Makale

Yabancılaşma Kıskacındaki İnsanın ANLAM ARAYIŞI

Yabancılaşma Kıskacındaki İnsanın
ANLAM ARAYIŞI

Prof. Dr. Sadık Kılıç / Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi sadikkilic52@hotmail.com

İnsan, bu âleme yabancı veya bu âlem ona yabancı ve anlamsız mı? İnsanın bu varlıklar âleminde bir manası, bir varoluş gayesi var mıdır? Ve bu evren, içinde, insanın odak konumda yer aldığı hedefli bir plana göre mi var edilmiştir?
Biz, genelde tüm varlık âlemiyle, özel olarak da ’insanla doğrudan alâkalı olan bu soruları çoğaltabiliriz.. Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım, hangi terkip içinde sunarsak sunalım, burada hayatî öneme sahip olan şey, onlara verilecek olan cevaptır, işte bu hayatî soruya, Rönesans sonrası egemen olan, yoğun şekilde akıl ve duyum ağırlıklı olan ’Pozitivist varlık tasarımına değin, hep olumlu cevap verilmişti. Yani, "Evet, evren ile insan arasında bir anlam bütünlüğü vardır; bir amaç için, aşkın hakikatlerin tecelli edeceği bir alan olarak ’yaratılmış’ olan bu âlemde, en küçüğünden en büyüğüne kadar, her şey bu kuşatıcı ’Anlam Göğü’ne bağlı olarak yer almaktadır. Bunlar, İlâhî aşkın kudretin birer yaratış eserleridirler; yani, ’İlâhî nakışlar!’ Yüce Kur’ân’ın çokça belirttiği ifadeyle, tekvînî (kozmik) ayetler!... Ya da, ’İlâhî işâret ve izler!...’ (Nasr)...
Ne var ki, "amaçsızlık; varlığımızın, hikmetli bir sebep ve plandan mahrûm olarak algılanışı; hayatın sırf hissî ve müşahede edilen realite ile sınırlı tutuluşu; uhrevî hakikatin reddi; böylece de her şeyin, derinliğini yitirerek tek düze bir biçime ve yüzeyselliğe indirgenişi; insanın da ’Tek boyuta; madde boyutuna hapsedilişi...’ vb. olumsuzlukların fi- lozofik bir tanımı olan yabancılaşma, özellikle sahîh gelenek ile İlâhî bakış açısının terkedilme- si neticesinde, önce Batı dünyasına, giderek de her yere ölümcül soluğunu taşıdı. Bu büyük kırılma, âdeta, "uğursuzluğu devam etmekte olan bir kasırga" gibi (Hakka, 6-7), dinî ve kültürel değerlerden hızla uzaklaştırdığı insanı, Varoluş’un merkezinden koparıp, yalnızlık ve anlamsızlık illüzyonunun ölümcül dünyalarına savuruverdi, insanın, hem kendisi, hem de evren için ölümcül bir canlı halini aldığı ("İnsan, insanın kurdudur!") evrende, helâk edici savaşlar, açlık ve yoksulluklar, sayıları milyonlara ulaşan çocuk ölümleri, kitlesel kıyımlar ve vahşetler... birbirini izlemeye başladı.
Bunu yadırgamamak lazım; çünkü, Tanrı ve insan merkezli evrenimiz çatlar; bizi insana ve bütün evrene karşı merhamet hisleriyle donatan İnsanî ve ahlâkî ilkeler ile ’varoluş mesûliyeti sürgüne gönderilirse, insanlık da kaçınılmaz olarak bunalımlara yuvarlanır. insan, sadece cismâ- nî boyutuyla ele alınır, ama onun özü ve ruhu bir kenara itilirse, o zaman o, içi boşaltılmış bir tavşan mesâbesine indirgenir; sonuçta onu, bunalımların ve çıkmazların kucağına atmış oluruz. Ve eğer onu, akıl tarafından anlaşılır olan bu evrenin kıvamı ve dayanağı İlâhî İrade ve Kudret şuuruyla buluşturamazsak, fizik varlığı yanında, hatta daha vahimi, İnsanî özü ve hakikatini de yok edecek bunalımların esiri haline getiririz.
İnsanın fıtratı ise, asla boşluğu kabul etmez. Bir başka ifadeyle, dünyası anlamsızlaşan, varlığını ayakta tutan değerlerden soyutlanan, ruhî dayanaklarından yoksun bırakılan birey, buna bir tepki olarak, kendisine ’sun’î bir değerler dünyası’ kurmaya girişir, fakat gerçeklerin yerini yanlış ve sahteleriyle doldurarak! Ruhun fıtrî ihtiyacını iman, ibadet ve duâ ile teskin etmesi gerekirken, onu köleleştirecek zevklerin dünyasına ilticâ eder de, kendini bunların kollarına bırakır; derken, hem İnsanî kimliğinden hem de sosyal hayattan onu uzaklaştıracak, bütün yeteneklerini felç edecek sıradışı (marjinal) inanç ve davranışlara bağlanır. Ruhun ibâdet ve bağlanış ihtiyacını, ’dinimsi kılıklara’ girmiş olan klâsik ya da modern, her türlü hurafeye, fal ve astrolojiye, yatırlara, hatta ’gayb’a iman’ın tersyüz edilmiş bir formu olarak karşımıza çıkan ’ufolar’a inanmakla (bk. Cari Sağan, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, çev. Miyase Gök- tepeli, TÜBİTAK, 7. Baskı, Ocak 2000) karşılamayı dener. "Böylece onlar, azgınlık ve sapkınlıkları içinde, şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar!" (Bakara, 15). Boşluğa ve anlamsızlığa direnen mahzûn ruhlar, ümitsiz ve köksüz birtakım çabalar içinde, varlıklarını ayakta tutmaya çalışırlar...
Fakat, mânalı bir yeryüzüne basmak ve yitik bir evren içinde nereye gittiği belli olmayan bir gemi mürettebatı konumuna düşmemek isteyen insanımıza doğru (sahih) ve ebedî değerleri, derinlikli bir iman ve ahlâk şuûrunu, insan benliğini geliştirirken, diğer yandan da dünyayı daha mutlu hale getirecek bir İnsanî sorumluluk bilincini, bütün varlıkların tek bir Tanrı’nın kudret elinden çıkmış olduğu idrakini kazandıramazsak, bu şaşkınlık ve yitmişlik durumu ken§diliğinden düzelmez. Kendince bir dünya kurma çabasıyla debelenen birey, içindeki varoluş boşluğunu dolduramaz, bu nedenle de yanlış ve batıl yönelişlerin öldürücü cazibesinden kaçamaz. Çünkü, Kur’ân şöyle demektedir: "Yanlış tercih yapanlar (zâlimûn), kurtuluşa eremez!" (En’âm, 1 35). Yanlış tercihler ise, mutsuzluk ve gözyaşını daha çok tetikler durur.
O halde, gelin dostlar, bugünümüzü ve geleceğimizi tehdit eden anlamsızlık ve yabancılaşmanın istilâsına karşı duralım! İnsan ve evren sevgisiyle dopdolu olarak, elimizde ışığımız, ruhları karanlıklarda boğulmaktan koruyalım. "... Kendisine, insanlar arasında kendisiyle yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?!" (En’âm, 122). Ve yine aydınlıklara kılavuz olalım, nûr kandilleri kesilelim... Kısaca,

"Sevelim, sevilelim

Bu dünya kimseye kalmaz..."