Makale

Bütün Güzelliklerin Temeli EĞİTİM

Dr. DURAK PUSMAZ / Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Bütün Güzelliklerin Temeli EĞİTİM

Üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli konulardan biri de hiç kuşkusuz eğitimdir. Eğitimin önemi sadece birey ve ailesi için değil, mensup olduğu milleti için de çok önemlidir. Çünkü bir milletin kalkınmışlık seviyesi, o millet fertlerinin eğitim düzeyi ile doğru orantılıdır. Bugün herkesçe kabul edilmektedir ki milletlerin en önemli zenginlikleri eğitilmiş insan gücüdür. Bir milletin fertlerinin eğitim seviyesi ne kadar yüksekse genellikle kalkınmışlık durumu da o kadar yüksek olur. Eğitim milletler için su ve hava kadar belki daha da çok önemlidir. Onun için istisnasız bütün devletler eğitime büyük önem vermekte, bütçelerinden büyük kaynaklar aktarmaktadırlar.
Eskiden eğitim, dilimizde terbiye sözcüğü ile ifade edilirdi. Terbiye; besleyip büyütme, yetiştirip kemale erdirme, insanın kabiliyetlerini geliştirme, bilgi, saygı ve edeb öğretme gibi anlamlara gelir. Büyük Türk müfessiri merhum Hamdi Yazır terbiyeyi tarif ederken: “Terbiye bir şeyi basamak basamak, yavaş yavaş olgunluğuna ulaştırmaktır.” demiştir. Eğitimden maksat çocuğa sadece bir takım bilgileri ezberletmek değil, öğrendiği bilgileri gerektiğinde kullanma becerisini vermektir.
Eğitim sayesinde insanın bilgisi, kültürü, becerisi artar, kötü davranışlardan arınır, güzel davranışlar kazanır. İnsandaki davranışların değişmesi hayatı boyunca devam eder.
İnsan dünyaya birçok kabiliyetleriyle beraber gelir, fakat bunları nasıl kullanacağını bilemez. İşte eğitim sayesinde insanın bu gizli kabiliyetleri, yetenekleri ortaya çıkar ve belli bir süreç içerisinde ulaşabileceği en uç noktalara kadar gelişir.
Bir bakıma eğitim; yetişmiş nesillerin bilgi ve tecrübelerini yetişmekte olan nesle aktarmalarıdır. Böylece zaman içerisinde elde edilen bilgi, kültür ve tecrübeler nesilden nesile aktarılmış ve böylece nesiller arasında bağ kurulmuş olur.
İnsan sosyal bir varlıktır, toplum içerisinde yaşar. İnsan eğitim sayesinde toplumun bir üyesi olduğunu öğrenir, böylece toplum tarafından benimsenen güzel şeylere yabancı olmaz, uyum sağlar, toplumun benimsemediği kötü davranışları da terkeder.
Eğitim sayesinde çocuk kendine, çevresindeki insanlara ve tabiata zararsız hale gelir. Hatta zararsız olmak yeterli değil, bütün bunlar için yararlı hale gelir. Eğitimde en önemli olan şey çocuğun kabiliyetlerini keşfedip, onun gelişmesine ve inkişafına yardımcı olmaktır.
Eğitimde şefkat ve sevgi çok önemlidir. Çocuk sevilmek ister, sevildiğini bilmek ister. Ailesi ve öğretmenleri çocuğu sevmeli, sevdiklerini de ona hissettirmelidirler.
Eğitim hemen netice alınacak türden bir iş değildir. Zor bir şeydir. Uzun vadeli bir iştir, zaman ister, sabır ister, gayret ister. Bilgi ister, beceri ister, aşk ister, şevk ister. Çocuk sevgisi ister. Eğitim insan imar etmektir, insana adeta şekil vermektir.
Eğitimin konusu insandır. Eğitim verecek olan da insan, eğitilecek olan da insandır. Her yaştaki insanın eğitime ihtiyacı vardır. Ancak eğitim denilince akla ilk gelecek olan çocuktur. Çocuk yüce Rabbımızın anne-babalara ihsan etmiş olduğu en değerli ve en harika bir emanettir. Anne-babaların bu emanete en güzel şekilde riayet etmeleri gerekir. Bu da çocukları inançlı, ahlâklı, edepli, büyüklerini sayan, küçüklerini seven, vatanına, milletine yararlı birer fert olarak yetiştirmekle mümkündür.
