Makale

Baba Kalbi

BABA KALBİ

HİKÂYE / Nuran GÜNER

GÖNÜL ALLAH’IN TAHTI.. EVLAT SEVGİSİ İSE O TAHTIN VARLIĞI VE SÜSÜ…

DÜNDAR, devlet memurluğundan aldığı maaşla evini geçindirmekte güçlük çek-mekteydi. Aile yükü oldukça ağırdı. İlk karısından olan oğlu, ikinci evliliğinden olan bir kızı ve oğlu ile beş kişilik bir aile geçindirmekteydi. Üstelik bir de hanımının şehir dışında okuyan kardeşine de bakmaktaydı. Bu durumda çok çalışması gerekiyordu. İş çıkışlarında eline koca valizini alır, kapı kapı gezerek çelik eşya pazarlamacılığı yapardı. Ara sıra da ek mesailerle ancak belini doğrulturdu.
Akşamlan eve çok yorgun gelmesine rağmen çocuklarıyla ilgilenmeyi ihmal etmezdi. Hele anneden öksüz olan büyük oğlu Serdarla daha fazla ilgilenirdi. Çünkü, kansı Sevim’in onu pek önemsemediğini ve sevmediğini bilirdi. Hatta Serdarın kendisine anne diye hitap etmesini istememiş "cici anne" demesini tembihlemişti. Bu durum Dûndar oldukça üzmüştü. Fakat evde huzurun bozulmaması için sesini çıkarmamıştı. Sevim, Serdarı bakımı konusunda oğlu Serhat’tan ayırt etmezdi. İşte bu yüzden Dündarın da sesi çıkmazdı. Serhat da ara sıra ağabeyine özenip annesine "cici anne" diye hitap edince Sevim nasıl da kızardı!. İşte o an Serdarın küçük kalbi ince sızılar içinde burkulurdu. Fakat o da yaşına göre olgun davranır, hiç sesini çıkarmazdı.
Dündarın eve geç geldiği akşamlardan biriydi. Çocuklar o gelmeden uyumuşlardı bile. Dündar onların yatak odasına girdi. Gözü her zaman olduğu gibi önce Serdara takıldı. Hemen yatağının başucuna giderek onu bir müddet buruk bir sevgi ile seyretti. Gün geçtikçe annesine benzediğini, o-nun gibi yumuşak başlı ve olgun olduğunu mırıldandı kendi kendine...Sonra yavaşça alnından öptü. Serdar irkilerek gözlerini araladı. Uyanmıştı... Kendisine gelir gelmez rüyasında görmüşçesine, babasından hafta sonu birlikte olmalarını rica etti ve ardından kendisine pille çalışan bir otomobil almasını istedi. Küçük çocuk bu sözleri sanki uykuda sayıklamış gibiydi. Babasının cevabını dahi beklemeden yeniden uykusuna daldı.
Serhat ve Serdar okula gitmeden önce, evin salonunda koşuşarak oynamaktaydılar. Sevim onların gürültülerine kızarak rahat durmalarını istedi, fakat Serhat annesini dinlemedi. Serdarı kovalamaya devam etti. Serdar nefes nefese kaldığı bir anda birden yüzü morardı. Nefes almakta iyice güçlük çekiyordu. Birden yere yuvarlandı. Onun hâlâ oyun yaptığını sa-nan serhat üzerine çıkıp bağırmaya başladı. Kendisiyle oynamasını istiyordu. Kendinden geçmiş olan Serdar onu duymuyordu bile. Sevim garip bir şeylerin olduğunu fark ederek yanına koştu. Serdarın kaskatı vücuduna dokundu ve korku içinde bir çığlık attı.
Dündar telâş içinde hastahane koridorlarında koşmaktaydı. Serdarın annesinin öldüğü haberini aldığı zaman da böyle acı ile içi yanmıştı. Yoo bu defa daha da bir ıstırap ile sızlıyordu yüregi.0 koşarken yanaklanndan süzülen yaşlar, kendi rüzgânyla savrulu-yordu. Nihayet yoğun bakım odasına gelmişti. Oğlunu bir sürü alete ve borulara takılı cansız halde yatarken görünce dünyası bir kez daha karardı. İçin için kendini suçlamaya başladı. Nasıl oldu da şimdiye kadar, onun kalbinin delik olduğunu anlayamamıştı? Hiç hasta olmadı diye doktora götürmek aklına bile gelmemişti. Eğer ona bir şey olursa kendini asla affetmeyecekti.
Doktorlara uzun uzun yalvardık-tan sonra oğlunun yanına girmeye izin almıştı. Koma halinde yatan oğlunun masum ve sevimli yüzünü hüzünle seyrederek elini okşuyordu. Bir yandan da tüm kalbi ile Allah’a dua ediyordu. Allah’tan oğlunu kendisine bağışlamasını istiyor, ölmek için daha çok küçük olduğunu mırıldanıyordu. Serdarın minicik elini öpüyor, onun duymadığını bildiği halde yüreğindeki sonsuz acıdan söz ediyordu. Onun annesizliğini hissettirmemeye çalıştığını ve annesinden tek kalan hatıra olduğunu söylüyordu. Eğer gözlerini açıp iyileşirse ona pilli arabaların hepsini alacağını ve a-meliyat için gereken parayı bulacağını, gerekirse sabahlara kadar iş bulup çalışacağını anlatıyordu. Yeter ki Allah oğlunu kendisine bağışlasındı...
O gece öyle ne kadar dua ettiğini bilmiyordu. Sandalyesinde uyuyup kalmışa. Sabahın ilk ışıklan yüzüne vurduğunda Allah’ın, onun dualarını kabul ettiğini gösterircesine, oğlunun gözleri bir iki kıpırdandı. Ardından yavaşça aralandı ve baş ucunda Dündar’ı gördü. Güçlükle ona "babacığım" diye seslendi. Dündar bu sesle irkildi. Oğlunun kendisine baktığını ve konuşmaya çabaladığını görünce sevinçle ellerini havaya kaldırdı. "Şükürler olsun Allahım! Sen büyük olduğunu her zaman bize gösteriyorsun. Şükürler olsun" diye inledi. Bu defa gözlerinde boncuk boncuk dökülen yaşlar, sevinçtendi. Serdarın yanaklarından öpüp iyileşmesi için elinden geleni yapacağını söyledi. Küçük çocuk elini güçlükle babasının yanağına uzattı ve yaşlan silmeye çalıştı. "Kendini fazla yorma babacığım ne olur?" diye yalvardı. Dündar, onun yine büyük laflar ettiğini görünce tebessümle dudakları kıvrıldı ve cevap verdi. "Babalar yorulmaz yavrum. Evlatları için canlarını bile verirler." Serdar isteğinde ısrarla davrandı. "Ben canını değil, seni istiyorum babacığım" dedi.
Aradan günler geçti.. Serdar geçici olarak taburcu olmuştu. Fakat Dündar her geçen gün daha çok çalışması gerektiğini biliyordu. Bir an önce oğlunu ameliyat ettirecek ve sağlığına kavuşturacaktı. Sonunda amacına ulaştı ve Serdarı ameliyat ettirdi. Artık küçük çocuk iyileşmişti.
Ama Dündarın babalık görevleri yine bitmedi. Çünkü tek çocuğu o değildi. Çalışmalı, çalışmalı ve çalışmalıydı. Babalık, aile reisi olmak bunu gerektiriyordu. Ta ki emekli oluncaya dek Gerçi bunun da yaşı yoktu ama, olsun. Çocuklan büyüyünce onlar için yaptıklarının kıy-metini bilsinler, kendisine yeterdi.
Baba kalbi hep böyle söylüyordu.