Makale

PEYGAMBERLİK NEDİR VE PEYGAMBERİN GÖREVLERİ NELERDİR?

VAAZ ÖRNEĞİ

PEYGAMBERLİK NEDİR VE PEYGAMBERİN
GÖREVLERİ NELERDİR?

Lütfi ŞENTÜRK

Değerli müminler!
Bugünkü sohbetimizde Peygamberlikten ve Peygamberin görevlerinden söz etmek istiyorum.
İnsanoğlu yeryüzünde Allah’ın hükümlerini yürütmekle görevli üstün bir yaratıktır. Allah Teâlâ onu yeryüzüne gönderdiğinde yalnız bırakmadı, zaman zaman gönderdiği Peygamberlerle onu destekledi, görev ve sorumluluklarını kendisine hatırlattı. Bu, Allah’ın insanlara olan lütuflarından biridir. Kur’an-ı Kerim Peygamberimizin gönderilmesiyle ilgili olarak bu hususu hatırlatırken şöyle diyor:
"Andolsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini (inkar ve kötülüklerden) arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle, Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Ali İmrân, 164)
Peygamberlik Nedir
Peygamberlik Farsça bir kelime olup, Allah ile insanlar arasında elçilik görevini ifade eden bir kavramdır. Bu görev kendisine verilen kimseye Peygamber denir. Arapça’da Peygamberlik, Risalet ve Nübüvvet; Resul ve Nebi kelimeleriyle ifade edilir. Resul ile Nebi arasında şöyle bir fark vardır: Kendisine kitap indirilen Peygambere Resul; kendisine kitap indirilmeyip kendisinden önceki Peygamberlere indirilen kitaplarla amel eden Peygambere Nebî denir. Bu tarife göre her Resul, aynı zamanda Nebî’dir, fakat her Nebî Resul değildir.
O halde Peygamber, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden seçkin insan demektir.
Peygamberlik kesbî değil, vehbîdir. Yani Peygamberlik görevini Allah verir ve Peygamberi Allah tayin eder. İnsan çalışmakla bu görevi elde edemez. Bazı kabile ileri gelenlerinin. Peygamberlik niçin bize değil de Hz. Muhammed’e verildi ? demeleri üzerine Allah Teâlâ:
"Allah, peygamberlik görevini kime vereceğini daha iyi bilir." (En’am, 124) âyetini indirerek, bu takdirin kendisine ait olduğunu bildirmiştir.
Evet, Allah, insanoğlunu yalnız bırakmamış, ilk insandan itibaren gönderdiği peygamberlerle onu teyit etmiştir. Bu konuda akla şöyle bir soru gelebilir: Allah, insanlara akıl verdiğine göre ayrıca peygambere ihtiyaç var mıdır ? Elbette peygambere ihtiyaç vardır. Çünkü insanlar akıllarıyle Allah’ı bilebilirlerse de, Allah’a nasıl ibadet yapacaklarını, bu ibadetlerin nelerden ibaret olduğunu, Allah’ın neleri emredip neleri yasakladığını akıllarıyle bilemezler. Bunları öğretecek bir peygambere muhtaçtırlar. İnsanların bu ihtiyacına binaendir ki, yüce yaratıcı ona kendi cinsinden, kendisi gibi insan olan peygamberler göndermek lütfunda bulunmuştur. Peygamberlerin gönderilmesindeki sebep açıklanırken şöyle buyuruluyor:
"Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz." (İsrâ, 15) Allah, gönderdiği Peygamberlerle emir ve yasaklarını kullarına tebliğ etmeden, nelerin günah nelerin sevap olduğunu bildirmeden kimseye azap edici olmadığını bildiriyor. Böylece yarın kıyamet gününde onu sorgularken mazeret beyan etme hakları olmasın. Nitekim bu husus daha açık olarak başka bir âyet-i kerime’de şöyle ifade buyuruluyor:
"Peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdik ki, Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah mutlak üstündür, yegâne hikmet sahibidir." (Nisa,165) Başka bir âyet-i kerime de şöyledir:
"Ey Rabbimiz ! bize bir peygamber gönderseydin de şu aşağılığa ve rusvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydik." (Tâhâ, 134)
İşte Allah Teâlâ kulun kıyamet gününde sorgulanırken âyetlerde belirtildiği üzere, "ne yapalım, bilemedik, bunları bize bildiren ve bizi uyaran birisi olsaydı biz bu duruma düşmezdik" gibi mazeretler ileri sürmemeleri için Allah Peygamberleri göndermiş, onlar da Allah’ın mesajını insanlara duyurmuşlardır.
