Makale

BAKARA SÛRESİ (Ayet: 164-171)

TEFSİR:

BAKARA SÛRESİ

(Ayet: 164-171)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

MEAL:

164 — Şüphesiz göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde akıt (ıb taşıy) an o gemilerde, Allâh’ın yakarıdan indirilib onunla yeryüzünü, ölü­münden sonra, diriltdiği suda, deprenen her hayvanı orada üretib yay­masında, gökle yer arasında (Hakkın emrine) boyun eğmiş olan rüzgâr­ları ve bulutlan evirib çevirmesinde aklı ile düşünen bir kavın için nice âyetler (Allâh’ın varlığına, birliğine ve kemâl-i kudretine delâlet eden birçok alâmetler) vardır.

165 — İnsanlar içinde Allah’dan gayrisini (Ona) emsâl edinen adam­lar da vardır ki onlara Allâh’a olan sevgi gibi muhabbet beslerler, iman edenlerin Allâh’a sevgisi ise (her şeyden) sağlamdır. (Allâh’a eş tuta­rak nefislerine) zulmedenler azâbı görecekleri zaman bütün kuvvet (ve kudret) in hakikaten Allâh’ın olduğunu ve Allâh’ın hakikaten pek çetin azâblı bulunduğunu (gözleriyle görür gibi) bilselerdi.

166 — O zaman (görecekler ki) arkalarından uyul ab gidilenler ken­dilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışdır. (Hepsi) o azâbı görmüşlerdir. Altolarındaki ipler (münasebetler) de parçalanıp kopmuştur.

167 — Ve tabi’ olanlar şöyle demiştir: “Bizim için dünyaya bir dö­nüş olsaydı da bugün bizden uzaklaştıktan gibi biz de o gün onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah onlara bütün yaptıklarım hasret ve nedâmedler halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar cehennemden çıkıcılar da değildirler.

168 — Ey insanlar, yerdeki şeylerden helal ve temiz olmak şartiyle yeyin, Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakikaten apaçık bir düşmandır.

169 — O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allâh’a karşı bilme­yeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

170 — Onlara (müşriklere) “Allâh’ın indirdiğine oyun” denildiği za­man onlar, “liayır, biz atalarımızı Üzerinde bulduğumuz şey’e uyarız” derler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler.

171 — O küfredenlerin haali, bağırıb çağırıştan başka bir şey doyma­yan (anlamayan hayvanlara durmayıb) haykıran bir çobanın haaline ne kadar da benziyor. Onlar bir sürü sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Onun için düşünmezler.

TEFSİR:

Dr. M. Esad KILIÇER

İlk okunan âyet-i kerîmenin nâzil olmasının sebebi, bu sûrenin 163 üncü âye­tiyle ilgilidir. Orada, Allâhu Teâlâ, “Hepinizin Tanrısı, zâtında ve sıfatlarında asla benzeri bulunmayan bir tek Tanrıdır. O’ndan başka hiçbir Tanrı yoktur. Rabtnân ve rahim O’dur.” buyurmaktadır. İslâm Dinini Hz. Peygamber açıklamaya bağladığı sırada, Ka’be ve etrâfıda müşriklerin 369 kadar putları vardı. Bu âyeti işittikleri zaman şaşırdılar ve “Yâ Muhammed, eğer doğru isen, bir âyet, yâni kat’i bir delil getir de onunla doğruluğunu bilelim.” dediler. Peygamber Efendimiz Medine’ye hic­ret ettiklerinde nâzil olan, “Hepinizin Tanrısı tek bir Tanrıdır” âyetine kargı Mek­ke’deki Kureyşli kâfirler, "Bu kadar insanlara bir Allah nasıl yetişir?” dediler. Bu­nun üzerine; “Akıllı olan kimseler için, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbirinin ardınca gelmesinde, denizde yüzen gemide, Allah’ın gökten in­dirdiği ve hayat kaynağı olan suda, yeryüzündeki hayvanlarda, esen rüzgârlarda ve bulutlarda birçok ibret ve âyetlerin bulunduğuna” beyân eder. âyet-i kerime nâzil olmuştur.

Allâhu Teâlâ’nın kâinat ve yeryüzü ile ilgili kanunlarını bu şekilde zikretmesi, gözümüzü ve kalbimizi ağarak Allâh’ın kudret ve büyüklüğünü düşünmemiz İçin bir uyarmadır. Biz, her gün olup biten bu kâinat olaylarına öyle alışmış ve ünsiyet peydâ etmişiz ki, âdetâ onların ehemmiyetini ve fevkalâdeliğini unutmuş gibiyiz.

