Makale

Türk Olmak ve Türk Kalabilmek

Türk
Olmak ve
Türk Kalabilmek

Ömer SAĞLAM

1998 yılı içinde yazmış olduğumuz bir yazıda bakınız neler söylemişiz?
"1990’lı yıllarda Türkiye’nin genelde uluslararası bir çatışmaya direkt olarak taraf olmamakla birlikte, uluslararası yükümlülüklerden doğan görevlerini yerine getirmek zorunda kalması, ayrıca başına sarılan terör belası sebebiyle 1984 yılından bu tarafa yaklaşık 30.000 insanını kaybetmiş olması, ülkemizin de rahat bırakılmadığını ve hiçbir zaman da bırakılmayacağını göstermektedir.
Bütün bu çatışmalara rağmen Allah’a şükürler olsun ki; bu gün için devletimiz, ülkesini savunacak güç
ve kabiliyettedir. Bu özelliği ile dostlarına güven, düşmanlarına korku veren Türkiye Cumhuriyeti, bütün komşularıyla sorunlar yaşamasına ve adeta ateş çemberiyle çevrili olmasına rağmen, bölgede bir istikrar ve denge unsuru olarak yükselmektedir. Hatta bu yönüyle Türkiye, dünya kamuoyu nezdinde saygın bir devlet hüviyetinde görülmektedir. İçeride ve dışarıda zaman zaman bir kısım sıkıntılar yaşansa da devletimizin dünyadaki saygınlığı ve bölgedeki güvenilirliği gıpta ile bakılan bir özellik arz etmektedir. Bu konuda yeise kapılmaya ve ümitsizliğe düşmeye hiç gerek yoktur. Çünkü biz inanıyoruz ki; her şeye rağmen bu milletin en büyük yardımcısı ve koruyucusu Cenab-ı Allah’tır.
Nitekim ülkemizin, Avrupa kapılarında bekletildiği ve uluslararası arenada yalnızlığa itildiği bir sırada ve hiç beklenmedik bir zamanda (Allah’ın Gorba- çov’un kalbine ilham vererek devreye girdiği muhakkak!) komünizmin yıkılması ile istiklallerine kavuşan Türk Devletleri sayesinde devletimiz adeta moral bulmuş, silkinerek kendisine gelmiş ve yalnızlıktan kurtulmuştur. İstiklallerine kavuşan kardeşlerimizin gözlerinin kendisine çevrildiğini anlayarak büyük devlet olduğunu hatırlamış ve bu kardeşlerine yardımcı olmak zorunda olduğunu anlayarak (yetersiz de olsa) ayağa kalkmıştır!
Allah’ın Türk Milleti’ne karşı olan inayet ve yardımına birkaç örnek daha vermek gerekirse;
1- Birinci Dünya Savaşı ’ndan sonra Türk topraklarını aralarında pay eden üç büyük devletten Rusya’da Bolşevik ihtilalinin meydana gelmesi ile bu ülkenin kendi başının derdine düşmesi ve Bolşeviklerin Çarlık Rusyası zamanında imzalanan hiçbir gizli anlaşmayı (Türk topraklarının paylaşılması dahil) tanımayacağını açıklaması, diğer iki devlet olan İngiltere ve Fransa ’nın da Ortadoğu petrollerinin bölüşülmesi konusu başta olmak üzere birbirlerine düşüp bir diplomatik mücadeleye girişmeleri, Türkiye’ye hareket serbestisi sağlamış, böylelikle İstiklal Mücadelesi kazanılmış, hatta Türk Ordusu en zayıf olduğu bu yıllarda Hazar Denizi’ne kadar ilerleyebilmiştir.
2- Birinci Balkan Savaşı ile Osmanlı topraklarının önemli bir kısmını ele geçiren Balkan devletleri, bu toprakları aralarında pay edemeyip birbirleriyle ikinci kez savaşa tutuşunca, Osmanlı Ordusu bu durumdan istifade ederek Birinci Balkan Savaşı ile yitirmiş olduğu Edime ve Kırk- lareli’ni geri almayı başarmıştır.
3- Yine Mustafa Kemal Paşa ’nın yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı’nın, başta bölgede söz sahibi olan Fransa olmak üzere Avrupa Devletleri’nde yaratmış olduğu endişe ortamından istifade ederek Hatay’ın Anavatana bağlanmasını sağlamıştır.
Türkiye’nin durumunun zayıfladığı ve milletler arenasındaki rolünün azalmış gibi görüldüğü bir zamanda yapılan en küçük manevra bile milletimizin, devletimizin büyüklüğüne olan inancını pekiştirmeye yetmektedir. Türkiye’nin dış itibarının tartışılır duruma geldiği, ülkemize olan siyasi baskıların arttığı, hatta halkımızın birbirlerine; "Yahu ne oluyor, nereye gidiyoruz, bizim halimiz ne olacak, bu kadar da olmaz ki!" demeye başladığı ve toplumda bir karamsarlık havasının esmeye başladığı zamanlarda devletimiz tarafından yapılan bazı olumlu işler (önemsiz de olsa), hemen bu karamsarlık havasını dağıtmaya, milletin moralinin yerine gelmesine ve milletimizin kenetlenmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla işte böyle zamanlarda millet devletiyle bütünleşmekte ve devletine olan desteğini bir kat daha arttırmaktadır. Fidan gibi iki oğlunu teröre şehit veren bir Türk babasının, oğullarının tabutu başında, "Çocuklarım vatana kurban olsun, bana silah versinler, ben de savaşa gitmek istiyorum" diye haykırmasını, dünyadaki biricik evladının tabutuna sarılan bir Türk Anasının, "Oğlumun teskeresine 4 ay kalmıştı, kalan günlerini ben tamamlamak istiyorum" şeklinde ağlamasını, başka türlü nasıl açıklayabiliriz? Cenaze merasimine katılan şalvarlı bir şehid anasının, üniforması madalya ve rütbelerle dolu bir generale sarılarak birlikte sarsıla sarsıla ağlamalarına nasıl bir mânâ verebiliriz? Bu haslet, galiba sadece Türk Milleti’nde olsa gerek. Devletimizi idare edenlerin, milletimizin bu hasletini iyi değerlendirmeleri ve milletimizin hayrına olan işlerde hiç çekinmeden taşın altına ellerini koymaları gerekmektedir. Unutmasınlar ki; bu Aziz Millet, kendisi için çalışanları hiçbir zaman yalnız bırakmayacak, onların yanında bırakın elini, başını bile taşın altına sokacaktır".