Peygamberler, bizim gibi insandır, Peygamberimizin, beşer olduğunu, ancak kendisine vahyedildiğini söylemesinin kendisine emredildiği Kur’an-ı Kerim’de bildiriliyor:
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa için hep "Meryem oğlu isa" diye söz edilmesi, Hıristiyanların sandığı gibi onun, Allah’ın oğlu değil, Meryem’in oğlu olduğunu, dolayısıyla beşer ve Allah’ın kulu olduğunu vurgulamak içindir. Hıristiyanlar, Onun beşer ve Allah’ın kulu olduğunu kabul etmiyor, ona beşer demenin hakaret olacağını sanıyorlardı.
Rivayete göre Necran heyeti Peygamberimize gelmiş ve:
- Bizim sahibimize niçin ayıp isnat ediyorsun ? demişler. Peygamberimiz:
- Sahibiniz kim diye sormuş, onlar:
- İsa {aleyhi’sselâm) demişler. Peygamberimiz:
- Ne demişim, buyurmuş, Onlar:
- O, Allah’ın kulu ve elçisidir, diyorsun, demişler. Peygamberimiz:
- Allah’a kul olmak bir âr değil (belki bir şeref)dir,
DİYANET AYLIK DERCİ ŞUBAT 2003
buyurmuş. Bunun üzerine:
"Hiçbir zaman Mesih, Allah’a kul olmaktan çekinmez." (Nisa, 172) âyet-i kerimesi inmiştir. (Alûsî, Ruhu’lMaânî, 6/37)
Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanların Hz. İsa hakkındaki yanlış inançları sebebiyle Allah ile Hz. İsa arasında şu konuşmanın geçeceğini bildiriyor Allah Teâlâ:
"Ey Meryemoğlu tsa! Sen mi insanlara : Beni ve annemi Alah’tan başka iki tanrı edinin dedin? İsa:
- Haşa, sen yücesin. Benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Çünkü gaybları bilen yalnız sensin. Ben onlara sadece senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. Aralarında olduğum sürece onlara şahit idim fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun, sen her şeyi görürsün." (Mâide, 116-117)
Âyet-i Kerime Hz. İsa’yı tanrı edinen üçlü tanrı inanışı sahiplerinin ne kadar yanlış ve hatalı bir inanca saplandıklarını ve bu inancı Hz. İsa’dan sonra edindiklerini ifade etmektedir. Böyle inanmaları, kendilerine Hz. İsa tarafından telkin edilmemiş, aksine Hz. İsa onları yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaları konusunda uyarmıştır.
"Andolsun ki, "Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesihtir" diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih, "Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur" demişti" (Mâide, 72)
Evet, Peygamberler bizim gibi insandır. Bizim gibi yerler, içerler, evlenir çoluk çocuk sahibi olurlar; sevinir, üzülürler, hastalanır ve nihayet ölürler. Bununla beraber Peygamberlerde bulunması gerekli birtakım sıfatlar vardır. Bu sıfatlar şunlardır:
1. Sıdk: Doğru olmak demektir. Bütün Peygamberler doğru ve dürüst insanlardır. Yalan söylemezler. Kimseyi aldatmazlar, kimseye hile ve haksızlık yapmazlar.
2. Emanet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberlerin hepsi güvenilir insanlardır. Gönderildikleri toplumlara kendilerini bu sıfatla tanıtmışlardır.