Çocuk, üzerinde hiçbir leke bulunmayan beyaz bir sayfa gibidir. Ama üzerine her türlü yazı yazmaya da elverişlidir. Bu, hattadın maharet ve kabiliyetine bağlıdır. Ona çok güzel şeyler yazabileceği gibi, karalayıp bozabilir de.
Çocuk bahçedeki gül ağacı gibidir. Bakarsak etrafa güzel koku saçan gül, bakmazsak dokunana zarar veren bir diken olur.
Eğitim ve öğretimin iki temel gayesi vardır: Bunlardan biri çocuğu bilgi ve kültür sahibi kılmak, diğeri de terbiyedir. Yüce dinimiz her ikisine de büyük önem verir.
Dinimizin Eğitim ve Öğretime Verdiği Değer
Dinimiz eğitim ve öğretime büyük değer verir. Kur’an- ı Kerimde bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmayacağı belirtilir. 121 Peygamber Efendimiz de ilim tahsil etmenin her müslüman üzerine farz olduğunu belirtmiştir. “Peygamber efendimize ilk inen ayetler eğitim ve öğretimle ilgili olup şöyledin “Yaratan Rabb’inin adıyla oku. O insanı alak’tan yarattı. Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretti, insana bilmediğini öğretti.”
Evet Peygamber efendimize ve yeryüzüne ilk olarak, inen âyetler, meallerini kaydettiğimiz Alak sûresinin bu ilk beş ayetidir. Bu âyetler Mekke yakınlarındaki Hıra Mağrasında inmiştir. Bu durum, her zaman ve zeminde, elverişsiz şartlarda bile okuma yazmanın gereğine dikkati çekmektedir. Kur’an başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün insanlara ’oku’ emrini vermekte böylece eğitim ve öğretimin, okuma ve yazmanın dinimizdeki yerine dikkati çekmektedir. Sözkonusu âyetler üzerinde eğitim ve öğretim açısından biraz durmak istiyoruz:
a- Dinimizin ilk emri ’oku’ olmuştur. İnsan için üç şey çok önemlidir. Bunlar-, ilim, iman, ahlak. İman da, amel de ahlak da ilme dayanır. İlimsiz hiçbir şey olmaz. İlim de genel olarak okumakla elde edilir. Onun için dinimizin ilk emri ’oku’ olmuştur. Peki neyi okuyacağız? Ayet-i kerimede ’Kur’an’ı oku, dinî ilimleri oku’ gibi bir kaydın getirilmiş olmaması, okuma emrinin umûm ifade etmesi içindir. Buna göre âyetin anlamı; “başta yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün faydalı ilimleri oku” demek olur. İslam bütün ilimlere açıktır. İslamiyetin müsbet ilimlerle çelişen bir tarafı yoktur. Onun için müslümanlar alim oldukça dinlerine daha çok bağlanırlar, Hrisitiyanlar ise cahil kaldıkça daha çok dinlerine bağlı kalırlar, denilmiştir.
b- Rabb’imizin ismiyle, diğer bir ifade ile besmele çekerek okumaya başlamamız emrediliyor. Çünkü insanı yaratan Yüce Allah’tır. Allah, insana diğer bütün yaratıklardan farklı olarak okuma-yazma kabiliyyeti vermiştir. Bu, yüce Allah’ın insanlar için çok büyük bir lütfudur. Öyle ise okumak isteyen kimse, kendisini yaratan Rabb’inin ismini anarak ve ondan yardım dileyerek başlamalıdır. Burada Allah ın isimleri içerisinde ’’rab” kelimesinin seçilmiş olması da ilginçtir. Çünkü "Rab" kelimesi eğitim ve terbiye ile ilgili olup-, besleyen, büyüten, terbiye eden, eğiten, rızık veren... gibi anlamlara gelir. Allah alemlerin rabbidir. Bütün insanların ve kainatta var olan her şeyin yaratıcısı, yetiştiricisi, rızıklarını verendir.
