Makale

ÇANAKKALE DESTANI BİZE NE ANLATIYOR?

YILMAZ TARTAN / Musahhih

ÇANAKKALE DESTANI BİZE NE ANLATIYOR?

Çanakkale üzerine yazarken nedense hep zorlanırım. Ellerim titrer, alnımı burcu burcu ter kaplar; kalbimde ince bir sızı başlar-, ve içimden bir ses beynimi çatlatırcasına uğuldar:
“Çanakkale Destanı, malum kavgaların toplamından ibaret bir tarih dilimi olarak anlatılamaz. Çanakkale Destanı belki de var oluşumuzda yatan temel espirinin ta kendisidir. Eğer Çanakkale Destanı olmasaydı, Milli Mücadele; Milli Mücadele olmasaydı Milletimizin varlık ve beka davası tartışma konusu olurdu."
İşte her seferinde bu konuda beni yazmaktan alıkoyan, ürperten ve iliklerime kadar işleyen bu sestir.
Sözün özü, yazarken Çanakkale harbiyle oluşturduğumuz büyük destan’a saygıda kusur etmemek için zorlanıyorum. Biliyoruz ki Çanakkale’de bir destan hazırlanmıştır. Bu destanı anlatırken daha önce yazılmış nakilleri sıralayıp dökmek belki tarih yazmak olabilir. Ama bir destan kavramını capcanlı ve yaşanırcasına anlatma ve izahta yetersiz gibi geliyor bana. Hele konu sebeb-i varlığımızla direkt ilgili Çanakkale Destanı ise, çok daha hassas olmak, bir ön şart olarak önümüze çıkıyor.
Tarihi nakilleri zihnimde bir kaynak olarak saklamakla birlikte, bu destanın anlatımında onları yazmayacağım. Tahayyülümü, düşünce buutlarını koparırcasına gerecek, zaman dehlizinden Çanakkale’ye uzanıp gördüklerimi satırlara dökeceğim.

ÖNCE BİR-İKİ TESPİT
DESTAN MI ZAFER Mİ?

Çoğu zaman Çanakkale destanı, Çanakkale Zaferi ile eş anlamda kullanılmaktadır. Elbette hiç kimse bunu kötü niyetinden yapmıyor. Ama şu bir hakikattir-, Çanakkale Destanı’nı, Çanakkale Zaferi olarak isimlendirmek belki de bilmeyerek onu küçültmek ve hafife almaktır. Hem zafer, hem destan olan bu hadiseye, niçin sadece zafer boyutuyla bakıyoruz ki? Bunların hepsini içine alan bir destan kavramı daha doğru, daha objektif bir adlandırma olmaz mı?
Tarihimiz zaferlerle süslüdür. Zaferlere hiç susamadık. Destanları ile de zengin bir milletiz ama, Destanla zaferin tefrik edilmesi gerekir. Zira destanların zaferi konu almak gibi bir mecburiyetleri yoktur. Milletlerin tarihinde nice destanlar vardır ki, sadece acı ve gözyaşını konu edinir. İşte bu ruhtur ki, o Milleti ayakta tutan temel dinamikleri besler, hayat verir. Yeniden derlenip toparlanmak için bir hayat iksiridir destanlar. Koca Milletin bir amaç uğruna, topluca ettiği yemin gibi birleştirici ve yönlendirici vasfı vardır destanların...
Bu tarifler Çanakkale destanı için de tam tamına geçerlidir. İçinde acı, gözyaşı, cesaret feragat ve fedakârlık dolu eşsiz bir destandır Çanakkale. Belki hala yeterince anlayamadığımız, anlatamadığımız ama bilmek zorunda olduğumuz bir büyük muamma...