"Haberiniz olsun ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim" demişlerdir. (Şuara, 107, 125, 143, 162, 175) Yine Kur’an-ı Kerim’de:
"Bir Peygamber için emanete hıyanet yaraşmaz." (Al-i İmran, 161) buyurulmuştur.
3. İsmet: Günahtan korunmuş olmak demektir. Peygamberler, şirk ve küfür sayılan bir günahı işlememişlerdir. Peygamber olduktan sonra da kasden günah işlememişlerdir.
Peygamberler masum olmasalardı gönderildikleri halk kendilerine güvenmez, elçi olarak gönderilmelerinin de anlamı kalmazdı. Çünkü insanlar onları örnek alacak ve onlara uyacaktır. Bunun için Allah Teâlâ onları günahtan korumuştur.
Peygamberlerden bazılarının günah işlediklerine dair rivayetler vardır. Bu rivayetlerden ahâd yolu ile nakledilmiş olanları reddedilir, bunlara itibar edilmez. Çünkü râvilerin hata ettiklerini söylemek, peygamber olan bir kimsenin günah işlediğini söylemekten daha ehvendir. Tevatür yoluyla gelen rivayetlere gelince; mümkün ise bu rivayetler yorumlanır ve zahir manalarından vazgeçilir. Bu mümkün olmadığı takdirde, o günahı peygamber olmadan önce işlediği sonucuna varılır. Yoksa Allah gönderdiği peygamberi günah işlemekten korumuştur.
Bu konuda Adem aleyhi’sselâm’ı örnek gösterebiliriz. O eşi ile birlikte Cennet’e konunca kendisine; "Ey Adem, Sen ve eşin Cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara, 35) buyurulmuş ve yalnızca bir ağaçtan yememesi emredilmişti. Hz. Adem bu yasağa rağmen o yasaklandığı ağacın meyvesinden yedi, sonra da pişman oldu. tövbe etti ve Allah tövbesini kabul etti. İşte Hz. Adem bu günahı peygamberlik görevi kendisine verilmeden önce işlemiş olacaktır. (Daha geniş bilgi için bak; Şerhu’l-Mevâkıf, c. 2, s. 430, 431)
4. Fetanet: Peygamberlerin akıllı ve zeki olmaları demektir.
5. Tebliğ: Peygamberlerin Allah’ın mesajını insanlara duyurmaları demektir.
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin sayısı 25’tir. Bunlar: Adem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayb, Musa, Harun, Yunus, Davut, Süleyman, İlyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Zû’lkifl ve Muhammed (a.s.)’dır.
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Üzeyir, Lokman ve ZülKarneyn’in Peygamber mi veli mi oldukları ihtilaflıdır.
Allah’ın Hz. Adem’den itibaren bizim peygamberimize gelinceye kadar gönderdiği peygamberler bunlardan ibaret değildir. Adı Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen daha başka peygamberler de vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
"Andolsun ki biz senden önce nice elçiler göndermişizdir. Onların kimini sana anlatmışısız, kimini de anlatmamışızdır." (Mümin, 78) Nisa, 164 ncü âyet-i kerime’de aynı meâl’dedir.
Bu âyet-i kerimeler, peygamberlerin, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerden ibaret olmadığını, daha pek çok peygamberin gönderilmiş bulunduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar bazı rivayetlerde bu peygamberlerin sayılarından söz edilmekte ise de, bunların kesin sayılanyle adlarını, yerlerini ve görevlendirildikleri toplumları ancak Allah bilir.
Bu âyet-i kerimeler aynı zamanda bazı kimselerin bu konudaki şüphe ve tereddütlerini de gidermektedir.