c- Ayetin devamında: “O, insanı alaktan yarattı.” buyurularak insanın yaratılışına dikkat çekilmektedir. Öyle ise insanın ilk bileceği şey kendi yaratılışıdır. İnsan herşeyden önce kendisini bilmelidir. Onun için “Men arafe nefsehû fekad arafe rabbehû: Kendisini bilen Rabb’ini de bilir” denilmiştir. Bu hususu Yunus Emre’miz ne güzel ifade etmiş:
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.
İnsan kainatın özüdür, bütün yaratıkların hülâsasıdır. Bu bakımdan kendini bilen, kainatı da bilmeye çalışır. Kainatı araştırmaya yönelen kimse ise, onu yaratan yüce Allah’ı bilir.
Ayette geçen "alak”, “alaka” kelimesinin çoğulu olup yapışmak, asılmak, pıhtılaşmış kan ve sevgi gibi çeşitli anlamlara gelir.
d- “Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir." Kerem-, karşılıksız iyilik ve ihsan, cömertlik, lütuf gibi anlamlara gelir. Ayette eğitim ve öğretim işlerinin fedakarlık işi olduğuna, her şeye maddî açıdan bakılmaması gerektiğine, öğretmenlerin de fedakarlıklarına sanki bir işaret vardır.
e- “Kalem ile öğretti." ifadesiyle, eğitim ve öğretim faaliyetlerinde kalemden yararlanmaya, sadece okumanın yeterli olmadığına, yazmanın da çok mühim olduğuna dikkat çekilmektedir. İslamiyet ilmin gizlenmesini yasaklar, yayılmasını emreder. İlmin yayılması büyük ölçüde kitaplar vasıtası ile olur. Onun için kalem ve yazının dinimizde büyük değeri vardır. Hemen hatırlatalım ki Kur’an-ı Kerim’de ’Kalem sûresi’ isminde müstakil bir sûre vardır. Peygamber efendimiz de “İlmi yazarak kaydediniz.” 1,1 buyurmuştur. Bu sebeple “Kıyamu’l-hikmeti bi’l- kalem: ilim ve hikmetin ayakta durması kalemledir.” denilmiştir. Eğer Allah insana ilmi kalemle yazmayı öğret- meseydi ilim ve teknikte müşahede ettiğimiz, bu baş- döndürücü inkişaf olabilir miydi? İnsanlık, kütüphaneleri dolduran büyük kültür mirasına sahip olabilir miydi?
f- “İnsana bilmediğini öğretti.” Evet Yüce Rabbimiz Hz. Peygamber vasıtasıyla bizlere bilmediğimiz nice şeyleri öğretmiştir. Bizim maddî ilimler yanında manevî ilimlere, dini bilgilere de ihtiyacımız vardır. Bunları Allah’ın kitabından, Resûlünün sünnetinden öğrenebiliriz. Ayrıca yüce Rabbimiz nasıl ki sevgili Peygamberimiz vasıtasıyla bize bilmediklerimizi öğretti ise, bizim de bildiklerimizi bilmeyenlere öğretmemiz gerekir. Bu ise, cehaletin ortadan kaldırılması için umûmi seferberlik ilan edilmesi demektir. İnsan dünyaya ilim sahibi olarak gelmemiştir. Allah’ın ona vermiş olduğu kabiliyet sayesinde peyderpey ilim sahibi olur, bilmediklerini öğrenir. Diğer taraftan öğretim ve eğitimde asıl olan insana bilmediği yeni şeyler öğretmektir. İnsan için bilmediği şeyler merak konusudur, bildiği şeyleri tekrar tekrar dinlemek istemez, sıkılır. İşte Alak Sûresinin ilk beş âyetinde bütün bunlara işaretler vardır.
Peygamber Efendimiz de çocukların eğitim ve öğretimi üzerinde hassasiyetle durarak: “Çocuklarınıza hoş muamelede bulunun ve onları güzel terbiye edin.” 5 "Hiçbir baba, çocuğa güzel bir terbiyeden daha üstün bir hediye bırakmış olamaz." buyurmuştur.
