Makale

VAKIFLAR KONUSUNDA NE YAZSAM


“VAKIFLAR KONUSUNDA NE YAZSAM”

Dr. Nazif ÖZTÜRK

Vakıf müessesesi, tarihin her döneminde sosyal, kültürel ve ekonomik ağdan toplum ve devlet hayatımızda çok önemli bir konuma sahiptir. Bu müessesenin son 150 yıllık dönemde yaşadığı çözülme ve tasfiye hareketlerinin devlet, sosyal yapı ve kültür hayatımız üzerinde meydana getirdiği etkileri, sosyo-kültürel açıdan, sosyologlar ve sosyal tarihçiler tarafından henüz bir tahlile tabi tutulmamıştır. Vakıflar hakkında kaleme alınması gereken birçok konudan sadece bir tanesi budur. Ancak biz bu yazımızda, ne vakıfların çözülme ve tasfiyesinden ne de bu tasfiyenin Türk toplumunun sosyo-kültürel yapısı üzerindeki etkilerinden bahsetmeyeceğiz. Bu konunun incelenmesini erbabına bırakıyoruz.
Ülkemizde batılılaşma ve yenileşme hareketlerinin başladığı XIX yüzyılın başlarına kadar; her vakfın, vakfiyelerinde yazılı esaslara serbest ekonomi kurallarına ve yerinden yö-netim esaslarına göre faaliyet gösterdiği bilinmektedir. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde ne oldu ki, bugün dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde uygulanan, serbest ekonomi kuralları terk edilerek vakıfların yönetiminde merkeziyetçi anlayış benimsendi? Bir plân dahilinde, mazbut vakıfların doğrudan idaresi, nezaretleri çeşitli makam ve şahıslara bağlı olan mülhak vakıfların denetimi, kabine içerisinde yerini alan Evfcâf-ı Hümâyun Nezâreti’ne bağlandı?
Vakıfların merkezî bir anlayışla idare edilmeye başlanmasında, o dönemde vakıfların yönetiminde gözlenen dağınıklık ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması düşünceleri mi, merkezî otoriteyi güçlendirme arzulan mı, meşihatın yetkilerini sınırlandırmak amacıyla gelir kaynaklarını kontrol etme eğilimleri mi, vakıfların ekonomik imkân ve potansiyellerinin, devletin diğer sektörlerine aktarılması düşünceleri mi; yoksa, Osmanlı topraklarını kendi aralarında pay eden ve hisselerine düşen bölgeleri işgal ettikleri halde, vakıf sektörünün varlığı sebebiyle hakim olamadıkları bu yerlere sahip olmak için, Paris, Londra ve Viyana muhtıralarında belirttikleri gibi, her fırsatta evkafın lağvedilmesini, bu yapılamadığı takdirde, ülke içerisindeki azınlıkların ve kendi vatandaşlarının Osmanlı teb’asına mensup kimseler gibi gayrimenkul sahibi olmalarını isteyen batılı devletlerin, vakıf taşınmazların alınır-satılır hale getirilmesini arzu eden istekleri mi etkili olmuştur?
Düşünce plânında bunların hepsi etkili olsa bile. Evkâf-ı Hümâyûn Ne-zâreti’nin 1826’da kurulması, Türk toplumunun batılı hayat tarzını benimsemesinde önemli etkileri bulunan Tanzimat, Islahat Fermanı, l.,ll. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin ilânı dönemlerini kapsayan fiilî uygulamalarla merkezî yönetimin ivmesi hangi yönlere kaymıştır?
Daha değişik bir ifade ile vakıfların merkezî bir anlayışla idare edilmeye başlanmasının sebepleri arasında sayılan hususlardan, hangileri fiilen gerçekleşmiştir?
Bu yazımda bu hususlara mı değinsem? Hayır. Sadece merkeziyetçi uygulamaların sonuçlarını birkaç cümle ile özetledikten sonra, bu konulan da geçmek istiyorum.
Vakıfların yönetiminin kabineye mensup bir nâzırın başkanlığında, tek elde toplanmasından sonra; yolsuzluklar azalmamış, çoğalmış, vakıfların "hüsnü idaresi" sağla-namamış, Osmanlı ülkesinde yeni eserler inşa etmek şöyle dursun; sosyal, siyası ekonomik ve tabiî şartların meydana getirdiği "müessesatı hayriye"nin harabiyeti ortadan kaldırılamamış, hatta artmış, kudretsiz vakıflara "Evkaf Hazinesi"nden gerekli aktarmalar yapılamamıştır. Buna karşılık devletin mâlî yapısı bozuldukça artan bir tempo ile vakıf gelirlerinin bir bölümü, devletin ihtiyaç duyulan diğer sektörlerine aktarılmış, bu gelişmeler sonucu, finans kaynağı tamamen vakıflara bağlı olan dinî eğitim müesseseleri ile ulemanın nüfusu kırılmıştır. Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla siyasî nüfuzunu kaybeden Şeyhu’l-İslâmlık makamı, vakıf gelirlerinin, merkezî hükümetin egemenliğine geçmesi ve başka alanlara aktarılması netice-sinde, ekonomik gücünü de kaybetmiş ve merkezî otoriteye bağlı bir memuriyet haline gelmiştir.
Batılıların ısrarla üzerinde durduğu vakıflarda tasarruf hakkının genişletilmesi ve vakıf gayrimenkullerin alınır-satılır hale getirilmesi, hatta çok cüz’î mukataa bedelleri karşılığında, vakıf yerlerin gayrimüslimlere intikâli sağlanmış, yüzlerce vakıf arsa ve arazi üzerine azınlıklar tarafından kilise, mektep, rahip ve rahibe okulla-n, sosyal tesisler yapılmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında vakıfların tasfiyesi için alınan gizli İcra Vekilleri Heyeti kararlarından, bu kararların sebep ve sonuçlarından mı bahsetsem? Seriye ve Evkaf Vekâleti’nin 429 Sayılı Kanunla lağvedilerek Diyanetle Vakıfların birbirinden ayrılması sebepleri üzerinde mi dursam?
İmar kanunları ile şehir merkezlerinde bulunan vakıf arazi ve arsalarının devlet malı gibi mütalaa edilerek bilâ bedel imar müdürlükleri ve belediyelere, yine aynı düşüncelerle üzerine gecekondu yapılan vakıf taşınmazların Anayasa’ya aykırı olarak
imar affı kanunlarıyla gecekondu sahiplerine verilmesinden ve bu yolla Vakıflar İdaresi’nin uğradığı milyarlara zarardan mi; yoksa bu uygulamaların belediyeler ve gecekondu yanlısı kimseler üzerinde, "vakıf malı talan edilecek maldır" izlenimi verilerek vakıfların özel hukuk tüzelkişileri olduğu gerçeği göz ardı edilmek suretiyle vakıf arsa ve arazilerinin şehir imar plânlarında yol ve yeşil saha alanları ve gecekondu bölgeleri ilan edilmesi alışkanlıklarından mı söz etsem?
Bütçe kanunla nna konulan hükümler ve bağımsız olarak kabul edilen hukukî düzenlemelerle vakıf, medrese, kütüphane ve türbelerin Maarif Vekâleti’ne, mektep, zaviye ve tekkelerin hususi idarelere, sular ve mezarlıkların belediyelere devredildiğinden, İçişleri ve Maarif vekâletlerinin bu hayrat vakıf müesseselerinin gelir kaynaklan olan akarları da istediklerinden mi; okul, kütüphane ve konferans salonu gibi amaçlarla kullanamadıkları tarihî vakıf hayrat binaların elde edilecek paralarla modern okullar yaptırmak düşüncesiyle, müzayede ile bu kuruluşlar tarafından satıldığından mı, bağımsız olarak satılması mümkün olmayan ami bahçeleri içerisindeki mektep ve medreselerin malzemelerinin yeni yapılacak okullarda kullanılmak üzere yıktırıldığından mı, bu yıkımdan külliyenin zarara uğrayacağının anlaşılması halinde, dünyada bir benzeri görülmeyecek tarzda, bir hukukî düzenleme ile Va-kıflar İdaresi’nin elinden alınan eğitim amaçlı bu yapıları, rayiç bedel üzerinden istimlâk etmek mecburiyetinde bırakıldığından mı bahsetsem?
Sayılan 1125’lerin üzerinde olan her biri maddî ve manevî yönden bu ülkenin kalkınması ve gelişmesine katkıda bulunan kimselere ait türbelerden halen bininin hukuken kapalı olduğundan ve meri kanunların sadece önemli şahsiyetlere mensup tarihî ve bediî san’at özelliğine sahip olanların ancak ziyarete açılmasını öngördüğüne göre, bu vasıflara sahip olmayan Türk büyüklerine ait türbelerin hukuken ziyarete acımasının imkânsızlıklarından ve bu durumun Türk insanının düşünce yapısı ve ruh dünyası üzerindeki etkilerinden mi söz etsem; yoksa 1924’lerde Maarif, Diyanet ve Vakıflar mensuplarının bir araya getirilmesiyle kurulan komisyonlar tarafından kapılan mühürlenerek seddedilen 905 adet türbe ve bir o kadar zaviyeden alınan, her biri Türk san’at ve kabiliyetinin ürünü olan türbelerdeki teber-rükat eşyasının ne olduğunu mu anlatsam?
Bunların hepsinden sarfınazarla sayılan binlerle ifade edilen ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca zamanın hükümetlerinin direktifleri doğrultusunda, kendilerinin koyduğu kurallara göre yaptıkları cami ve mescidlerin tasniflerinden, tasnif harici bırakılan cami ve mescidlerin evvelâ ibadete kapatıldığından, daha sonra da, Başkanlığın "bu yerde bir cami veya mescide ihtiyacımız yoktur. Kadro haricine çıkartılmıştır..." tarzındaki görüşleri alınarak satılmaları İcra Vekilleri Heyeti Kararı’na bağlanan yüzlerce cami ve mescidin Vakıf İdaresi tarafından haraç-mezat nasıl satıldığından mı bahsetsem?
İşin perde arkasını bilmeyen vatandaşların, bu gelişmelerin müsebbibi olarak vakıflar Genel Müdürlüğü’nü görmesi ve bu idareyi kamu vicdanında mahkûm etmesinin so-nuçlarından mı, yoksa Vakıflar İdaresi’nin bu durumdan kendini kurtarmak için gerekli tanıtım faaliyetlerinde bulunamamasından mı, camilerin tasnifi ve kadro haricine çıkartılması işlemini, bu konudaki "Camilerin İhtiyacât-ı Hakikiye Göre Tasnifi ve Kabil-i Cem Olan vezâifin Temdidi" Suretiyle Hademe-i Hayrat Kadrolarının Tesbiti hakkındaki yönetmeliği bizzat hazırlayarak 3 Kanunusani 1928 tarihli ve 6061 Sayılı İcra Vekilleri Heyeti Karan ile yürürlüğe koyan Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu halde-, bu gelişmelerin gerçek yüzünü bilmeyen vatandaşlarla birlikte Başkanlık personelinin vakıflar İdaresi hakkında vardıkları hükümlerin haksızlığını mı dile getirsem?
Olumsuz manada, Vakıflar İdaresi’ni suçlayan bu dış gayretlerin yanında, idarenin hatalı davranışlarının ve müsbet manadaki yapaklarını anlatamamanın sonunda, asırlardır va-tandaşların yardım ve destekleriyle ayakta duran tarihî vakıf eserlerin harabiyetinden mi. bizim toplumumuzda bin yıllık uygulaması olan vakıf sistemini tetkik etmeden, batının hukuk tekniği içerisinde kabul edilen, Türk Medeni Kanununun tadilinden ibaret olan ve halk arasında 903 Sayılı Vakıflar Kanunu olarak bilinen hukukî düzenlemenin, demeklerin vakıflaşmasına imkân tanıyan ve bu sebeple vakıf konusunu dejenere eden yönlerinden mi, yoksa bu dejenerasyonun telafisi için, eski hukuk sistemimize de uygun düşen şartlı bağış usulü yerine çarenin batı ülke-lerindeki uygulamalardan esinlenerek şemsiye türü katılımcı vakıf sisteminde olduğunu tavsiye eden düşüncenin yanlışlığından mı bahsetsem?
Dün, "şart-ı vâkıf ke-nassı’ş-şâri= vakıf kurucusunun benimsediği ilkeler, Allah’ın koyduğu kurallar gibidir" diyerek vakfın alınıp-satılmazlığına inanan, "vakfa yan bakan kedinin gözü kör olur" diyen, kuşların ayaklarıyla kendi bahçesine bir tek zeytin tanesinin getirilmesi halinde, malının bereketinin azalacağı düşüncesiyle vakıf zeytinlikleri üzerinden ge-len kuşların kendi zeytinliğine konmasını önlemek için bekçiler tutan-, vakıf tarladan geçtikten sonra, ayakkabısına yapışan toprağın kendi bahçesine intikaline mani olmak üzere ayakkabısını silkeleyen insanımızın her kesimiyle bugün, nasıl bir yolunu bulsam da şu vakıf malını elime geçirsem diyecek kadar basitleştiğini mi anlatsam, yoksa Türk toplumunun nasıl olup da bu hallere düştüğünün sebepleri üzerinde mi dursam?
Soruların bir deve kervanı gibi sıralandığı bu safhada, sanırım en iyisi, Anadolu köylüsünün tabiriyle "lâfın tamamı... söylenir" kuralına uyarak vakıf konusunda hiçbir şey yazmamak ve anlatmamaktır. Biz de bu kurala uyuyor, ortaya attığımız ve atamadığımız vakıflarla ilgili her konuyu, belgelere bağlı müstakil seri yazılarla dile getirmeyi düşündüğü-müzü belirterek şimdilik yazımızı noktalıyoruz.