NİÇİN SAVAŞ VE HÂL-İ PÜR MELALİMİZ

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunu tarih sahnesinden silme amacını taşıyordu. İttifak devletleri yaptıkları gizli anlaşmalarda bunun plânını çoktan hazırlamışlardı.
1911 Trablusgarp, 1912 ve 1913 Balkan-Rus Savaşlarından yeni çıkmış bir ordu ki, savaştan, yıllarca savaşmaktan bıkmış durumdadır. Orduda yeterli iaşe ve teçhizat yoktur. Yorgun bir asker, bozuk moral ve çökmüş bir ekonomi ile savaş intihardır. Vatan harap, evlatları yaralı, gönüller kırgın, insanlar mütereddit bir haldedir. Yıllardır boşaltmaktan göz çukurlarımızda yaşlar kurumuştur. Bir değil, üç değil, beş değil, tam dokuz cephede savaş yaptık. Sönen ocakların sayısını Allah’tan gayrı kimse bilmiyor. İşte bu hali pür melalimizle ve müttefikimiz Almanya’nın Karadeniz’deki isabetli atışları (!) sayesinde bir anda kendimizi bu cehennemi harbin içinde bulduk.
Başkalarının hazırladığı hain bir senaryoda, can, canan hele vatan feda ederek görev almak ne acı. Birilerinin yaptığı yanlışı, koca bir imparatorluğu batırarak ödemek ne korkunç! Bu kavgada yüreğimize saplanan hançer pas tuttu gayri; yaramızsa kanıyor. Kurallarını Müstevlilerin belirlediği bir kavgada şanlı imparatorlumuz yokluğun kucağına havale edildi. Tarih, o günleri en güzel şekilde yazacak ve elbette otokritiğini yapacaktır.

HAYDİ ÇANAKKALE’YE MEHMETÇİK YANINA

Çanakkale’deki bu amansız dövüşe ve eşsiz direnişe ne yandan baksak benliğimiz bir titremeyle sarsılır.
Bu facia belki yaşanır ama anlatılamaz. En iyisi biz oraya gidelim. Nereye mi? Elbette Mehmetçiğin yanı başına. İşte göreceklerimiz, işte müthiş manzara-, Yıkılmış istihkamlar, uzaktan günlerce aylarca üstümüze bombalar yağıyor-, Siperler şüheda bedenleriyle dolu. Toz duman içinde ve insafsız bir ateş yağmuru altındayız. Bombaların düştüğü yerden gökyüzüne kafa, kol, bacak fışkırıyor. Bir yudum su veremediğimiz siper arkadaşımızın bedeni göğe savrulup binbir parça et ve kemik halinde tekrar yanı başımıza düşüyor. Az sonra yüzlerce kilo ağırlığında bir bomba bizim de tepemize inecek. Ve artık hiç ölmemek üzere şehitler kervanına biz de katılacağız. Yerimiz boş kalmayacak tabi. Yedekler siperimizi hemen dolduracaklar-, kurtuluş ihtimali sıfır-, zaferinse hayali de hayal...
"Şu anda cepheni görmekteyim ateş yağıyor
Bulutların biri binlerce yıldırım sağıyor.
Nigahı, bin bu kadar mesafeden kavuran
Alevleriyle beraber o şeyle karşı duran
Karaltılar nedir? Asker mi, taş mı, gölge midir?
Huda rızası için geçmiyor gözüm bildir." (1)
Diyen M. Akif, o yıllarda resmi bir görevle Berlin’e gitmiştir. Yadellerde hep Çanakkaleyi düşünmektedir. Askeri ataşe olarak görev yapan arkadaşı Ömer Lütfı Bey’e ak- şam-sabah sorar:
-"Çanakkale ne olacak”
Aldığı cevap acı ama gerçek:
-Fevkalbeşer bir hadise olmazsa Çanakkale’de yenilmemiz mukadderdir.
Bu cevap karşısında Akif anasını kaybetmiş bir yavrucağız gibi hıçkırıklara boğuluyor ama sonunda bir yanardağın patlayışı gibi haykırıyordu:
-’’Cihan bir araya gelse Çanakkale geçilemez!"(2)
Aslında Akif’in söylediği de doğru dur; arkadaşı Ö. Lütfı Bey’in tespitleri de... Akif haklı çıkmış çünkü; Cihan bir araya gelmiş ama Çanakkale’yi geçememiştir. Arkadaşı haklıdır-, çünkü Çanakkale’nin geçilemeyişi fevkalbeşer bir savunma sayesinde mümkün olabilmiştir.
Aylarca zalim mermilere hedef yapılan yüzbinlerce Mehmetçik bin bir parça olmuş bedenini siperine bırakıp çoktan terk-i dünya ettiler. Çanakkale nefes almıyor, Çanakkale yaşamıyordu artık... Boğazın mavi suları kan rengine bürünmüş akarken müstevliler ölüsünden bile korktukları Mehmetçiğin yakınına yavaş yavaş yanaşıyorlardı. Azgın Savaş gemileri onlarca milletten devşirilmiş "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela" topluluğunu taşıyordu. Gemilerdeki korkunç ölüm topları tepelerde bir kıpırtı gözlüyor, bir yandan ilerleme devam ediyordu.
Beri tarafta ise yediği amansız darbelerle kolu kanadı kesilmiş koca millet yaralı bir dev gibi oluk oluk kan kaybediyordu. Bu büyük Millet Çanakkale’yi destanlaştıracak muhteşem diriliş ve kükreyişi de elbet yapacaktı; Bir şeyi, bir vakti bekliyordu. Duaya benzer sessizce terennüm ettiği bir şey vardi; Az daha yanaşsınlar, az daha... az daha...