Çocukların eğitim ve öğretiminde iki faktör; aile ve okul çok önemlidir. Eğitimin sağlıklı olabilmesi için bu iki faktörün birbiriyle çelişmemesi, uyum içerisinde olması gerekir. Çocuk fidan-, aile ve okul da bu fidanın yetişmesi için birer bahçe mesabesindedir. Bahçe ne kadar güzel ve bahçivan ne kadar maharetli, mesleğinin ehli olursa fidan da o nisbette güzel yetişir. Bahçe çorak, bahçıvan da işinin ehli değilse o fidandan hayır gelmez. Daha açık bir ifade ile, çocuklarımızın eğitimi için anne-babalar ile eğitimcilere büyük sorumluluklar düşmektedir.
Eğitimcilerin belirttiğine göre çocuğun kişiliği yedi yaşına kadar oluşur. Bu bakımdan aile içerisindeki eğitim çok önemlidir, çünkü yedi yaşına kadar çocuğun en çok temasta bulunduğu ve beraber olduğu kimseler aile fertleridir. Yedi yaşında okula gitmeye başlar. Okulda öğrendikleriyle aile içerisinde öğrendikleri bilgi, kültür, edep, terbiye çelişirse çocuk hayal kırıklığına uğrar. Bu durum çocuk için ruhi ve psikolojik bakımdan çok zararlı olur. Bunu önlemek için aile ile okul işbirliği yapmalıdır. Çünkü ikisinin amacı da aynıdır. Bu da çocuklarımızı yarınlara hazırlamak, en güzel şekilde yetiştirmektir.
Eğitim açısından aile içerisinde annenin rolü daha büyüktür. Beşiği sallayan el, cihana hükmeder, denilmiştir. Bu bakımdan da kızlarımızın eğitimi çok önemlidir.
Çocuk başkalarını taklit etmeyi çok sever. Ailede anne-babasını, varsa kardeşlerini, okulda da öğretmenlerini taklid eder. Çocuk taklid ederken iyi ve kötü ayırımı da yapmaz. İyiyi de taklid eder, kötü davranışları da taklid eder. Onun için anne ve babalar ile öğretmenleri çocuklara iyi örnek olmaları gerekir, ünlü düşünür Şeyh Sa’dî: “Kötülüklerden kaçınmayan kimse elinde meş’ale tutan köre benzer-, halka yol gösterir fakat kendisi görmez.” der.7
Çocuk eğitimi bir sanattır. Onun için öğretmenlik çok kutsal bir meslektir, Peygamber mesleğidir. Yüce Peygamberimiz: “Ben muallim/öğretmen olarak gönderildim.” 8buyurmuştur.

(1) Hak Dini Kur’an Dili, I, 71.
(2) Zümer, 9.
(3) en-Nehbâm, el-Fethu’l-kebir, II, 45.
(4) en-Nehbânî, el-Fethu’l-kebfr, II, 141.
(5) İbn Mace, Edeb, 3 (II, 1211).
(6) Tirmizi, Birr, 33- (VI, 338)-, Ahmed b. Hanbel, Müsned, İli, 412-, VI, 77
78.
(7) Bostan ve Gülistan, 497.
(8) İbn Mace, Mukaddime, 17 (I, 83).









İNSANLARI İSLAM’A HİKMETLE VE GÜZEL ÖĞÜTLE DAVET

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz sevgili Peygamberimize hitaben: insanları Rabbının yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ise onunla yap..."buyurmuştur.
İnsanları İslam’a davetin rükünleri; temel esasları vardır. Bunlar olmaksızın İslâmî davet olmaz. Bunlar kısaca:
1- Daveti yapacdK olan kimseler,
2- Muhatab, yanı kendilerine davet yapılacak olan kimseler,
3- Davetin konusu, yani neye davet edileceği.
4- Davette takip edilecek metod ve üsluptur.
şimdi bunları sırasıyla kısaca açıklamaya çalışalım.
1- Daveti yapacak olan kimseler
Ayetteki “davet et" emrinin ilk muhatabı hiç şüphesiz Peygamber efendimiz (s.a.s)’dir. Sonra da ümmetinden davet yapabilecek olan kimselerdir. Öyle ise insanları İslam’a davet başta peygamberlerin, tabi burada sözkonusu olan Peygamber Efendimizin, sonra da ümmetinden bu işe ehil olan kimselerin görevidir. Bunlar peygamberlerin varisleri olan alimlerdir.
2- Kendilerine davet yapılacak olan kimseler Kendilerine davet yapılacak olan kimseler ise bütün insanlardır. Hz. Peygamberin peygamberliği umûmîdir, evrenseldir, sadece içerisinde gönderildiği Araplara mahsus değil, bütün insanlara şamildir. Öyle ise davetin muhatabı bütün insanlardır.
3- Davetin konusu
Davetin konusuna yani neye davet edileceğine gelince bu, İslam dinidir. “Şüphesiz ki Allah katında din sadece İslam dinidir." a İnsanlar İslam dinine davet edilecektir. Ayet-i kerimede bu, “Rab- bının yoluna davet et” şeklinde ifade edilmiştir. “Rabbinin yoluna davet"ten maksat, O’nun dinine davettir. Buna yol denmesinin sebebi de, insanlar hayatlarının her merhalesinde ona uymaları, o yoldan gitmeleri ve o yoldan hiç sapmamaları gerektiği içindir.
4- Davette takip edilecek metod ve üslup
Ayet-i kerimede insanları İslama nasıl davet edeceğimiz, davette metod ve prensibimizin nasıl olacağı da en güzel şekilde beyan edilmiştir. Buna göre insanların İslama:
a-Hikmetle,
b- Güzel öğütle davet edilmesi ve
c- İnatçı olanlarıyla da en güzel şekilde mücadele edilmesi emrediliyor.
Ayetteki sözün gelişinden de anlaşılacağı üzere- mücadele davet metodu değildir, karşısındakini susturmaktır. Karşıdaki cevap vermekten aciz kalıp susabilir ama hakkı da kabul etmediği olur.
Hâzin ve Fahreddin er-Râzi’den naklen merhum Haşan Basri Çantay’ın kaydettiğine göre, inananlar üç kısımdır.-
1- Sağlıklı akla sahip, eşyanın hakikatlarını öğrenmek isteyen alimlerdir ki, haklarında ’hikmetle davet’ emri bunlar içindir. Hikmetten murat kat’i ve yakînî delillerdir.
2- Halkın ekseriyetini teşkil eden, kemal seviyesine ulaşmamakla beraber aşağı derecede de bulunmayan, yaratılıştaki temizliklerini muhafaza edegelen insanlardır ki güzel öğüt bunlar içindir.
3- Mücadeleci ve inatçı kimselerdir ki güzel mücadele ile davet edilmesi emredilenler de bunlardır."01
insanları Allah’ın dinine hikmetle davetten maksat hakkı açıklayan ve şüpheleri gideren delillerle davet edilmesidir. Mürşidin adeta bir psikolog gibi karşısındaki muhataplarının rûhî, fikrî ve kültürel seviyelerini gözönünde bulundurarak nasıl hitap edilmesi gerekiyorsa o şekilde hitap etmesidir. İlmî ve ikna edici delillerle davet etmesidir. Esasen Resûlullah (s.a.s.)’den rivayet edilen: "Biz peygamberler topluluğu insanların seviyelerine inmekle ve onların anlayacağı şekilde konuşmakla emredildik."141 hadis-i şerifinden de bunu anlıyoruz.
Yusuf Sûresinin yüz sekizinci ayetinde Peygamber efendimize hitaben şöyle buyruluyor-,
“De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, insanları, Allah’ın yoluna -körü körüne değil- basiretle, bilgiyle davet ederiz."
Bu Ayet-i kerimede insanların Allah’ın yoluna -körü körüne değil- basiretle, ilimle, irfanla davet edilmesi emrediliyor. Öyle ise insanları hak yola davet ve irşad vazifesinde bulunanlar daima basiretle, ilimle, apaçık delillerle davet etmelidirler.
İnsanlar çeşit çeşittir. İlmî delillerle dine davet edilmesi istenen zümre münevverler gurubudur. İrşad ve tebliğ görevinde bulunan kimselerin bu zümreye ikna edici delillerle hitap etmeleri gerekir. Ancak bu kolay bir iş değildir. Bunun için irşad ve davet hizmetinde bulunan din görevlilerinin, mürşidlerin, vaizlerin; İlmî, fikrî ve kültürel yönden muhataplarının seviyesinde, hatta onların fevkinde bulunmaları gerekir. Bu ise ciddi bir eğitimle mümkündür. Hristiyanlık aleminde bir papazın birkaç fakülte bitirdiğini, çağımızda geçerli olan çeşitli fikrî hareketlere hakim olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan Merhum Ali Fuat Başgil’in dediği gibi: “Paris Kardinali, Nötr Dame kilisesinin va’z kürsüsüne çıktığı zaman yüksek sosyetenin en seçkin dinleyicilerinin hürmet ve inkiyadına mazhar oluyor. çünkü bu dinleyicilere onların kafası ve dili ile hitap etmek kudretine sahiptir.",sı
Güzel öğütten, âyetteki ifadesiyle "mev’ıza-i hasene"den maksat da gönüllere tesir edici, ruhlara nüfuz edici tatlı, ibretli ve yumuşak sözlerle hitabette bulunmaktır. İnsanlara elinin esaslarını ve güzelliklerini anlatmaya çalışan vaizler, mürşitler, va’z ve sohbetlerinde kaba, ürkütücü, nefret ettirici, kırıcı ifadelere asla yer vermemelidirler. Bu mevzuda Kur’an-ı Kerim bizleri uyarmakta ve hitabette kullanacağımız ifadeye dikkati çekmektedir:
“Şayet rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüzçevirecek olursan, bari kendilerine yumuşak söz söyle.”6
“inanan kullarıma söyle: insanlara en güzel söz ne ise onu söylesinler..." ”
Aslında kaba, kırıcı, yıkıcı, ürkütücü, nefret ettirici, sert ve tenkit mahiyetindeki konuşmaların zararından başka faydası beklenemez. Bunlar bilgisizliğin, hoşgörüsüzlüğün ve aczin eseridir. Nitekim İstiklal marşı şairimiz bu hususta şöyle demektedir: “Zaten hiddetler, şiddetler, tazyikler, cebirler hep aczin neşimesinden (dölyatağından) düşen bir sürü mahluklardır."8 Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’tan başkasını (tanrı edinerek) tapanlara sövmeyin, sonra onlar da haddi aşar, bilmeyerek Allah’a söverler.” n buyurularak gayr-i müslimlerin tapındıkları şeylere, liderlerine ve inançlarına karşı kötü dil kullanılmaması hususunda dikkatimiz çekilmiştir. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde büyük müfessir ibn Kesir şu hadis-i şerifi nakleder: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ki:
“-Ana ve babasına söven kimse lanetlenmiştir." Ashab:
“-Ey Allah’ın Rasûlü, nasıl olur da kişi ana ve babasına sövebilir, (bu hiç başka bir adamın anasına söver, oda onun anasına söver."
Böylelikle kişi kendi ana ve babasına küfredilmesine sebep olduğu için Resûlullahı "Ana ve babasına söver..." ifadesini kullanmıştır.
Yüce Rabbimiz Tâhâ suresinin 43 ve 44 üncü ayeti kerimelerinde Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun (a.s.)’a hitaben şöyle buyurur: "Fi- ravun’a gidin. Çünkü o, hakikaten azdı. (Tanrılık iddiasına kalkıştı.) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler (vereceğiniz öğüde kulak verir, düşünür taşınır da hakikati kabul eder.) Yahut (durumun sizin dediğiniz gibi olmasından, bu sebeple kendisini felakete götürmesinden) korkar."
