Makale

İSLAM VE ESTETİK

İbrahim URAL

İSLAM VE ESTETİK

Din ile sanat arasındaki ilişki, öteden beri üzerinde durulan konulardandır. Pozitivizmin ve materyalizmin Batı’da egemen olduğu son iki asır boyunca, sanatın menşei ve sanatta icadın kaynağı değişik şekilde açıklanmıştır. Pozitivizmin ve Marksizmin gerileme sürecine girme-sinden sonra, bazı estetikçiler sanatı-, maddecileşmiş, rutin ve monoton bir hâle dönüşmüş olan sanayi toplumu yaşayışının katılığına, biteviyeliğine karşı alternatif bir çâre olarak gördüler. Hümanizm, Hıristiyanlık ve Yeni Psika-Analizcilik bu dönemin sanat anlayışının temeli oldu. Yirmibirinci asırda, Batı’da. sanatın spordan daha fazla önemseneceği tahmin ediliyor...

Tarihi geçmişi şâir sahabilere kadar uzanan İslam Sanat Geleneği, çağımızda yetiştirdiği yorumcu ve eleştirmenleriyle İslâm’ın tebliği faaliyetine de önemli katkılar sağlıyor. Muhammed Kutub’un, "İslâm Düşüncesinde Sanat" adlı kitabıyla başlattığı yeni etkinlik, bütün İslâm ülkelerinde sanat ve edebiyatın yeni bir bakış açısıyla gündeme gelmesini sağladı, ülkemizde Beşir AYVAZOGLU’nun eserleriyle başlayan canlılık, akademik çevrelerce yeterince desteklenmedi. Sadece 1988 ve 1989 yıllarında Mimar Sinan’ın eserleriyle ilgili yayınlarda belirgin bir yoğunluk gözlemlendi.. Bunların çoğu mesleki kuruluşlarca gerçekleştirildi.

İslâm ve Sanat konusu gündeme gelince, biz kendimizi, apaçık güzellikler realitesi karşısında buluruz. Öyle bir güzellik ve estetik realitesi ki, kökü, İslâm Kültürüyle beslenmiş... Tevhidci ve fıtratçı özelliğiyle, coşkun lirizmiyle kendine özgü bütüncül yaklaşımıyla ulûhiyet, varlık, kâinat, hayat, toplum ve insan konusunda getirdiği mesajıyla insanların hem zihinlerine ve hem de gönüllerine hitabetmiş... Böylece İslâm, insanoğlunun önüne genel ve evrensel bir tasavvur getirmiş olmaktadır. İslâm tefekkürünün sanat ve güzellik kavramlarını idrak etmek için, her şeyden önce İslâm Dini’nin bu evrensel ve külli özelliğini benimsemek gerekir. Kuran-ı Kerim’in Meali’nin bu espri ile baştan sona okunması, aydınlar ve sanatçılar için yeni ve derin ufuklar açacak önemli bir gayrettir. Sanatsal faaliyetin özü olan sevgi, beğeni ve hayranlık sadece eşyaya ve tabiata yönelik bir bakış değildir. İslâm mutasavvıftan insan davranışlarını da bu gözle değerlendirmişlerdir. Bir zat bunu şöyle açıklıyor: "...Yaptığı işin verdiği sevinç (huzur) onu meşgul eder ve işin azameti kalbini kaplar ve işin azametiyle duyduğu sevinç, şahsında beliren veya görünen hiç bir şeyle alâkalanmamasına sebep olur." Ö. Rızâ Doğrul’un "Melâmet" adlı kitabında (sh. 111) geçen bu cümle İslâm büyüklerinin ibadette ihlâsı gerçekleştirmek üzere, billûrlaşmış sevgi unsuruna ne kadar değer verdiklerini göstermek bakımından ilginç bir örnektir.

Bilginler ve Filozoflar estetik biliminin ana konusu olan güzellik kavramının tarifi konusunda farklı anlayış içindedir. İslâm bilginleri genellikle "Hüsn" mefhumuna bağlı kalmışlar, Kurandaki tabiat tasvirleri üzerinde durmuşlardır. Güzellik, şekillerde veya anlamlarda olur. Hüsn, cemal ve hasene kelimeleri İslâm estetikçilerinin en çok üzerinde durdukları kavramlardır. Kuran-ı Kerim’de cemal "güzellik" kavramı dar ve sınırlı olarak geçmektedir. Mutasavvıflar bu tabiri daha çok kullanmışlardır. Tefsirciler ve Kelâmcılar ise kâinatın yaratılışı ve nizamıyla ilgili ayetlerin yorumunda estetik ilmi açısından önemli sayılacak edebî-hikemi izahlar yapmışlardır.

"Hüsn=güzellik" kavramına Kuranı Kerim’de çeşitli vesilelerle yer verilmiştir. Kuran’da güzellik kavramı zık-redilırken bunun insanlar üzerindeki tesiri ve psikolojik yönleri de anlatılır. Meselâ Bakara Suresinin altmış dokuzuncu âyetinde, sureye adını veren sığır hayvanının özelliğinden bahsedilirken, sığırın sarı renkli olduğu, kendisine bakış atfedenlere sevinç ve sürür verdiği ifade buyrulmuştur. Bazı bilginler güzellik kavramına tekabül eden hüsn ve cemal terimlerini açıklarken ahenk, tenasüp ve ölçü kavramlarına ağırlık vermişler, eşyada yaratılışta mevcut olan dengeye dikkat çekmişlerdir.

