Makale

İSLAM SANATLARI VE TANITIM

İbrahim URAL

İSLAM SANATLARI VE TANITIM

DİNİN ve dindarlığın özü olan inanan sübjektif yanının -başka bir deyimle ifade edecek olursak- kalbî ve manevî boyutunun birinci derecede önemli unsur olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Bu böyle olmakla beraber ibâdet, amel, davranış, aksiyon, dil ile ikrar vb. unsurların da gerekli ve önemli oldukları inkâr olunamaz gerçeklerdir. İslâm’da imanın ilânı ve özeti olan Kelime-i Şehadetin lisanla ikrar ve telaffuz edilmesi kişilerin hem İslâm Toplumuyla bütünleşmesi, hem toplum da Müslüman olarak bilinmeleri ve hem de İslâm’ın tanıtımı açısından gerekli ve önemli unsurlardır. Günde beş vakit İslâm çağrısını duyuran ezan, bizzat bir ibadet olmayıp, bir ilâm ve duyurudur. Bizzat müstakil bir ibâdet olmayışına ve farz, vacip derecesinde kuvvetli bir hükme dayanmamasına rağmen, ezanın dinin şeâirinden sayılması ve terki konusunda müsamaha gösterilmeyişi İslâm’ın bu konudaki bütüncül tutumunu yansıtan müşahhas bir örnektir.
Milletlerin ve toplumların bediî zevklerini yansıtan güzel sanatların, kendilerinden beklenilen fonksiyonları yerine getirebilmeleri yeterince tanıtılmalarına bağlıdır. Enformasyon, iletişim ve bilgi kavramlarının çağdaşlaşmayla aynılaştırıldığı günümüzde tanıtım, gerekli bir görev olarak kabul ediliyor. Zahir batın, zarf mazruf, öz biçim vb. münakaşalarının geçmişte kaldığı günümüzde, kültürlerin dışa yansıması ve tanıtımı ayrı bir önem kazanıyor. Global Dünya Düzeni adı altında tek ve uluslararası sistem arayışlarıyla şartlandırılan ülkeler ve millet-ler kendi yerli kimlik ve kültürlerini koruyup, devam ettirmek için sanat ve kültürün özenle geliştirilmesi gereğini kavramış durumdalar...
Tanıtma ve dışa yönelik aksiyona ağırlık veren faaliyetler aynı fikrıyyâtı benimsemiş kadrolar arasında teorik ve metodik münakaşaların olumsuz ve gereksiz bir ortama sürüklen-mesini önlediği gibi; yeni eserlerin verilmesiyle ilgili ortamları da doğurur. Yeniçağın başlarında yeni bazı mezheplerin çıkışı ve reformasyon hareketlerine, sahne olan Avrupa’da Hıristiyanlık bunalımlı bir dönem içine girmişti. Özellikle Katolik Dünyâsını ilgilendiren bu-durum cizvit denilen misyoner katolik ekolünün faaliyetleriyle frenlenip, dengelendi. Yeni keşfedilen ülkelere yönelik yoğun bir misyonerlik faaliyeti başlatıldı. İlkel hayat yaşayan müstemleke halkı, Hıristiyanlığın somut plâstik sanatlarının ürünleriyle propagandaya tâbi tutuldu. Putperestlikle kaynaşmış kitleler haçlı, ikonalı, heykelli tanıtım faaliyetleriyle asırlarca eğitildi (1)...
Yirminci asra kadar sanat ve sanatçı en büyük tanıtıcı iken, çağımızda bu durum büyük ölçüde değişti Bunda kitle iletişim ve telekomünikasyon araçlarının hızla gelişip, çeşitlenmesi büyük rol oynadı. Artık sanat, fikir ve inançların mesajını kitlelere ulaştıran yayın aracı olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Nitekim Ocak / 1988’de İstanbul’da tertiplenen bir semi-nerde de bu durum vurgulanmıştır. Basın-yayın araçlarıyla televizyonun sanata olan etkilerinin tartışıldığı bu toplantıda kitle iletişim araçlarının sanatı ve sanat meraklılarını belirli bir şekilde yönlendirdiği örneklerle belirtilmiştir. Büyük haber ajansları üzerindeki tekelleri ve ekonomik baskıları sayesinde büyük basın-yayın araçlarının haber faaliyetlerini kontrol etmekte olan uluslararası Yahudi Lobisinin İslâm Kültür ve Sanatının tanınmasına imkân ve kolaylık sağlaması mümkün değildir. Belirli dallarda, hattâ ayrıntılı branşlarda ihtisaslaşmanın gerçekleştiği çağımızda, gazete ve dergicilik bile edebiyattan ve sözlü sanatlardan ayrı, müstakil bir saha olmuştur.
1945 yılından sonra UNESCO’nun katkılarıyla yeniden gündeme getirilen hümanizm (insaniyetçilik) akımının dünyadaki büyük bilgin, mütefekkir ve sanatkârları tanıtma faaliyeti içinde bazı Müslüman büyükler de yer aldı. Son yıllarda Mimar Sinan ve Yunus Emre de bu halka içinde dünyaya tanıtıldı. İlk bakışta İslâm ve Türk Büyüklerinin dünyaya tanıtılması gibi büyük bir olayın hepimizi sevindirici bir mâhiyet kazanması normaldi Ama, gerçekler öyle değildi. Bu zâtlar dünya ya öyle farklı biçimlerde lanse edildiler ki, sanki bunlar Müslüman ve Türk değil de, hümanizm görüşünün Anadolu’da ki temsilcileriydiler. Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Veli, Mevlânâ vb. önderlerin de önümüzdeki yıllarda bu tür yanlış tanıtımlara âlet edilmesi hepimizi üzecektir.
Büyük bir kısmı az gelişmiş ülke durumunda olan İslâm Ülkelerinin İslam Sanatları alanında büyük atılımlar gerçekleştirmesini engelleyen pek çok sebep vardır. Bu sebeplere dayanarak kendimizi savunmak ve durumumuza meşru mazeretler de bulmak mümkündür. Ama İslâm’ın güzellik konusuna bakışını yansıtmak durumunda olan Müslüman sanatkârların da, İslâm davet usûlüne, estetik ve yeni boyutlar kazandırmakla manen ve vicdanen görevli olan İslâm aydınlarının da böyle bir ihmâle ve gevşekliğe kapılmaları söz konusu olamaz. Kaldı ki, ferdî merak ve gayrete bağlı olan sanatların çevredeki yetersiz ve olumsuz şartlara rağmen gelişmesi de mümkündür. Entelektüelliğin gelişmesi için de aynı şey söylenebilir. Osmanlının son döneminde münevverlerin ve edebiyatçıların gerçekleştirdiği canlanma ve etkinlik buna dair müşahhas bir örnektir. Günümüzde uluslararası İslâmî kuruluşların ve mahallî dinî vakıfların desteğiyle bu tür bir canlanmayı sağlayacak altyapının temelleri atılabilir. İslâm Medeniyetinin, İslâm Sanatıyla yakın ilgisi vardır. İslam Rönesans’ı iman, bilgi, eğitim ve sa-natın uyum ve senteziyle kurulabilir.
Günümüzde İslâm Sanatı hakkında yazılan eserlerin bir çoğu ders kitabı niteliğindedir ve sanat tarihi ağırlıklıdır. Rakam ve mimarî terimlere ağırlık verilen bu çeşit eserlerin İslâm Sanatının tanıtımını medar olması uzak bir ihtimaldir. Bu eserlerde asırlardan beri korunagelmiş mimarî yapıların kronolojik ve bölgesel envanteri çıkarılmıştır. Seyahatnameler, anılar ve coğrafya kaynaklan taranarak, bilinmeyen İslâm Sanat eserlerinin yerleri ve isimleri hakkında açıklamalar getirilebilir. Böylece yeni arkeolojik çalışmalara ışık tutulabilir. Batılı gezginlerin Osmanlı döneminde, yazdıkları seyahatnamelerin sayısı bir hayli fazladır. Bunların çoğu Türkçeye de tercüme edilmiştir. Bu kitaplar taranarak yabancıların Is-lâm-Türk Sanat eserleri hakkındaki makul yorum ve değerlendirmeleri bir araya getirilebilir. "Yabancıların Kalemiyle İslam-Türk Sanatı" adıyla neşredilebilir. Arapça ve İngilizce olarak da yayınlandığı takdirde bu tür çalışmaların millî kültürümüzün tanıtımına da katkı sağlayacağı aşikârdır.
1958 yılında yıkılan Bağdat Paktı’nın yerine kurulan Bölgesel Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatının (kısa adı R.CD. şeklinde idi.) üç ayda bir neşrettiği bir yayın aracı vardı. Derginin adi; "Regional Cultural instıtute" idi. Yazılar Türkçe, Farsça, Urduca ve Bengali’ce olarak neşredilebiliyordu. İslâm Kültür ve Sanatıyla ilgili ciddî makaleler yayınlanıyordu. 1979 yılın-da sona eren bu teşkilâtın yerine ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) kuruldu. Türkiye, Iran ve Pakistan’ı içine alan bu kuruluşun genişletilerek Sovyetler Birliği içindeki Türk Cum-huriyetlerini de kendi bünyesine dâhil etmesi teklif edilmektedir. Ekonomik konuların ağırlık kazandığı bu tür ilişkilerde kültürel tamum olayının ihmâl edilmemesi gerekir.