Bu gökler ve yer, bu bitip tükenmez uzaklıklar ve büyük yıldızlar, onların ge­niş fezâ içindeki hareketlerinde verilen intizam, insanların başlarını döndürmekte­dir. Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişleri, karanlık ve aydınlığın birbirini tâkip etmesi, tanyerinin ağarması ve güneşin batması, biri ne kadar çok duygulandırmak­ta, hayret ve heyecanlara sevkederek düşündürmektedir, insanlara faydalı şeyleri yüklenerek denizde giden bir gemi de bizi son derece duygulandıracak bir durumda­dır. Okyanusun büyüklüğü içinde ancak küçük bir nokta teşkil eden gemi, bizi alıp götürmekte, kükreyen dalgalar ve engin mavilik bizi kuşatmaktadır. Gemi denizde yüzmekte ve limanlara uğramaktadır. Bütün bunlar, Allâh’ın kudretiyle, Allâh’ın yardımıyla olmakta ve O’nun koymuş bulunduğu tabiat kanunları çerçevesinde mey­dana gelmektedir.

Allâh’ın insanlara olan lûtuflarının en büyüklerinden birisi de akıldır. Biz, an­cak Allâh’ın âyetlerinden biri olan aklımızı dikkatle kullandığımızda, Rabbimizin saymış olduğu ibâdetleri, nimetleri ve mûcizeleri daha İyi anlayabiliriz.

Yeri gelmişken burada, akıl hakkında birkaç cümle ile açıklamada bulunmak isterim:

Akıl’a, mâdeni, kalb ve ruhta; ışığı, beyinde bulunan mânevi bir nurdur, diye­biliriz, insan, hissedilemeyen şeyleri aklı ile idrâk eder. Akıl etmek; sebeplerle neti­celer, eser ile müessir arasındaki ilgiyi, yâni illiyet kanununu idrâk ederek, eserden müessire veya müessirden esere intikal eylemektir.[1]

Bütün ilimlerin ilerleyip gelişmesinde rolü olan bu illiyet kanununu iyi anlayan akıl, sözünü ettiğimiz düşünce yollarını kullanarak Allâh’ın varlığım ve birliğini zo­runlu olarak anlar ve keşfeder. Aklın bu yürüyüşünde iki türlü seyri vardır; birincisi tedrici ve teemmüli seyridir ki, buna “fikir” adı verilir. Diğeri de, bir lâhzada ve bir hamlede istediğine ulaşacak derecede sür’atli seyridir ki, buna da “sezgi’’ adı verilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Allâhu Teâlâ insanları dâima düşünme ve tefekküre sevketmek için, “Akıl eden bir kavim için bunda birçok ibretler vardır.” mealindeki âyet­lerle, akim dînimizdeki ehemmiyetine işâret buyurmuştur.

Allâhu Teâlâ’nın iki çeşit âyetleri vardır; birisi kâinat ve yaratıklar âlemindeki fiilî âyetleri, diğeri de indirmiş olduğu Kitap’taki sözlü âyetleridir. Bunların her ikisi de, Allâh’ın zâtına, sıfatlarına, hükümlerine ve irâdesine delâlet ettiklerinden "âyet" adım almışlardır.

Esas insanlık, Allah’ın kelâmından ve fiili âyetlerinden O’nun zât ve sıfatlarını okuyup anlamak ve anladıktan sonra, O’nun kanunlarına, emirlerine, hükümlerine uyarak, doğru yoldan râzıye ve merziye makamlarını kazanarak Allah’la bâki olma­ya ulaşmaktır.

Şurası acı bir gerçektir ki, Allah’ın verdiği akıl nimetinin yerli yerinde kulla­nılması gerekirken, bir kısım insanlar Allâh’ı bırakıp, O’na koşduklan eşleri, tann olarak benimsiyorlar ve onları Allah’ı severcesine seviyorlar. Halbuki Allah’tan ban­kasını AJlâh’ı sever gibi sevmek müşriki iğin ve putperestliğin esâsını ve İnsanlığın en büyük yarasını teşkîl eder.

İmân edenlerin Allah sevgileri ise, her şeyden daha kuvvetlidir. Gerçek bir mü’minle Allah arasındaki ilgi, bütün diğer ilgilerden ince, muhabbet bağıdır. Muhabbe­tin hükmü ise sevdiğine itâat etmektir, Mâbudumuz olan Cenâb-ı Hakk’ın bütün emirlerine itâat etme çabası içinde bulunuşumuz, bu en yüce sevginin gerçeğidir. Na­mazlarımızda okuduğumuz, Kelime-i Şehâdet’te Allah’tan sonra Peygamber Efendimiz’e bir muhabbet ilânı vardır, Mü’minler ehl-i tevhîd oldukları için, bütün sevgileri bizzat Allah’ta toplanır. Allâh’ın yaratıklarına kargı olan sevgileri de bu kaynaktan ge­lir. Yâni sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızâsı için severler. Fertleri, böyle kimselerden meydana gelen toplumlann ne kadar mes’ûd ve bahtiyar oldukları tâ­rih boyunca görülegelmiştir.

Halbuki Allah’a kargı başkalarını eşler ve emsâl tutmak, onları Allâh’ı sever gibi sevmek ve Allâh’a karşılık onları bizzat metbû kabul ederek sâdece Allâhu Teâlâ’nın hakkı olan ulûhiyet sıfatlarında ve ibâdette başkalarını ortak koşmak en büyük zulümdür. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen, “Allâh’a ortak koşmak gerçekten büyük bir tul tündür.” buyurul maktadır. Bunu yapanlar son derece zâlim olup, onlardan ar­tık her şey beklenir. Bundan dolayıdır ki, dilimizde “Kork Allah’tan korkmayandan” diye bir atasözü vardır. Elbette böyle yapan zâlimler bir gün gelecek Allâh’ın azâbını göreceklerdir. O gün bunların karşılaşacakları elem, pişmanlık ve hüsrân, o kadar dehşet vericidir ki, şimdiden anlatılması mümkün değildir.

O zaman, kendilerine tabi olanlar arkalarından gidenlerden sür’atle uzaklaşa­caklar; çünkü onlar, kendilerini korkutan azâbı görmüşlerdir. Böylece aralarındaki bütün bağlar da parçalanmış ve kopmuş olmaktadır. Yalancı ilâhların arkasından gidenler, efendilerine kin, hınç besleyerek iyilik yapmak üzere yeniden dünyâya bir dönüş imkânına sâhip olmayı isteyeceklerdir. O zaman, bu kötü yolda olanlara uy­mayacaklar ve onlardan beri olduklarını açıklayacaklardır. Dünyâda iken birbirleri­ni seven bu iki topluluğun kıyametteki manzarası çok acı bir görünüştür. Allah, böylece onlara bütün yaptıklarını en şiddetli pişmanlıklar iğinde gösterecektir. Ar­tık onlar için Cehennem’den çıkmak ihtimâli diye bir şey de yoktur.

Bundan sonraki âyetler, mü’minleri hayâtın iyi ve güzel şeylerinden yararlanma­ya çağırıyor, şeytana tabi olmaktan ve hayattaki kötülüklerden uzak kalmamızı emrediyor. Yiyeceklerin hangilerinin helâl ve hangilerinin haram olduğu açıklanı­yor, hakkı inkâr edenlerin düşünüş tarzlarının bozukluğu takbih ediliyor ve şöyle buyuruluyor:

“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki şeylerin iyi ve temiz olanlarını yeyiniz. Şeytanın izlerinden gitmeyiniz. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. Şeytan size ancak kötü­lüğü ve hayâsızlığı, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi fısıldar.”

Buradaki hitap bütün insanlaradır, Allâh’ın kendileri iğin yeryüzünde yarattığı şeylerden faydalanacaklar. Bunlardan onları mahrum etmeye kimse zorlayamaz. Bu dinin esasları arasında, mahrûmiyet yer almamaktadır. Allâh’ın nimetlerinden yüz çevirme, İslâm’ın bir hedefi değildir. Yeter ki, bu nimetlerden yararlanma helâl ve temizlik sınırları dışına çıkmasın.

“O insanlara, Allah’ın inzal buyurduğu açık delillere ve apaşikâr belgelere ve bunların hükümlerine uyup itâat ediniz, denildiği zaman; hayır, biz ona değil, atala­rımızı üzerinde bulduğumuz eski âdetlere oyarız, derler.” Yâni atalardan kalma es­ki âdetlerin, Hakk’ın emrine, İlâhi hükme uygun olup olmadığını aramazlar da, sâ­dece taassup ile onları —ne olursa olsun— taklit edeceklerini söylerler. Bu ne kadar tuhaftır. Ataları hiçbir şeye akıllan ermez ve doğru yola gitmez olsalar da mı on­ların bulunduğu duruma uyacaklar? Câhilliği ve sapıklığı da mı taklit edecekler? Gerçek şudur ki, Hakk’ın emrine viyan ve ne yaptığım bilen atalara uyulur; aksine, Hakk’ın emrini tutmayan, ne yaptığım bilmeyenlere —atalar dahi olsa— yine uyul­maz.

Bundan dolayı, böyle taassup ve taklitçilik, Allâh’a ortak koşanların ve kâfir­lerin şiârıdır. Bu kâfirlerin durumu neye benzer bilir misiniz? Onların hâli, o hay­vanın hâline benzer ki, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitemiyerek haykırır, du­yup dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir. Mânâdan haberi yoktur. Onlar bir­takım sağırlar, dilsizler ve körlerdir, bundan dolayı hiçbir şey anlamazlar. Bunlara söz söyleyecek, onları doğru yola çağıracak olanların durumu da, o hayvan çobanının durumuna benzer, o yolda çobanlık yapması gerekir. Onları sözle değil, mânâsız ses­ler ile ıslık çalarak, bağırıp çağırarak sürer ve yola getirir.

Allah cümlemizi doğru yoldan ayrılmayan gerçek mü’minlerden eyleye.



[1] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, C. I, S. 566.