Makale

İslam'da Hidayet ve Dalalet

Abdullah ŞAHİN/Musahhih

İslam’da Hidayet Ve Dalalet

Yüce Allah (c.c.) insanı mahlûkatın en mükemmeli olarak halketmistir. Dolayısıyla yaratılanlar arasında en önemli yeri insanoğlu işgal etmiştir, insana bahsedilen bu üstün vasıf, bizzat onun Yaratıcısı tarafından ilân edilmekle, bu essiz nimetin kadir ve kıymetinin bilinmesi de ihtar edilmiştir(1).
Ayrıca, insanoğluna bu özelliğin ve ayrıcalığın yanında, sayısız nimetler de bahşedilmiştir(2). Ancak insan, bunca nimetlerle donatıldıktan sonra, başıboş bir şekilde de bırakılmamıştır(3). Bahsedilen bunca nimetleri iyi yollarda mı değerlendirdi, yoksa azıp sapıtarak kötü yollarda mı harcadığının, bir gün mutlaka hesabı sorulaçaktır(4).
İslam dini bu hususta takip edilecek yolları göstermiş ve bu yolların akıbetini de bildirmiştir. Dinimiz bu yolları ikiye ayırmıştır. Birisini saadet, huzur ve esenlik yolu olarak göstermiştir ki, hidayet yoludur. Diğerini de felâket, hüsran ve nedamet yolu olarak bildirmiştir ki, bunu da dalâlet olarak vasıflandırmıştır.
Bu noktadan hareketle konumuzun baslığını teşkil eden hidayet ve dalâlet kavramlarının özet bir izahına geçebiliriz.

Hidayet
Hidayet, doğru yola gitmeye denir. Bu kelime, doğru yola delâlet (kılavuzluk) etmek anlamını taşır. Bu takdirde reşad mânâsına kullanılmış olur. Ayrıca bu kelime nehar kelimesinin karşılığı olan gündüz anlamında da kullanılır. (Aydınlık anlamına, karşıtı ise karanlıktır)(5).
Büyük müfessir Muhammed Hamdi YAZIR, hidayet meselesine iki aşamalı bir izah getirmiştir:
1- Hidayet, sadece doğru yolu göstermektir ki, buna ir- şad denir.
2- Hidayet, doğru yoldan nihayete kadar götürüvermektir ki, buna da tevfik tabir edilir.
Hidayet, hayr olanı istemeye mahsustur. Aksi caiz değildir. Örneğin: Hırsıza yol göstermek caiz değildir, buna hidayet denmez. Dalâlet (sapıklık) de bulunanların hidayet istemeleri, asıl hidayeti istemektir. Hidayette olanların hidayet istemeleri de, hidayette sebat veya bulunduğu seviyeden daha yüksek bir mertebe ve seviyeye yükselmeyi iste m ektir(6).
Hanefî âlimlerinden Nurettin Sâbûnî (Û. 1067 H.) ise bu konuda, ehl-i sünnet (Peygamber (s.a.s.) ve ashabın yolunu izleyen âlimler) söyle dedi:
Allah Tealâ’nın hidayete erdirmesi demek; o’nun, kulun nefsinde hidayetlenmeyi (doğru ola girmeyi) yaratması demektir. Adı geçen âlim bu tarifi yaptıktan sonra, aynı konuda diğer bazı görüşlere de yer vermiştir.
Sonuç olarak, isabetli olanın ehl-i sünnet’in görüsü olduğunu savunarak şu açıklamaları getirmiştir: Cenab-ı Hak, Peygamber (s.a.s.)’e hitaben, “Şüphesiz sen her sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”(7) buyurmuştur.
Bir başka âyette ise, “Dilediğini saptırır, dilediğine de hidayet verir.” (8) buyrulmuştur.
O halde bir fiil, ay o mânâda hem Allah’a, hem de başkalarına nisbet edilemez. Bu fiil, Allah’tan başkasına nisbet edildiğinde ise, hidayete vesile olma mânâsı murad edilir. Ürneğin: Yüce Allah, (c.c.) Peygamber (s.a.s.)’e hitaben, “Şüphesiz sen doğru bir yola rehberlik ediyorsun.”(9) buyurmuştur. Bu ayette murad edilen, davet ve açıklama olayıdır. Burada Peygambere düşen hidayet etmek değil, hidayete vesile olmaktır. Aynı kelime bazan da hidayet bulmaya sebep teşkil ettiği için Kur’an’a da nisbet edilmiştir. Nitekim, “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğruya iletir.”(10) buyrulmuştur(11).