Görsel Sanatların çağımızda gerçekleştirdiği atılımın boyutlarını anlatmaya gerek yoktur. Televizyonun rekabeti karşısında sinemanın büyük bir kriz içine girdiği bilinmektedir. Buna rağmen , bu dönemde, di-nî-millî kültüre bağlı rejisör, senarist ve sanatçılar -bu dönemdeki olumsuz şartlara rağmen- yetiştiler. Değerli yapımları gerçekleştirdiler. Animasyon ve drama sahasında çalışan firmalar kurdular. Başarılı eserler verdiler. Fakat gelişen teknolojik ve siyasî şartlara rağmen, İslâm Ülkelerinin birbirleriyle dinî mesajlı filmler konusunda yakın bir ilişki ve diyalog kuramadıktan; bir vakıadır. Halbuki 1945-1955 yıllan arasında Türkiye ile Mısır arasında bu konuda yakın bir ilişki ortamı vardı...
Arap Ülkeleri arasında belli bir kültürel birikime sâhib olan Mısır’ın dinî-tarihî filmler konusundaki eserlerinin izlenmesi faydalı olacaktır. 1953-1955 yılları arasında yurdumuzda gösterilen "İslamiyet’in Doğuşu" adlı film halkımızın büyük ilgisini çekmişti. Hind kültürünün temel lirik-mistik özelliklerini kendi bünyesi içinde taşıyan Pakistan sinemasının da -özellikle- 1977 yılından beri dinî mesajlı filmcilik konusunda büyük aşamalar kaydetmiş olduğunu tah-min ediyoruz.
İslâm Sanat Eserlerinin, İslâm Dünyasında, tanıtımı için gerekli ortam, eskisine göre, şimdi daha müsaid olarak mevcuttur. Şimdi artık İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları her yıl toplanıyor. Uç, dört yılda bir İslâm Zirve Konferansı toplanıyor. İslâm Konferansı Teşkilât"inin sanat ve kültür araştırmalarıyla ilgili bir kuruluşu (IRCICA) var. Ayrıca ulusla-rarası fuar ve sergiler İslâm Sanat Eserlerinin tanıtımı için mühim bir fırsattır, İzmir Fuarı, Batı Trablus (Tripoli) Fuarı, Kahire Kitap Fuarı ilk olarak hatırımıza gelen, isim ve adreslerdir. Başka vesile, ortam ve mekânlar da önerilebilir.»
İslâm Sanatıyla ilgili süreli yayınların yetersiz oluşu bu konuda ilk göze çarpan dezavantajdır. Bu konuya bölüm ayıran dergilerden Arabia, Isla-mıc World, lnquiry gibi dergilerin yayın hayatına son vermeleri Müslüman aydınlar için bir boşluk doğurmuştur. İslâm ülkelerinde yeterli sayıda eleştirmenin (münekkid) bulunmayışı bu konuda hissedilen bir başka noksandır. İslâm Dünyasında gerçek sanatçıların yetişmesini, zorlaştıran sebeplerin başında, henüz mübtedî (yani işe yeni başlamış) durumundaki gençlerin kendilerini isbat edinceye kadar pek çok sıkıntı ve mahrumiyete katlanmak zorunda ol-malan geliyor.
Son yirmi yılda iktisadî kalkınma ve dış ticaret alanında büyük atılımlar gerçekleştiren Uzakdoğu Ülkeleri kendi mahallî ve geleneksel sanatlarını tanıtmak için yoğun bir gayret sarfediyorlar. Yırmibirınci yüzyıla bu tür sosyo-kültürel faaliyetlerle hazırlanan bu ülkeler, daha şimdiden, globalleşmenin kozmopolitleştirici etkilerine karşı kendilerini koruma ted-birlerini bu şekilde almış oluyorlar.
Tanıtım, reaksiyon-tepkici bir faaliyet değildir. Savunmacı bir anlayışla Batı Kültürüne karşı direnen şark Dünyası müstemleke olmanın acısını çok çekti. Kendi ruh köküne ve özüne dönüşle birlikte teknolojik gelişmeyi de gerçekleştirmek durumunda olan İslam Dünyası, yirmi birinci asra, alternatif bir medeniyetle girmelidir. İletişim ve bilgi çağının gerekleri, tanıtım ko-nusunda da yerine getirilmelidir.