KOCA DEVİN KÜKREYİŞİ

“Durun kımıldıyor gördüğüm hayaletler Bakın ilerledi asker, Huda bilir asker.’’(3)
Nihayet koca millet, devler misali öyle bir kükredi ki gözlerinden saçılan her bir kıvılcım bir yıldız olup vatan semasına çakılıyor; bulutları üflercesine dağıtıyor, dağları yerinden sallarcasına titretiyordu. Deniz de cûşa gelmişti sanki; üs- tündekileri boğarcasına iki yana sallanıyor gibiydi. Kayalara çarpan kan rengi köpükler göğe savrulup etrafa saçılıyordu. Böylesi bir kükreyiş ve toplu teyakkuz karşısında düşman elbette kaçacaktı; hem de ödü patlayarak; hem de ardına bakmadan... Üstelik muazzam bir hakikati kendi ağzıyla bütün dünyaya ilen ederek: "ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!”
Bu hüküm zaman aşımı tanımaz bir hakikattir. Evet dün olduğu gibi, bugün de yarın da ilelebet Çanakkale Türk Milletinin harim-i ismeti olarak kalacak ve asla GEÇİLEMEYECEKTİR.

TEK DAYANAĞIMIZ

Sanayi ve alt yapısı olmayan bir milletin yegane güvencesi ve tek dayanağı elindeki insan gücüdür. Memleketi onlar imar edecek, onlar onaracaktır. Heyhaaattt! Çanakkale’de tam 253 bin evladımızı kara toprağa verdik. Kara toprağa verdiğimiz ama makberini dahi kazamadıklarımızla övünüyor değiliz elbet. Onlardan her biri ciğerimizden bir parça sökülür gibi huruç ettiler. Ama buna mecburduk. Millet olarak Çanakkale’de şeref ve haysiyetimizi korumalıydık.

ÖLÜME KOŞMANIN MANASI

Zafer için ölüm anlamlı-, ama sonunda zafer görünmeyen bir ölüme koşuş düşündürücü değil mi? Peki bu bir intihar mı? Asla! Ama zafer şartlarının tamamen kaybolduğu bir ortamda insanların akın akın ölüme koşmalarını nasıl izah edeceğiz? İşte altını çizmek istediğimiz soru budur. Bu soruyu doğru cevaplandırırsak, bu destanın manasını da doğru anlamış olacağız.
Çanakkale’de bir gül bahçesine girercesine ölüme koşuş, vatan, din ve bayrak için Allah’a varıştan başka bir şey değildi. Gerektiğinde tereddüt etmeden ölüme koşacaksın ki zafer sana yâr olabilsin. Öyle ya kim kara toprağa girerken dünyalık ummuş, kim kanıyla toprağı sularken bağlar, bahçeler, kasırlar düşünmüştür? Hayat olmadan dünya olur mu? Dünyalığın bir manası kalır mı? Onlar, uğruna öldükleri mukaddes değerlerin ve kutlu vatanın adanmışlarıydı. Onlar, bu değerlerin bedelini fazlasıyla ödediler. Malumu ilam da olsa belirtmekte fayda var-, gerektiğinde bu millet kıyamete kadar bedel ödemeye hazırdır. Şehidim sen rahat uyu!
Bu memlekette, bir hane bile yoktur ki Çanakkale sırtlarında en az bir yiğidini yahut bir yakınını feda etmemiş olsun. Bu yüzden Çanakkale, Millet olarak kalbimizi, gönlümüzü, ruhumuzu birleştiren bir mekan; belkide gönül yâre- mizdir.