Dalâlet
Dalâlet, yolunu kaybetmeye denir. Anlam olarak hidayetin tam zıddıdır. Bu kelimeye, sapıtmak, sapkınlık mânâları yanında, azgınlık, helâk olmak, ölmek v.s gibi mânâlar da verilmiştir. Sözkonusu kelime dinî terim olarak kullanıldığında ise, itikatta veya amelde sapıtmak mânâlarını ifade eder(12).
Muhammed Hamdi YAZIR, delâlet: Kasten veya bir hata neticesi doğru yoldan sapmaktır. Bizde yaygın olanı da, bu kelime dinî terim olarak kullanılırsa sapkınlık; akıl veya bir söz için kullanılırsa, sapıklık anlamlarını ifade eder(13).
Sözkonusu kelimeye Sâbûnî su açıklamayı getirmiştir: Dalâlet, Allah’ın kulda sapıklığı meydana getirmesidir. Bunun Cenab-ı Hakk’a nisbet edilmesi, kul sapıklığı ihtiyar ettiği (seçtiği) takdirde, Allah Tealâ’nın onu (rızası dışında) halketmesi olayıdır.
Bu kelime, sapıklığa sebep olma ve ona davet etme münasebetiyle şeytana da nisbet edilmiştir. Kur’an’da: “Onları (Allah’ın kullarını) mutlaka saptıracağım, onları behemahal olmayacak kuruntulara boğacağım”(14) buyrulmuştur.
Aynı kelime şeytana nisbet edildiği gibi putlara da nisbet edilmiştir. Nitekim Kur’an’da İbrahim (a.s.)’dan söz edilirken “Rabbim ! Onlar (putlar) insanlardan bir çoklarını yoldan saptırdılar.”(15) buyrulmustur.(16)
Bu ön bilgilerden sonra konumuzu söyle özetleyebiliriz: Yukarıda zikredildiği gibi Yüce Yaratan, insana sayısız nimetler bahsetmiştir. İnsana düsen görev, bu nimetleri en güzel şekilde değerlendirmektir. Dinimizde buna sükrân-ı nimet denir. Verilen bunca nimetlerin kadri bilinerek iyi değerlendirilirse, bunların devamlı artacağı, yok azgınlık, taşkınlık yolu tutularak nankörlük edilecek olursa, o zaman da çetin bir ceza ile karsı karsıya kalmanın kaçınılmaz olacağı haber verilmektedir(17).
Bu iki yoldan birisinin tercih edilerek seçimini Yüce Allah (c.c.) insanın hür iradesine bırakmıştır. Birinci yol Kur’an’da sırat-ı müstakîm olarak bildirilen doğru yoldur. İkincisi yine Kur’an’daki ifade ile “dalal-i mübin” olan sapık yoldur. Birinci yolu takip eden iman ile kemâlâtın en yükseğine ulaşır, ikinci yolu takip eden ise imansızlıkla aşağıların aşağısına iner.
Dinde hür irade ve serbest seçim olayı budur. Binaenaleyh insan iradesine bağlı olarak güç ve imkânlarını hangi yola sarfe- derse Allah (c.c.) da onu o yolun yolcusu eder, sonra da hesabını sorar. Unutulmamalıdır ki, duvar genelde meylettiği tarafa yıkılır. Bu hususta söylenecek çok söz varsa da, kısaca ifade edecek olursak, akıl ile nefis, konumuzun en önemli iki faktörüdür. Söyle ki, nefis, içimizde daima fışkırıp duran bir istek ve arzu kaynağıdır. Onun her isteği yerine getirildikçe arsızlaşır ve azar. Sonuçta sahibini helâke götürür. Bu nedenle nefsi, Allah’ın razı olacağı hudutlar içinde tutarak, arzuladığı taşkınlıklara asla müsaade edilmemelidir. Aksi takdirde kişinin İnsanî değerleri, ahlâkî faziletleri yıkılıp yok olur.
Bu tehlikeli gidişe sebep olan çok önemli bir faktör de, maneviyat unutularak maddenin dar kalıbı içinde sıkışıp kalmaktır. Bundan da tehlikeli olanı maneviyat düşmanlığını ilan etmektir. Bu davranışın, toplumun bir kesiminde imansızlığa neden olacağı açıktır. Bu bir yığın insanın da, anarşi ve terör olarak kaynasan bir volkan haline gelmeyeceğini kimse garanti edemez.
Halen dünyanın pek çok yerinde görülen üzücü olayların ana nedeni budur. Ancak bu çirkin olayların acı faturaları masum insanlarca ödenmektedir. İnsanlığı kurtuluşa götürecek tek ve en aydınlık yol, Kur’an’daki ifadeyle hidayet yolu olan sırat-ı müstakîmdir ki, en sağlıklı, en doğru olan yoldur. Bu, akıl ve dinin müşterek yoludur.
Aklın ve dinin süzgecine başvurulduğunda bunun şaşmaz bir kılavuz olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak görülür. Çünkü dinin kuralları ile akıl ilkeleri hiçbir şekilde çelişki göstermezler. Birbirleri ile daima uyum halindedirler.
Nitekim Peygamber (s.a.s.) : “İnsanın dinî aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur”(18) buyurmuştur.
Akıl iyilik, nefis de daima kötülük peşindedir(19). Binaenaleyh insan nefsine göre değil de, aklına göre hareket etmelidir. Çünkü nefse, Allah’ın emirleri ve yasakları istikametinde hareket tarzı ağır gelir. O daima başıboşluktan hoşlanır. Akıl ise dinin öngördüğü bütün emir ve yasakların insanın kendi lehine olduğunu onaylar ve faydalı tarafı tercih eder. Çünkü Yüce Allah faydasız şeyler yaratmak ve emretmekten münezzehtir. Ancak su gerçek de hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. 0 da, Yüce Allah (c.c.) insanoğlunu zayıf yarattığından, onlar için daima kolaylık yollarını da ön planda tuttuğudur (20)’. Binaenaleyh beşerî hatalardan ve yanılmalardan dolayı insan, düştüğü sapık yolda ısrar etmeyerek, doğru yola dönüş yaparsa, bu davranışı da kendisi için büyük bir fazilet olarak değerlendirilir.
Çünkü evrensel olan yüce dinimizde ümitsizliğe düşmek yoktur
Yüce Allah (c.c.) Kur’an’da: “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır.”(21) buyurmuştur.
Diğer bir ayet-i kerimede, “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”(22) buyurulmuştur.
Bu hususta rahmeti ve bağışlaması sonsuz olan Yüce Allah’ın su âyetini de hatırlatalım: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi asan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”(23)
Mealen sunduğumuz âyetlerde verilen mesajlar, tüm insanlığı kapsamaktadır. Bu itibarla en günahkâr insanların bile ümitsizliğe düşmeyerek, tevbe edip Allah’ın sonsuz merhametine sığınmalarının gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Bu hususta duyarlı olmak, şayet şaşırıp sapıklığa itilmişse, hemen doğru yola dönüş yapmak ne büyük kazançtır. Özellikle mübarek günler ve aylar, bu hayırlı is için kaçırılmaz birer fırsattırlar. Ancak zararın neresinden dönersen, hemen o anda kârın da başlayacağı kuralı da gözardı edilmemelidir. Doğruya dönmenin özel bir zamanı yoktur. Çünkü sonsuz mutluluk ve esenlik yoluna o anda girilmiş olacaktır. Su da bir gerçektir ki, günah kirinden, yapılan tevbe ve duyulan nedametle arınmış olan ruhların tekrar kötülüklerle kirlenmesine rıza gösterilmemelidir.
Dinimizde tevbe-i nasuh (kesin dönüş) olayı budur. Binaenaleyh tevbe sadece sözlerle yapılarak dilde takılıp kalmamalı, kalbin derinliklerine de inmeli ve diğer bütün azalar da buna iştirak etmelidir. Böyle olursa, kötü huylar, sapık düşünceler o insanın gönlüne giremez, girse de barınamaz.
Sonuç olarak dinimiz insanoğluna iki yol göstermiştir. Bunlardan biri doğru yol ki, hidayet olarak izah edilmiştir. Ebedî saadet ve mutluluklara bu yoldan ulaşılır. Akl-ı selim tehlikeli yolları değil, her türlü tehlikelerden uzak bu ilahi otobanı tercih eder.
Diğeri de sapık yoldur ki, o da dalalet yolu olarak izah edilmiştir. Sonu elem ve acılarla doludur. Dışardan görülen aldatıcı süsünden yararlanmak oldukça pahalıdır. Bazan bir hayatla ödenir. Allah bu kötü yola düşmekten inananları ve özellikle de gençlerimizi korusun. Sözümüzü Allah kelamı ile noktalayalım: “Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz.”(24)



(1) Tîn sûresi, 95/4: Isra sûresi. 17/70.
(2) İbrahim Sûresi, 14/34.
(3) Kıyâmet sûresi, 75/36; Mü’mi- nûn sûresi, 23/115.
(4) Tekâsür suresi, 102/8.
(5) Kamus Tercemesi. Huden md. 4/1229. Cemal Efendi Matb. 1305.
(B) Hak Dini Kur’an Dili, M.H. YAZIR. 1/118 VD. Eser Yayınları. 1979.
(7) Kasas sûresi, 28/56.
(8) Fatır sûresi, 35/8.
(9) Sûra sûresi, 42/52.
(10) Isrâ sûresi, 17/9.
(11) Maturidiyye Akaidi el-Bidaye fi Usûli’d - Din es- Sâbûnî. Trc. Prof. Dr. B. Topaloğlu. s. 15758.
(12) Kamus Tercemesi, 3/1402-3. Dalal Md.
(13) M.H. YAZIR, a.g.e. 1/118 vd.
(14) Nisâ sûresi, 4/119.
(15) İbrahim sûresi, 14/36.
(16) Prof. Dr. B. Topaloğlu, a.g.e., s. 157-8.
(17) İbrahim sûresi, 14/7.
(18) Feyzû’l - Kadir, 3/535.
(19) Yusuf sûresi, 12/53.
(20) Nisa sûresi, 4/28.
(21) Nisa sûresi, 4/110.
(22) Furkân sûresi, 25/70
(23) Zümer sûresi, 39/53
(24) Nahl sûresi, 16/93