bu olgu, bir anlamda hayat yükünü tek başına taşımaktan aciz, yek diğerine muhtaç bir varlık olma sonucunu doğurmaktadır. Öyle ise toplu halde yaşanacak, bir araya gelinip iş bölümü içerisinde ihtiyaçlar karşılanacak, pek ağır olan hayat yükü biraz olsun hafifletilecektir. Bu ise, insan için olmazsa olmaz kabilinden sosyal bir realitedir.
Toplu halde yaşamanın kendine özgü bir takım kuralları vardır. Henri Bergson’un "Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı" isimli eserinde belirttiği gibi kanunsuz, kuralsız bir toplum hayatı düşünülemez.
Hayvanlar dünyası ve özellikle böcekler, yaşadıkları ortama ayak uydurabilmek için içgüdüleriyle belirli kurallar oluştururlar. Meselâ, bal arıları, ipek böcekleri, karıncalar, bilinçli olmasalar da belirli kurallar içerisinde hareket ederler ki, son derece mükemmel bir düzenleri vardır. İlahi Kudret’in teminatı altında, sahip oldukları düzene ve dengeye asla halel getirmezler.
İnsan ise kural edinmek zorunda olan bir varlıktır. Sosyal ilişkilerindeki düzeni sağlayacak kurallar, toplum olarak dengeyi sağlayıp ayakta kalmasının da en temel şartıdır. Bu açıdan anarşizm, insanlık tarihinde hiç bir zaman hakimiyet kuramamış, sadece düşünürlerin korku ütopyaları arasında bir fikir olarak kalmaya mahkum olmuştur.
Evet, insan yaratılışı gereği dirlik ve düzenden yanadır. Anarşi ve kargaşadan her zaman korkmuş, uzak kalmanın yollarını aramıştır. Anayasa, kanunlar, yönetmelikler, kısacası hukuk, onun hayatında hep varolagelmiştir.
İslâm’ın ana kaynağı Kur’an-ı Kerim, bu gerçeğe uygun olarak insanın yaşadığı sosyal hayatı aydınlık kılacak, onu kargaşadan koruyarak mutlu bir toplum hayatına ulaştıracak prensipleri belirlemiş, evrensel anlamda herhangi bir ayrım gözetmeksizin bütün insanlığın idrakine sunmuştur. İlim öğrenmek, çalışkan ve üretici olmak, verilen sözde durmak, emanetleri ehline vermek, emaneti korumak, yaratılmışlara şefkat ve merhamet, adalet, bu prensiplerden sadece bir kaçıdır. Biz burada "Çalışmanın Mahiyeti, Dinimiz İslam’daki Yeri ve Önemi” üzerinde duracağız.

ÇALIŞMAK ESASTIR
Atalarımız veciz bir ifade olarak “Ne ekersen onu biçersin" demişler. Ya hiçbir şey ekilmemişse? O zaman biçilecek herhangi bir şey de yok demektir. O halde insan, hayatını devam ettirebilmek için biçmeye muhtaç olduğu gibi, biçebilmek, ürün ortaya koyabilmek için de emek vermek, çalışmak zorunda olan bir varlıktır.
İbn Haldun, iktisadi faaliyette bulunmayı insanı diğer canlılardan, hayvanlardan ayıran bir özellik olarak değerlendirir. Çünkü hayvanlar ihtiyaçları olan şeyleri, bir üretim faaliyetinde bulunmalarına gerek olmaksızın çevrelerinde hazır buldukları halde, insan için durum farklıdır. O, çoğu zaman çevresinde bulunan şeyleri, ihtiyacını karşılayabilmesi için bir üretim sürecinden geçirmek zorundadır.
Yeryüzünü bütün bir varlık dünyası ve özellikle insan için muazzam bir sofra niteliğinde yaratan Allah, bu nimetlerden yararlanmayı da çalışmaya, emek vermeye bağlamıştır. Bu anlamda Yüce Allah, mealen şöyle buyurmaktadır: “İnsan için kendi çalışmasından başka bekleyeceği herhangi bir karşılık (ücret) yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra da ona karşılığı tastamam verilecektir.”2
Esasen insan, Allah’ın Rahman isminin bir tecellisi olarak hiçbir ücret ödemeden görme, işitme, konuşma, düşünme, öğrenme, hareket etme gibi nice nimetlere sahip olmuştur. Ne yağmurun yağmasına, ne birer erzak vagonu niteliğindeki mevsimlerin oluşumuna, ne güneşin varlığına, ne gece-gün- düzün meydana gelişine herhangi bir katkısı vardır. Bütün bunlar, Rahman’ın birer rahmet eseri olarak yarattığı, insanın da yoğun olarak faydalandığı nimetler zinciridir. Öyle ki, şayet Allah, varlık dünyasına rahmet nazarıyla bakmasaydı, bizim çalışmamızın, gayret göstermemizin de bir anlamı olmayacaktır.
Yukarıda mealini verdiğimiz Necm Suresi 39-41. ayetleri açıklayan müfessirle- rin yorumlarından bazıları şöyledir:
İnsan başkasının suçuyla sorumlu tutulamıyacığı gibi, kendi çalışmasından başka mükafaatlanmak da özel hakkı değildir. Olursa ancak başkasının bağışı ve iyiliği olur. Bu anlamda yardımlaşmanın emredildiği, dünya ve ahirette yararı olduğu bilinmektedir. 131
İşte Cenab-ı Hakk, bu âyet-i kerimeyle bütün insanları çalışmaya teşvik etmiş, emek ve gayretinin karşılığını göreceğini belirterek tembelliği yasaklamıştır. Buna bağlı olarak insan, çabasını hayırlı işlere sarfederse faydasını, kötü işlere harcarsa şerrin cezasını ve zararını elbette görür.141 Nitekim Yüce Allah mealen; “Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını, kim de zerre kadar kötülük işlerse cezasını görür.”01 buyurmuştur.
ÇALIŞMADA PRENSİPLER
Kur’an ve Sünnet’in tanıttığı müslüman, dünya hayatını olduğu kadar ölüm ötesi ahiret hayatını da düşünen, söz ve davranışlarını sorumluluk duygusu içerisinde gerçekleştiren kimsedir. Öyle ise çalışmanın mahiyeti de bir anlamda belirlenmiştir.
Helâl olanı işleme, helâl kazanma, helal yollara harcama temel prensiptir. Bu açıdan, kul hakkına tecavüzü oluşturan hırsızlık, karaborsacılık, rüşvet, hileli ölçüp tartma haram kılındığı gibi, içki, kumar, savurganlık ve tembellik gibi davranışlar da yasaklanmıştır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) “Hiçbir kimse, el emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir." ", "Doğru sözlü ve güvenilir tüccar, ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraberdir." ’n mealindeki hadis-i şerifleriyle, evrensel anlamda çalışma ahlâkının çerçevesini çizmiştir.
Çalışma ortamında insanlar ya tüccar, ya işveren, ya da işçi konumunda yaşamlarını sürdürürler. Satıcı konumunda, dürüst olması, malı övmemesi, varsa kusurunu müşteriye söylemesi, karaborsacılık yapmaması, alıcıya nazik ve kibar davranması, işveren ise; işçinin ücretini tam olarak zamanında ödemesi, işçisini himaye etmesi ve haklarını koruması, işini dikkatli ve en iyi şekilde yapmaya gayret göstermesi Kur’an ve Sünnet’in emir ve tavsiye ettiği iş ahlâkının temel prensiplerini oluşturur.
Aslında bütün bu sayılan değerler, kişinin sahip olduğu ahlâkî yapıyla doğrudan ilgili konulardır. Bu değerlerin toplum hayatında yaşatılması ancak, onlara sahip çıkacak kişilikte insan yetiştirmeye bağlıdır ki, bireyin eğitimiyle yakından ilgilidir. Burada ailenin, çevrenin ve eğitim kurumlarının büyük sorumluluğu vardır.