Şöyle diyorlar: "Allah âlemlerin Rabbi olduğuna göre peygamberlerini niçin saydı yerlerden seçerek belli kavimlere göndermiş. Neden peygamberler çoğunlukla Filistin ve civarından çıkmış? yeryüzünün diğer kıt’alarında ki insanlar Allah’ın yaratıkları değil mi? Onlara niçin Peygamber gönderilmemiş?" işte âyet-i kerimeler bu soruları cevaplandırıyor. Peygamberlerin sadece Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve çalışmalanyle mücadeleleri bildirilenlerden ibaret olmadığı, yalnız Allah’ın bildiği daha pek çok peygamber olduğunu bildiriyor. Az önce de ifade ettiğimiz gibi Allah, peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyeceğini bildirmiştir ki, bundan da her millete peygamber gönderilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bizim Peygamberimize gelince o, bir millete değil, bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir. Arabistan yarım adasında ortaya çıkmış olması, sadece bu adada yaşayan insanlara ve Araplara gönderilmiş olduğunu ifade etmez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
"(Ey Muhammed!) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Sebe, 28) buyurulmuştur.
Peygamberler, peygamber olmak ve Allah tarafından görevlendirilmiş bulunmak bakımından eşit olup aralarında bir fark yoktur. Fakat böyle olmakla beraber, her birine özel bir üstünlük, ayrı bir rütbe verilmiştir. Bu hususu ifade etmek üzere Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
"O işaret olunan elçiler yok mu, biz onların bazısını bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki, Allah kendisiyle konuştu, bazını da derecelerle daha yükseklere çıkardı." (Bakara, 253)
Allah Teâlâ Peygamberleri kendilerine verdiği özellikleri sebebiyle birbirine üstün kılmış ise de bunlara inanmada aralarında farklılık yapılmaz. Nitekim:
"Peygamber, Rabbinden kendisine ne indirildi ise ona iman etti. Müminler de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. "Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bizi bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır" derler. (Bakara, 285)
Peygamberlerin Görevleri Nelerdir
Peygamberler Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen kimselerdir, iki önemli görevleri vardır:
Birincisi, Allah’ın mesajını insanlara duyurmaktır. Peygamberlerde bulunması gerekli niteliklerden birisi, bu tebliğdir. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimize hitaben şöyle buyuruluyor:
"Ey Peygamber ! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun." (Mâide, 67)
Peygamber tebliğ görevini yapınca sorumluluktan kurtulmuş olur. Tebliğ kendilerine ulaşan kimselerin tebliğ edilen hususları yapmamalarından peygamber sorumlu olmaz. Çünkü O, görevini yapmıştır. Sorumluluk, kendilerine bildirilen hususları yapmayanlara yönelir. Bu hususu ifade eden âyet-i kerîme’de:
"Şüphe yok ki (Ey Muhammed!) biz seni hak ile (Kuran ile) rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen o cehennemliklerden sorumlu değilsin." buyurulmuştur. (Bakara, 119)
Âyet-i Kerime, Peygamberin görevinin ilerideki müjdeleri ve tehlikeleri herkese tebliğ etmek olduğunu, bunu yapması halinde görevini yapmış olacağını, bu tebliğ kendilerine ulaşanların, bu tebliğe uymayıp, cehenneme gitmelerinden peygamberin sorumlu olmayacağını bildirmektedir. Gerçi peygamberler de sorgulanacaktır. Nitekim:
"Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız ve gönderilen elçilere de soracağız." (Araf, 6) Ancak sorular farklı olacaktır. Kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara peygamberi nasıl karşıladıkları, peygamberin tebliğ ettiği hususlara uyup uymadıkları sorulacak; Peygamberlere de "Size ne cevap verildi Duyurulacaktır." (Mâide, 109)
Peygamberimiz tebliğ görevini yaparken, Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlatırken baskı yapmaması ve kimseyi zorlamaması Kur’an-ı Kerim’de kendisine bildirilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:
"(Ey Peygamber !) Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin." (Gaşiye, 21, 22)
"(Ey Peygamberim,) Eğer Rabbin dileseydi yer-yüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi o halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?" (Yunus, 99)
Evet peygamber insanların iman etmelerini ve kendisine uymalarını ister, çünkü bunun için gönderilmiştir. Ancak baskı yapmaz ve zor kullanmaz. Bunun en güzel örneği peygamberimizin amcası Ebû Talip’tir. Peygamberimiz, amcası Ebû Talib’in iman etmesini çok istiyordu. Çünkü Ebû Talip, Peygamberimizi bir baba şefkatiyle büyütmüştü. Ebû Talip onu kendi çocuklarından daha çok severdi. Kureyş’in düşmanlıklarından onu korumuş, ölümle tehdit edildiği halde Peygamberimizi düşmanlarına teslim etmemiş, bunu bir defa olsun hatınndan bile geçilmemişti. Her vesile ile Peygamberimiz bu biricik amcasının inanması için kendisine telkinlerde bulunurdu. Ebû Talip rahatsızlanmıştı. Hastalığı ağırlaşınca Peygamberimiz ziyaretine gelmişti. Yanında Kureyş ileri gelenlerinden Ebû Cehil tbn Hişam ile Abdullah İbn Ebî Ümeyye vardı. Peygamberimiz:
- Amca! "Lâilâhe İllallah -Allah’tan başka ilâh yoktur- "de ki Allah katında sana şehadet ve şefaat edebileyim", buyurdu. Ebû Cehil ve Abdullah Ibn Ümeyye hemen söze karışarak:
- Ey Ebû Talip! Abdülmuttalip milletinden yüz mü çevireceksin? dediler. Peygamberimiz müslüman olmasını sağlayacak mübarek kelimeyi söylemesine engel oldular. Peygamberimiz onların bu sözüne aldırmadan amcasına bu kelimeyi söylemesini telkine devam etti. Onlar da durmadan sözlerini tekrar ederek Ebû Talib’in iman etmesine engel olmaya çalıştılar. Nihayet Ebû Talip son söz olarak:
- Ben Abdülmuttalip milleti üzereyim, dediki ve o mübarek kelimeyi söyleyemedi ve öldü. Peygamberimiz amcasının hidayete ulaşmasını sağlayamadığı için üzüldü. Bunun üzerine:
" (Ey Muhammed!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Halbuki Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi o bulur." (Kasas, 56) âyeti nazil oldu. (Buhârî, Cenâiz, 81; Müslim, İman, 9)
Ayet-i kerime, hidâyeti ancak Allah’ın vereceğini, bu yetkinin başka hiç kimsede olmadığını bildirmiştir. Hidâyete çağırma görevi Peygamberlerin ama, hidâyete ulaştırma yetkisi Allah’ındır. Nitekim:
"Şüphesiz ki sen (Ey Muhammed!) en doğru yola hidâyet edersin." (Şûra, 52) âyet-i kerîmesinde ki "En doğru yola hidayet edersin" demek, hidâyete çağırırsın, hidâyete giden yolu gösterirsin" anlamında- | dır. Günde kıldığımız beş vakit namazın her rek’atında okuduğumuz Fatiha sûresinde:
"Ey Rabbimiz! bizi doğru yola hidâyet eyle" diye dua ediyor ve bizi hidâyete ulaştırmasını Allah’tan diliyoruz. Çünkü hidâyete ulaştırma sadece ve sadece O’nun yetkisindedir:
Her ne kadar Mecaz olarak Peygambere hâdi -hidayet edici- denir ise de gerçek manada Hâdi yalnız Allah Teâlâ’dır.
Evet Peygamberlerin görevi sadece tebliğdir. Nitekim Allah Teâlâ:
"Peygamberin üzerine düşen, sadece duyurmadır." (Mâide, 99) buyurmuş ve görüldüğü gibi Peygamberlerin görevlerinin bu olduğu pey çok âyet-i ke-rime’de vurgulanmıştır.
Peygamberlerin ikinci görevi, insanlara duyurmak üzere kendisine inen âyetleri açıklamaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
"İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana bu Kur’an-ı indirdik. Umulur ki düşünüp anlarlar." (Nahl, 44)
Kur’an-ı Kerim âyetlerini bize tebliğ eden Peygam-berimizdir. O’nun Kur’an-ı Kerim âyetleri ile ilgili yaptığı açıklamaları bir başkasının açıklamalarıyle karıştırılmamalıdır. Çünkü Allah ona böyle bir yetki verdiğini bu âyet-i kerime’de bildirmektedir. Bunun iyi anlaşılabilmesi için bir iki örnek vermek yararlı olacaktır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de: "Siz salâtı ikame edin ve zekâtı verin. Kendiniz için her ne hayır yaparsanız Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir." (Bakara, 110) buyurmuştur.
Allah Teâlâ bu âyet-i kerime’de "salâtı ikame edin" buyuruyor.
Salât kelimesinin sözlük anlamı duadır. "Peygambere salât ve selâm" dediğimiz zaman bunu anlarız.
"Salât"ın dindeki anlamı, tekbir getirilerek başlanılan iki, üç veya dört rekatta bir selâm verilerek tamamlanan, belli hareket, okuyuş, dua, tekbir ve teşbihlerden ibarettir. Namaz adı verdiğimiz bu ibadetin yapılış şekli Kur’an-ı Kerim’de bildirilmemektedir. Her ne kadar Kur’an-ı Kerim’de okumaktan, Allah’ı anmaktan, rükû ve secde etmekten, teşbih ve tekbirden söz ediliyor ise de bunların düzenli bir şekilde nasıl yapılacağı; hangi namazların iki, üç veya dört rekat olacağı ve diğer hususlar Kur’an-ı Kerim’de yer almamaktadır. Bütün bunları yaparak açıklayan ve "Beni nasıl namaz kılar görüyorsanız öyle kılınız" (Buhârî, Ezan, 18) buyuran Peygamberimizdir. Çünkü bu görev kendisine verilmiştir.
Âyet-i Kerime’de aynca zekât verin buyuruluyor. Zekâtın verileceği yerler başka bir âyet-i kerime’de bildiriliyor ise de hangi mallardan ne miktar verileceği açıklanmıyor. Bu detaylar Peygamberimiz tarafından açıklanmış ve onun tarafından öğretilmiştir.
Diğer ibadetlerde de durum böyledir.
İşte Peygamberimiz kendisine inen âyet-i kerimeleri açıklar ve nasıl anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini öğretirdi. Çünkü onun görevlerinden birisi bu idi.
Bundan şunu anlamamız gerekiyor: Peygamberimizin Kur’an’ı Kerim âyetleri ile ilgili açıklamalarını ve sünnetini gözardı edemeyiz. Bu konudaki, Kur’an-ı Kerim bize yeter başka birşeye ihtiyacımız yoktur sözü bir değer taşımaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim Peygamberi örnek almamızı, ona uymamızı ve Allah’a itaat yanında O’na da itaat etmemizi emrediyor. Sözü uzatmamak için bu konuda şu âyet-i kerimeleri nakletmek yeterli olur.
"Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur." (Nisa,79) "De ki Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmran, 31).
Bu konuda daha pey çok âyet-i kerime vardır. Bunların hepsini nakletmek vakti uzatır. Bu iki âyet-i kerime bu konuda her şeyi ifade ediyor.
Değerli müminler!
Peygamberimizden itibaren günümüze kadar gerek Peygamberimizin arkadaşları ve gerekse İslâm alimleri Peygamberimizi Kur’an’a uyarak örnek almışlar ve onun sünnetine sımsıkı sarılmışlardır. Onun sünnetini Kur’an’dan ayrı düşünmek yanlış olur. Kur’an’ı tebliğ eden O. Kur’an’a aykırı bir beyanda bulunmasını düşünmek mümkün değildir. Ancak o sünnetin sabit olması yeterlidir.
Konuşmamızı Buhârî ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadisi şerifle tamamlayalım:
"Bana itaat eden Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiştir." (Buhârî, Cihad, 109; Müslim, tmare, 8)