DESTAN YAPMAK KADAR YAZMAKTA ÖNEMLİDİR

Çanakkale’de tarihimize henüz satırlara dökülmemiş bir destan armağan edilmişti. Şimdi bu destan yazıya geçirilecekti. Necid Çöllerinde zafer haberini alan M. Akif, ellerini kaldırıp şöyle dua ediyordu.
-"Allah’ım Çanakkale Destanını yazmadan canımı alma"(4)
M. Akif, bu destanı manzum olarak, en güzel, en beliğ şekilde yazdı. Ama yetmez! Bize göre Çanakkale Destanı zafer piramidinin doruk noktasını ifade etmektedir. Hatta pek çok konuda bir prototipi andırıyor. Daha açıkçası Çanakkale’de her Mehmed’in ölüme koşuşu ve koskoca dünyaya karşı duruşu birer destan değil de nedir? O halde bu destanlar külliyatını kayda geçirmek, insanımızın hizmetine sunmak için daha ne bekliyoruz?
Sevinciyle-acısıyla önce gönlümüze nakşetmeliyiz bu destanı. Sonra rüzgarlara, yağmurlara, çiçeklere, ağıtlara, türkülere, hıçkırıklara, dualara, haykırış ve umutlara yükle- meliyiz. Nakış nakış, ilmik ilmik olduğunca saf, olabildiğince berrak. Sade ve samimi. Arı-duru-, ama sehl-i mümteni dolu...
“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni”
İşte destanlar böyle anlatılır; yürekler depreşmeden, deli sularca akmadan gönlünüz, meramı nasıl vurgularsınız? Edebiyatın hangi türünde olursa olsun ama sözdeki mana sarsın benliğinizi. Yüreğinizi kavrasın. Bizi bizden alıp Meh- med’in yanına götürmeyen, Çanakkale Tepelerinde, Conk- bayırı’nda, Seddülbahir’de gezdirmeyen kelam boşa kelam değil de nedir? Bu görevi ifa için ilim, san’at ve gönül tabipleri, hikmet sultanları kendini sorumlu saymalılar. Şühedamızı ve destanlar beldemizi yılda bir kez anmak, yakın geçmişin ve dünyanın en büyük olayını yılda bir defa hatırlamak en hafif tabirle içimize siniyor mu?

BİTİRİRKEN

Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu savaş bize çok ama çok pahalıya maloldu. Netice itibariyle koskoca bir İmparatorluk elimizden gitti. Kaybettiğimiz toprak parçaları Avrupa’yı kaça katlar acaba hiç hesap ettik mi? Şehidlerimiz arasında ne cevval ana kuzuları, ne değerli ilim-irfan sahipleri vardı, hiç düşündük mü? Sahi bu destanı kime karşı ve niçin yazdığımızı kendi kendimize hiç sorduk mu? Çanakkale’de kavgalımız, bir zamanlar İspanya karşısında çaresiz kalan İngiltere’ydi. Diğer kavgalımız ise esir düşen kralını Türk yardımıyla kurtaran Fransa. Bacasından ağıt yükselen nice sönmüş ocaklarımızın müsebbibi kuzey komşumuzun hakkını (!) elbet saklı tutuyoruz. Eh geri kalanları saymaya bilmem gerek var mı?

SONSÖZ

Çanakkale Destanı mayın tarlasında yürürcesine siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri açıdan pürdikkat incelenmeli, irdelenmeli.
Çanakkale’yi ölüme koşu beldesi yapan unsurlar dinamik tahlil metodunun gergefinden geçirilmeli.
Dün kıtlık çekirgesi gibi Boğazın mavi sularına kan içmek için üşüşenlerin torunlarına, Çanakkale Destanının mana ve maksadı anlatılmalı. Böylece yeni hatalara düşmesinler; buna rağmen bir çılgınlığa teşebbüs edebilecekler de "hafızai beşer nisyan ile maluldur" tezine sarılmasınlar.
Çanakkale Destanını öğrenmek ve yeni nesillere öğretmek Türk milletinin şeref borcudur. Hayatlarını hibe ederek bize vatan miras bırakan şühedamızın hakkı ödenecek gibi değil.
Onlara son söz ve son görev olarak yine Destan Şairi’nin diliyle sesleniyoruz.
"Ey Şehid oğlu şehid isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber”(5)


(1) M. Akif ERSOY, SAFAHAT, Berlin Hatıraları
(2) Prof. Dr. M. Orhan OKAY, M.Akif, sh.112
(3) M. Akif ERSOY, SAFAHAT, Berlin Hatıralan
(4) M. Ertuğrul DÜZDAğ, M. Akif Araştırmaları.
(5) M. Akif EFtSOY, SAFAHAT