Ebu Hureyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştun "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, kişi aldığı malı nereden aldığına önem vermez. (Çalışarak) helalden mi yoksa haramdan mı geldiğini düşünmez.""
Ebu Zerr (r.a.) den rivayet edilmiştir. Rasülullah (s.a.s.) buyurdu ki: Üç sınıf insan var ki, kıyamet gününde Allah onlara bakmayacak, onları bağışlamayacak ve onlar için acıklı bir azab hazırlayacaktır." “Ya Rasûlallah, hüsran içinde olan bu kişiler kimlerdir?" diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s.): “Yaptığı iyiliği başa kakan, elbisesini kibirlenerek aşağı sarkıtan ve ticaret malını yalan yeminle satıp tüketendir." buyurdular.1,1
Bir gün çarşıda dolaşırken bir yiyecek yığınının önünde duran Peygamberimiz, elini yiyecek maddesinin içine daldırır. Parmağına bir ıslaklık değer. Nedir bu? diye satıcıya sorar. Mal sahibi; yağmur yağmıştı ondan ıslanmış olacak deyince, Resul-i Ekrem (s.a.s.) "Neden o ıslak tarafı herkesin görebileceği şekilde üste koymadın?” diye azarladıktan sonra "Bizi aldatan bizden değildir.” buyururlar.1101
DÜNYA-AHİRET DENGESİ
Evrensel Mesaj Kur’an-ı Kerim, çalışmayı sadece dünya hayatına hasretmemiş, insanın ahirete yönelik bir çabasının da bulunmasını emretmiştir.
"Her kim ahireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Herkese-dünya ve ahireti isteyenlere-Rabbinin ihsanından ayır- detmeksizin veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.”11,1 mealindeki ayet-i kerime, emek ve sermayenin sadece geçici dünya hayatı için değil, ebedî olarak kalınacak ahiret için de kullanılmasını önermektedir.
Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede mealen-, "Allah’ın sana verdiğinden O’nun yolunda harcayıp ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de iyilik et Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez."1121 buyurmaktadır.
İnsanın sahip olduğu muazzam nimetlerin yegane sahibi Yüce Allah’tır. Hemen hepsini Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olarak elde etmiştir. Öyle ise nimet vericiye nankörlük etmemek, O’na şükür atmosferinde teveccüh etmek, insan olmanın, dünya ve ahiret mutluluğunu yakalamanın belki de en önemli prensibidir.
Ayet-i Kerime’den anladığımız kadarıyla ahirete yönelik çalışmalarda bulunmak, dünya hayatını ihmal etmeyi gerektirmiyor. “Bir lokma bir hırka” anlayışının, Kur’an’ın çerçevesini çizdiği dinamik sosyal yapı içerisinde yeri yoktur. Bu anlayış eski İran, Hind ve Yunan mistik anlayış ve felsefe akımlarında kalmıştır. Günümüz bilgi ve teknoloji çağına rehberlik edemez.
İmam Gazali, bu konuda şöyle demektedir: Zira san’atlar ve ticaretler terkedildiği takdirde yaşantılar dumura uğrar, insanların çoğu helâk olur. Bu açıdan bütün insanların işlerinin düzene girmesi, ancak bütün insanların yardımlaşmasıyla ve her grubun çalışmasıyla cemiyetin hayatını tekeffül etmeye, omuzlamaya bağlıdır.13
Esasen ahireti kazandıracak, onu aydınlık kılacak yer ve imkan da sadece sınırlı olarak yaşadığımız bu dünya hayatıdır. Böyle bir yaklaşımla bakıldığında, dünyadaki insan ömrü bir kat daha önem kazanmaktadır. İsraf edilecek, hoyratça harcanacak bir dakikası bile yoktur.
Dinimiz İslam, inananlara namaz, oruç, hac, zekat, sadaka, kurban gibi bedensel ve ekonomik imkanları gerektiren sorumluluklar yüklemiş, birer ibadet olarak nitelendirilen bu davranışların karşılığı da ahirette Allah’ın rızası ve sonsuz mutkluluk yurdu olarak tanımlanmıştır. Bedenin sağlığı, onun beslenme ve korunmasına bağlıdır. Fizyolojik ve psikolojik dengenin kurulmasında çalışmanın yeri tartışılamaz.
Zekatı ve sadakayı imkânı olan verecek, hac ve kurban ibadetini imkânı olan yerine getirecektir. Bu mali ibadetler de doğrudan ekonomik hayatla, çalışmayla ilgili hususlardır. Bu açıdan diyebiliriz ki dinimiz İslâm, meşru dairedeki her türlü çalışma ve harcamayı ibadet konumuna yükselten son evrensel dindir. İmkan bulamayanlar ise, Allah’ın sonsuz kerem ve ihsanından istifade ederek şükür atmosferinde O na yönelecek, bu davranışlarının karşılığını da eksiksiz olarak alacaklardır. Öyle ise insan hangi durum ve ortamı yaşarsa yaşasın, Allah’ın rızasına gidecek bir yol ve yöntem bulmakta güçlük çekmeyecektir.
İNSAN ACELECİDİR
Ancak "İnsan, hayra dua eder gibi şerri de öyle davet ediyor. İnsan pek acelecidir." "14mealindeki ayet-i kerime, sahip olduğumuz yanlış bir değer yargısını dile getirerek bunu aceleci bir yapıya sahip olmamıza bağlamıştır.
Ahirete yönelik çalışmaların ücreti peşin değil, adeta veresiyedir. Halbuki insan, karşı karşıya bulunduğu imtihanın bir cilvesi olarak peşinci bir yapıda yaratılmıştır. Çalışmasının karşılığını görmede acele eder. Maaşını, ücretini, ürün bedelini peşin olarak almayı sever. Çok kısa bir süre için bile olsa beklemekten hoşlanmaz. Bu nedenle o, çoğu zaman peşin olana itibar ederek bütün emek ve sermayesini, sanki ebediyyen kalacakmış gibi geçici dünya hayatına sarfeden, ahiretin o büyük mükâfatını hesaba katamaz. "15
Kur’an, bu yapımıza dikkat çekerek takip edeceğimiz yolu mealen şöyle belirtmiştin “İnsanlardan öyleleri var ki, “Ey Rabbi- miz! Bize dünyada ver" derler. Böyle isteyenlerin ahiretten bir nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi ateşin azabından koru" derler”
Cenab-ı Hakk, bu ayette insanları iki kısma ayırmıştır. Bir kısmı, bütün gayretini dünyaya sarfeden, ahiretten ümidini kesen kimselerdir ki, yalnız dünya için çalışır, eline ne geçerse dünya için harcar. Diğer bir kısmı ise, hem dünya, hem ahiret nimetlerini ister ve her ikisi için çalışır. Böyle kimseler dünya ve ahirette Allah’ın nimetlerinden istifade ederler. Şu halde insanın hem dünyada, hem ahirette mutlu olmayı Cenab-ı Haktan istemesi ve her iki taraf için çalışması gerektiğine, emek ve gayreti sadece bir tarafa hasretmenin doğru olmadığına bu ayet-i kerime delalet eder.17
Konunun bir başka yönü de, mealini vereceğimiz ayet-i kerimede şöyle dile getirilmiştin "Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın, şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Böylece elinizden çıkana üzülmeyin ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayın. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." 18
Musibet; hedefine isabet eden mermi gibi, insana şeddetli dokunan olay ve felâkettir. Yeryüzünde musibet, zarar ve harap olmaya sebep olan âfet ve ziyanlardır. Kuraklık, kıtlık, ürün ve hayvanlara gelen zararlar, ev veya şehirlerin harap olması, arazi kaybı, zelzele vb. her türlü kayıplara şamildir.
Nefislerdeki musibet; ölüm, hastalık, yara-bere, hapis, işkence, açlık, susuzluk, fakirlik gibi canlara yönelik acılardır. Tatlı başarılar Allah’ın fazl-ı kereminden birer ihsan olduğu gibi, bütün musibetler de Allah’ın ezelî ilminden bir takdirdir.19
Öyle ise gücümüzü aşan, irademizin dışında karşı karşıya kaldığımız zorluklardan yılmamak, karamsarlığa kapılmamak, tedbiri ve azmi elden bırakmamak; Allah’ın rahmet ve inayetinden ümid kesmemek, takip edilecek en uygun yoldur. Böyle bir ortamda, yaratana tevekkül anlayışı içerisinde sa’y-ü gayrete, çalışmaya devam edilecektir.
Cenab-ı Hak mealeh; "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltmak suretiyle deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabredenlere müjdele! İşte o sabredenler, kendilerine bir musîbet geldiği zaman, biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz derler." m buyurmak suretiyle inanan insanın, içerisinde bulunması gereken ruh halini, varlık ve hadiselere bakış açısını belirlemiştir.
NETİCE
Allah’ın yeryüzüne koymuş olduğu değişmez kurallar gereği insan, başkalarına el-avuç açmaktan korunarak hayatını devam ettirecek rızkı temin için çalışmak zorundadır. Öyle ise İslâm Ah- lâkı’nın omurgasını oluşturan ve Cenab-ı Hakkin hoşnutluğunu kazandıracak prensiplere uygun hareket etmek gereklidir. Zira rızkın yaratıcısı ve tek sahibi Yüce Allah’tır.
Dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir yer değiltir. İnsan ise ölüm ötesi ahirete namzet olarak yaratıldığından, ebedî olarak kalacağı bu hayata hazırlık yapmakla da mükellef kılınmıştır. İhtiyaç duyduğu ortam ise, son derece kısa olan dünyadaki ömrüdür. Öyle ise doğum-ölüm çizgisi arasındaki bu sınırlı imkanı en iyi şekilde değerlendirerek ebedî hayatını aydınlık kılmaya çalışacaktır. Bu açıdan dünya-ahiret dengesi iyi kurulacak, geçici ve son derece kısa bir ömür bize, ahirette önümüzü aydınlatacak imkanı sağladığı oranda değer kazanacak, bir anlam taşıyacaktır. Yoksa fani dünyada bıraktığımız eserlerle kibirlenip-böbürlenmenin, bütün emek ve sermayeyi sadece üç-beş günlük dünya için harcamanın da zaten bir anlamı yoktur.


(1) 1. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-lktisat, Pınar Yay, İst 1984.
(2) Necrn, 39-41.
(3) Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, c7, s.52, Akçağ Yay. Ank.
(4) KonyalI Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kuraniyye, s.223, Üçdal Neşr. 1st 1994.
(5) Zilzal, 7-8.
(6) Buharî. Büyü’, 15.
(7) Sünen-i Tirmîzî, Tere 0. Zeki Mollamehmetoğlu, c2, h.no: 1225, Yunus Emre Yay. 1st.
(8) Mehmed Vehbi, Sahih-i Buharî, Tam Metin, c2, h.no: 732, Üçdal Neşr, 1st 1993.
(9) Sünen-i Türmizi Tere, c2. h.na 1227.
(10) M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslam Ahlâkı, s.319. Nesil Yay. 1st 1980.
(11) Isra, 19-20.
(12) Kasas, 77.
(13) Gazali, ihya’u Ulumu’d Din, c2, s.212. Tuğra Neşr; 1st 1989.
(14) Ankebût 64.
(15) Elmalılı, a&e, c.5, s.128.
(16) Bakara, 200-201.
(17) Mehmed Vehbi, Büyük Kuran Tefsiri, d, s.348, Üçdal Neşr, İst
(18) Hadîd, 22-23.
(19) Elmalılı, a.g.e„ c7,sl57.
(20) Bakara. 155-156.