Ülkemizde birkaç yıl önce yaşanan iki büyük deprem ve depremin hemen akabinde baş gösteren ve birkaç yıldır yaşanmakta olan ekonomik kriz sebebiyle, ülkemizde yaygın bir karamsarlık havası hakimdir. Toplumun geniş kitleleri bu durumdan huzursuzluk duymaktadır. Yaşanan ekonomik kriz sebebiyle bazı değer yargılarımızın erozyona uğradığı ve sosyal yapıda bazı bozulmalar olduğu gözlenmektedir. Son birkaç yıldır milletimizin özellikle hoş görmediği kimi suçlarda gözle görünür bir artış yaşanmaktadır. Hırsızlık, gasp ve kapkaç olaylarında önemli derecede artışlar olmuştur. Uyuşturucu maddeler başta olmak üzere sarhoşluk veren madde kullanımı artmıştır. Sokakta yaşayan insan sayısında önemli derecede artışlar ve gayrı meşru ilişkilerde yukarıya doğru bir ivme görülmektedir.
işte bu sıkıntı ve üzüntü ortamında (tabiri caizse) Allah, Türk insanının içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik bocalamalardan hoşnut olmamış olacak ki; Türkiye’nin önüne yine yeni ufuklar çıkarmış bulunmaktadır. Elbette terör olaylarını hiçbir şekilde tasvip etmiyoruz. Ancak olan olmuştur. Bize düşen, olanlardan başta kendi insanımız olmak üzere, insanlığın yararına neticeler çıkarabilmek ve millî menfaatlerimiz başta olmak üzere bütün insanlığın menfaatine gerekli tedbirleri almaktır.
Tahmin edeceğiniz gibi sözü 11 Eylül’de ABD’de yapılan saldırıların sonucuna getirmek istiyorum. Evet ABD’de girişilen saldırılar, kim ne derse desin Türkiye’yi yine dünya kamuoyunun gündemine getirmiştir. Türkiye’nin ABD başta olmak üzere, Batı âlemi için ne derece stratejik bir ortak olduğu bir kez daha öne çıkmıştır. Üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın jeopolitik ve je- ostratejik önemi bir kez daha görülmüştür.
Burada Milliyet Gazetesi’nin 24 Eylül 2001 tarihli sayısında yer alan dış mahreçli bazı haberleri sizlerle paylaşmak istiyorum ki; haberler şöyle:
İngiltere’de yayınlanan Financial Times gazetesi, Türkiye’nin, 11 Eylül olaylarından sonra dünyada oluşan yeni siyasal ortamdan istifade edip, daha iddialı bir dış politika oluşturmaya çalıştığını yazdı. Judy Dempsey tarafından kaleme alman yazıda, Türkiye’nin terörle mücadelede ABD ve Avrupa’yla birlikte önemli rol oynayabileceğine inandığı ifade edilerek, Türkiye’nin bu inancının arkasında Ortadoğu’dan çok Avrupa’yla bağlantılı jeopolitik konumunun yattığı ifade edildi. Türkiye’nin bu çerçevede Afganistan’da daha aktif rol alma yollarını aradığının belirtildiği yazıda, Dışişleri Bakanı Cem’in Türkmenistan ve Özbekistan’da nabız yokladığı kaydedildi. Yazıya göre Türkiye, Kıbrıs konusunda geri adım atmayacak. Çünkü yeni politik ortamla birlikte, üzerinde bulunan ABD baskısının azalacağına inanıyor ve bu da Avrupa’yı endişelendiriyor. Yazıda, AB ’yi endişelendiren bir konunun da, Türkiye’nin, NATO olanaklarının AB’nin kurmayı planladığı Acil Müdahale Gücü tarafından kullanımını veto etmesi olduğu hatırlatılarak, bu konuda da Türkiye’nin elinin güçleneceği belirtiliyor. Yazıda ayrıca Avrupalı bir yetkilinin, "Türkiye, yıllarca terör tehdidinden söz etti ve Avrupa’yı bunu ciddiye almamakla suçladı. Ve bu uyanlarında haklı çıktı” sözlerine 3e yer verildi.
ABD’de yayımlanan Defense News dergisinin haberinde, terörist saldırıların ardından, Türkiye’nin ABD açısından öneminin arttığı ve bu çerçevede Ankara’ya silah satışının onaylanmasında sorun çıkmayacağı belirtildi. Rus basını ise, 11 Eylül saldırılarının, ardından Türkiye’nin, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki haline gelmeye başladığını yazdı…
Bütün bunlardan hareketle diyebiliriz ki; 11 Eylül 2001 tarihinden sonra, Türkiye’nin dünyadaki öneminin arttığını söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Şimdi bütün iş devletimizi idare edenlerin maharetine kalmıştır. Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler...