Makale

BATILILARIN İSLÂM SAN'ATINA BAKIŞI

İbrahim URAL

BATILILARIN İSLÂM SAN’ATINA BAKIŞI

BATILI yazarların ve aydınların İslâm Sanatına bakışı, zaman içinde değişiklikler geçirerek devam etmiştir. Medeniyetler arası diyalog, milletlerarası siyasi ilişkiler, yazarların seyahat hatıraları, sergi ve konferanslar vs. sebepler Batılıların İslâm Sanat ve Medeniyetine duydukları ilgi ve merakı derinden etkilemiştir. Bazı Batılı yazarları etkileyen egzotizm ve entelektüel merak. İslâm Medeniyetinin en ince ayrıntılarıyla araştırılmasını sağlamıştır. Ancak şu noktayı da belirtmek gerekir ki, 1948 yılında İsrail Devletinin kurulmasıyla birlikte, uluslararası Siyonizm’in menfi propagandalarının da tesiriyle, İslâm Sanatına karşı soğuk ve ilgisiz bir ortam doğmuştur. Türk Sanatı da bu olumsuz ortamdan etkilenmiştir.
Batılı sanat eleştirmenlerine göre, İslâm Sanatı ferdiyetçilikten uzak, gelişmiş bir matematiksel mantığa dayanan, cemaatçilik unsurları ağır basan bir sanattır. İslâm Sanat eserlerinde, sanatkârın kişisel kimliğini ve sivrilmiş özgünlüğünü bulamazsınız. Sadece sanatçının Müslüman toplumla bütünleşmiş ruhuna rastlarsınız...
Haçlı Seferlerine kadar İslâm Dini ve Müslümanlar hakkında çok az, sathî ve ön yargılı bilgilere sahip olan Avrupalılar İslâm Kültürüne karşı katı bir taassup içindeydiler. Nihayet onüçüncü asırdan itibaren Kur’an-ı Kerim Batı lisanlarına tercüme edilmeye başlandı. Dante, Kuran’daki Cennet-Cehennem tasvirlerinden faydalanarak ilâhî Komedya adlı meşhur kitabını yazdı. On altıncı asırda Binbir Gece Masalları Avrupa’da tanındı. Sinbâd ve benzeri hikâyeler bunu izledi. Marko Polo’nun gezi anıları İslâm Dünya’sının sahip olduğu tabiî ve ekonomik zenginliklere karşı ilgi uyandırmıştı.
Klâsik İslâm Medeniyeti, döneminde, VII-XII. asırlar Müslümanların ilim, kültür ve sanat alanında gösterdiği büyük hamle ve canlanma Batılılara gereğince takdir edilmemiştir. Alman edebiyatçı Goethe’nin şair Hafız Şirâ-zi’ye duyduğu hayranlık ise istisnaî bir durumdur...
Nispeten objektif olarak tanınan Will Durant bile "İslâm Medeniyeti" adlı eserinde (sh. 88) o devrin İslâm Dünyasında sanat ve edebiyatın, soylu kişilerin ve büyük zenginlerin zevk-lerini tatmin için bir vasıta olduğunu i-leri sürmüştür. Batılılar, İslamiyet’in kendi dinî ibadet esaslarıyla ilgili olan mimarî unsurları bile yanlış yorumlamışlar, eski din ve uygarlıkların etkile-rini iddia etmişlerdir. Will Durant, Müslümanların en çok başarı gösterdikleri cam ve. vitray sanatında bile eski Suriyelilerin katkısını aramaya koyulmuştur. Mevlânâ’nın ve Fuzuli’nin coşkun lirizmini takdir eden Batılılar, tasavvufî ve klâsik şark musikisi konusunda net ve belirgin bir çizgi içinde değildir. Kimileri İslâm musikisinin insanı tefekküre sevk eden, Müslüman ruhunu etkileyen özelliğinden bahsederken, kimileri de bu musikinin tek sesli oluşu-nu, insanı melankoliye yönlendiren (l) hüzünlü havasından şikâyetçidir. Halbuki tragedyanın ve trajik sanat eserlerinin anayurdu Avrupa’dır. Eski Yunan’dan başlayıp, asırda Frederik VViçe’ye kadar uzanan bu gelenek yüzlerce temsilci yetiştirmiştir. Olumsuz ve acıklı neticelı olayları işleyen bu tur sanat eserleri yirminci asırda ateist varoluşçuluk diye bilmen fıkır akımlarını da etkilemiştir. Buna mukabil İslâm Sanatı, trajedisi olmayan bir sanattır. Olayları gerçek manada tevekkül anlayışıyla karşılayan Müslüman sanatçının ve yazarın ilâhi iradeye başkaldırmaya yönelmesi düşünülemez. Klâsik İslâm Edebiyatının en eski temsilcileri olan câhız ve Ebu’l Ferec Ibn el-Cevzi’nin kıssa-hikâye türü eserleri bunun tipik bir örneğidir. Derin bir mistik heyecanla kaleme alınmış olan (tasavvufi) menkıbe ve tabakât kitaplarında bile insanı karamsarlığa teşvik eden bir tema yoktur. Ortaçağ İslâm Dünyasında ruh hastalan musiki dinletilerek, hikâyeler anlatılarak tedavi e-diliyordu.
Batılılar Şark İslâm Dünyasındaki sözlü ve şifahi kültürün önemini yeterince kavrayamamışlardır. Kırsal kesimde köy odalarında, şehirlerde kıraathanelerde ve tekkelerde yoğun olarak etkin olan bu kültür, güçlü söz ustalarının yetişmesini de sağlamıştır. Osmanlı toplumunda-özellikle- halk kesiminin belirli bir dinî eğitim olarak yetişmesini sağlayan yöntemlerin başında-, okunan muayyen bir kitabın o toplulukta hazır bulunanlar tarafından dinlenerek öğrenilmesi yolu açısından yetiştirici özelliği olan bu metot ö-nemliydi...
Abbasî Devletiyle birlikte eski Yunanlıların mantık, felsefe ve matematikle ilgili eserleri Arapçaya tercüme edildi. İslâm bilginleri bu eserleri incelediler. Bunlara şerh, yorum ve ta’lik türünden açıklamalar yaptılar. Ancak siyâset, sanat ve şiir Müslümanların yabancı uygarlıklardan hiç bir şekilde etkilenmedikleri sahalardır. Will Du-rant da sanat konusunda Müslümanların eski Grek uygarlıklarından etkilenmemiş olduğunu kabul edenlerdendir.
Batılılar öteden beri, Ortadoğu ülkelerindeki halıcılık sanatına ilgi göstermişlerdir. Ünlü gezgin Marko Polo 1270 yılında Anadolu’ya geldiğinde, dünyanın en güzel halılarını burada, Türkler arasında gördüğünü yazmıştı. Bel desenli ve sık dokunmuş Türk ve Iran halıları Avrupa’da büyük bir itibar kazanmıştır. John Sınger Sargent’e göre, bir Iran halısının değeri-, dünyadaki en güzel tabloların kıymetine eşittir.
Sanatın gelişmesini sağlayan ortamlardan biri de sanat eğitimidir. İslâm Tarihi sanat eğitimine verilen önemi gösteren somut örneklerle doludur. Başarısız, halta sert otoriter olarak bilinen hükümdarlar bile bilginlere ve sanatkârlara değer vermişler, onların eserlerini mükâfatlandırmışlardır. Batılılar, bunun, o dönemde kamuoyu oluşturmadaki rolü dolayısıyla devlet adamlarınca başvurulan bir çeşit pasifize etme yolu olduğunu düşünmüşlerdir. Bizzat hükümdarların özellikle Osmanlılarda- bile sanat ve edebiyatla ilgilenmiş olduğu gerçeği Kar-şısında bu tür yorumların isabetsizliği ortadadır.
Sanat eğitiminin ve sanat zevkinin topluma sağladığı katkılardan biri de; âdâb, muaşeret ve görgü konusundaki tesiridir. Ali Mazaheri, will Durant, Corci Zeydan klâsik İslâm çağındaki âdâb-ı muaşeret ve entellektüel hayat konusunda bilgi veren yazarlardandır. Osmanlı Medeniyeti bu hususta en yüksek zirvededir. İstanbul Türkçesi bu dönemde gelişti. Müslüman Türklerin ideal kültürü oldu. Piyar Loti, Bernard Lewis gibi yazarlar Osmanlı ve Türk kültürüne, İstanbul Türkçesine hayranlık duyan yazarların başında gelir...
Yirminci yüzyılda İslâm Sanatına hayranlık duyanların başında Henry Matisse’yi ve ünlü ressam Picasso’yu zikredebiliriz. Henry Matisse’nin ilgisi
1903 yılında Paris’te açılan İslâm Sanatları Sergisini izledikten sonra başladı. Bu zât, 1912 yılında Münih kentinde açılan İslâm Sanatlarıyla ilgili bir başka sergiyi daha izledikten sonra, sahasında büyük atılımlara girişti. Ö-nünde yeni ufuklar açıldı. Paul Klee de İslâm Sanatına hayrandı. 1914 yılında Tunus’ta Kayravan şehrinin kalıntılarını gördüğünde takdir ve hayranlık hislerini ifade etmiştir.
Son yıllarda İslâm -Türk Sanatının tanıtımı için önemli vesileler ve ortamlar doğdu. 1988 yılı Mimar Sinan, 1989 İznik Çinileri. 1991 ise Yunus Emre Yılı olarak kutlandı. Bu vesilelerle çeşitli faaliyetler gerçekleştirildi. "Muhteşem Süleyman" Sergisini de buraya ilâve etmek gerekir. Bu etkinliklerde ne kadar başarılı olduğumuzu ölçmek için yabancı basının ve sanat otoritelerinin değerlendirmelerini de dinlemeliyiz. Eleştiriden çekinmeğe gerek yoktur.

İKİ SORU- İKİ CEVAP
Örtünme
Dinimizde tesettür (yani vücudun başkaları tarafından görülmesi haram olan kısımlarının örtülü olması) farzdır.
Hanımların başları ve saçları da, örtülü olması gereken kısımlardandır.
Kadınların Hac Yolculuğu
Kadınlara haccın edasının farz olmasının şartlarından biri de, yolculuk esnasında beraberinde eşi veya babası, oğlu, süt oğlu, torunu, damadı, amcası, dayısı, yeğeni gibi aralarında evlilik caiz olmayan bir yakınının bulunması imkânıdır. Söz konusu yakınlarından biri olmayan kadınlara, zengin de olsalar, haccın edası farz değildir.
Hanefi mezhebinde, kadınların yanlarında eşleri veya mahremlerinden biri olmaksızın, dinen sefer sayılabilecek bir mesafeye yolculuk etmeleri caiz görülmemiştir.

Din İşleri Yüksek Kurulu kararlarından.