Anlamını kaydettiğimiz bu ayeti kerimelerde üç şey dikkatimizi çekiyor:
Bunlardan birincisi; Firavun’un son derece azması ve hatta tanrılık iddiasında bulunacak kadar ileri gidip küstahlaşması,
İkincisi; Allah’ın, peygamberleri Mûsa ve Harun (a.s.)’a bu son derece azgın Firavun’a yumuşak, tatlı ve yapıcı bir üslupla hitabet- melerini emretmesi,
üçüncüsü ise irşad ve tebliğ görevinde bulunanların daima ümitvar olmaları, hiçbir zaman ümitlerini kaybetmemeleri gerçeğidir. Öyle ki Firavun gibi azgın kimselerden bile ümit kesilmemelidir. Mürşid ve tebliğci bilmelidir ki, görevi sadece insanları Allah’ın dinine davet etmektir. Onların hidayete erip ermemeleri ise Allah’ın takdirindedir.
Bu İlâhî buyrukta dînî hizmet sunanların, Hakkı tebliğ etme mevkiinde olanların alacağı dersler olmalıdır. Zira yüce peygamberlerin bile en şerli ve en azgın kimselere karşı böyle tatlı dille ve yumuşak sözle hitab etmeleri emrolununca, ehl-i hakka, müminlere hitab edip va’z u nasihat eden din görevlilerinin, hatip ve vaizlerin durumu ne olmalıdır?
Anlatıldığına göre bir defa Abbasi halifelerinden Me’mun’a bir vaiz va’z ve nasihat eder. Va’zında korkutucu ve ürkütücü sert bir üslup kullanır. Buna daha fazla dayanamayan halife Me’mun vaize şöyle seslenir:
“-Be adam biraz yumuşak ve mülayim ol. Şüphesiz ki Allah senden daha hayırlısını, benden daha şerlisine gönderdi de ona yumuşak davranmasını emrederek şöyle buyurdu: "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut korkar.”""
Gerek ayet-i kerime ve gerekse hadis-i şerif ağır, tecavüzkar ifadelerle insanların ıslahının mümkün olamayacağını ve bilakis bilerek ya da bilmiyerek hakka karşı isyanlarında direneceklerini, dolayısıyla küfürlerinde ısrar edeceklerini gayet açık olarak belirtiyor ki, bunda hakka davet edenlerin metodlarındaki bozukluğun büyük rolü vardır. Yüce dinimiz, değil hakka davet ederken sövme, çirkin ifadeler kullanmayı, kötülük yapanlara dahi iyilikle mukabelede bulunmayı tavsiye eder. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel haslet ne ise onunla önle. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimsenin yakın bir dostun olduğunu görürsün." 12
Bazı vaizler insanların hislerine, duygularına, gönüllerine hita- beder, onları duygulandırır, coşturur, ağlatır. Bu güzel şeydir. Bundan daha güzel olanı ise ruhlarda iz bırakacak, tesiri uzun müddet devam edecek, akıllara hitabeden müessir sözler söylemektir. Zira hislere hitap eden ve coşturan va’z, kısa bir zaman sonra tesirini kaybederek arkası kesilen sel, hemen kayboluveren sabun köpüğü, bir anda parlayıp sönüveren saman alevi gibidir. Oysa insanın aklına, mantığına hitabeden tesirli söz böyle geçici değildir.
Bu hususta yüce Allah sevgili Habibine hitabederek münafıklara bile tesirli söz söylemesini emrediyor: “işte bunlar, Allah böyle kimselerin kalplerinde olanı bilir. Artık onlara aldırış etme, onlara öğüt ver, onlara kendilerine dair çok müessir sözler söyle." "13

(1) Nahl, 125.
(2) Al-i İmran, 19.
(3) Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerim, II, 507 (dipnot: 107).
(4) Gazâli, Ihyâ, l, 82.
(5) Ali Fuat Başgil, Din ve Lâiklik, s.283.
(6) İsrâ, 28.
(7) İsrâ, 53.
(8) M. Akif Ersoy, age., s.46.
(9) En’am, 108.
(10) İbn Kesir, Tefsir, III, 79.
(11) Nesefî, Medârik, III, 54.
(12) Fussilet, 34.
(13) Nisa, 63.