Bazı âlimlere göre ise hüsn (güzellik) şu şekilde tarif edilmiştir. Her şeyin güzelliği, kendisi için mümkün ve lâyık olan her şeyi tamamlayıp, hazırlamasıdır. Kimi bilginler ise tariflerinde genel bir ifade kullanmışlardır. Bu grup bilginlere göre iki çeşit güzellik kavramı vardır. Birincisi zahir güzelliği, ikincisi ise bâtın yani iç güzelliğidir. Zahir (dış) güzelliği öyle bir haslettir ve Cenab-ı Hak. onunla öyle bir güzellik bahsetmiştir ki-, o şey, bu biçimiyle öteki şekillerden farklı olmuştur. Bâtın güzelliği ise bizzat sevilip, arzu edilen ve gıpta edilen şeydir. İlim güzelliği, akıl güzelliği, huy güzelliği gibi...

İslâm usûl bilginleri ilk dönemlerden itibaren Hüsn (güzellik) ve Kubuh (çirkinlik) kavramlarıyla ilgilenmişler, eserlerinde bu konulan münakaşa etmişlerdir. Ilm-i Kelâm ve Usûl-i Fıkıhla ilgili eserlerde ayrıntılı açıklamalar vardır. Eşyada asıl olan mubahtık (helâl ve caiz oluş) tır, diyen usûlcüler necis ve liaynihi (bizzat) haram olan şeylerin dışındaki varlıkları temiz ve kullanılabilir olarak kabul etmişlerdir. Yeryüzünün tamamının mescid ve temiz olarak benimsenmesi; İslâm’ın tabiata bakışındaki (estetik) iyimserliği yansıtmaktadır. Esasen İslâm’a göre insanla kâinat arasındaki ilişki, sevgi ve anlaşılmaya, keşfedilmeye dayanan bir ilişkidir. Batı Uygarlığı’nın. tabiatı, tüketme ve sınırsız üretim sahası olarak veya mücâdele edilip, maglûb edilecek (?) bir hasım yani düşman şeklinde gören faydacı tahrib edici anlayışı bize terstir. Dünyadaki çevre kirliliğinin temelinde onsekizincı asırda Avru pa’da başlatılan yeni iktisâdi felsefe ve sömürgeci anlayış yatmaktadır.

İslâm inanç doktrincileri (kelâmcılar) isbât-ı Vâcıb-il-Vücud konusunda bütün kanıt ve belgeleri serdetmişlerdir. Kâinatın yaratılışındaki eşsiz güzelliği inceleyen bilginlerimiz iletti gaaiye diye bilinen bir yorum tarzı ile, değişik bir isbât yolu, mantıkî-felsefî izahlar yerine estetik gerçeklere dayalı izahlar getirmişlerdir. Böylece klâsik mantığın; külliden cüziye ulaşmayı hedef edinen (tümden gelimci) saplantısından kurtulmuşlardır.

Yirmi birinci yüzyıla girmeye çok az bir zamanın kaldığı günümüzde, artık Marksist ve Freud’cu sanat anlayışlan gerileme sürecine giriyorlar. Madde ile yakından ilgili bir ilim dalı olan ekonomi bile iktisadi zihniyetin ve tüketim felsefesinin ekonomiyle çok yakından ilgili olduğunu benimsiyor. Batı’da Weber, ülkemizde ise Sabri ülgener’in geliştirdiği bu tez, inancın ve dinî duygunun bütün toplumsal olayların etkilediğini isbât etti. Sanatın din ile ilişkisi ise apaçık bir gerçektir. Beş asırdan beri Avrupa, rönesans ve reform hareketleriyle Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya çalıştıysa da, kültür ve sanat konusunda Hıristiyanlığın etkisi hâlâ devam etmektedir. "Sanatta icad" denilen olayın maneviyatla ilgili olduğu, artık Kendinsky ve Zweig’in eserlerinden sonra daha kuvvetli olarak anlaşıldı.

Cenab-ı Hakkın eseri olan kâinatı ve tabiatı en güzel şekilde koruma, onun yaratılmasındaki hikmetleri kavrama durumunda olan müslüman sanatkârın kendi eserine kazandırdığı bütün yorum ve özellikler İslâm Estetiği’nin teorisini oluşturur. Fıtratın, tevhidin ve mükemmel olanın peşinde olan Müslüman sanatkârın, obje, konu ve olay diye bir sorunu olamaz.

Yirmi birinci yüzyılda büyük bir hamle ve diriliş gerçekleştirecek olan İslâm Kültürünün gelişmesinde sanatçılara önemli görevler terettüp etmektedir. Enformasyon çağının gerekleri yerine getirilmelidir.


BİR SORU BİR CEVAP

Gebeliği önleme ve kürtaj(*)

Çeşitli sebeplerle doğum istenmediği durumlarda, gebeliği önleyici sıhhî yönden zararlı olmayan tedbirlere başvurmak caizdir.

Ancak, bu maksatla, devamlı kısırlığa yol açan ilâç, âlet kullanmak ve başka ameliyeler yapmak caiz değildir.

Gebelikten sonra, kesin haklı ve meşru bir zaruret olmadıkça düşürmek veya kürtaj ile ceninin hayatına son verilmesi ise, dinen cinayet hükmündedir.

(*) Din işleri Yüksek Kurulu kararlarından