Makale

SİVAS’TA TÜRK ESERLERİ

SİVAS’TA TÜRK ESERLERİ

— VII —

Dr. Fiil. İlhan AKÇAY

ÇİFTE MİNARE’Lİ MEDRESE

1271 yılında yapılmış bu eserle birlikte Gök Medrese, Büruciye Medresesi aynı yıllarda Sivas’ta yapıldığından, âdeta’ şehir yeniden imar edilmiş, Selçuklu sanatının dünyada; benzeri olmıyan taşkın ifadeli (Barok) âbideleriyle süslenmişti.

Çifte Minareli, avlulu, eyvanlı, iki katlı ve belki de en büyük birkaç medreseden biri olarak tanınır. Keykâvüs Hastahânesi (Dârüşşifâ)nın tam karşısına yapılmıştır. Kapılan biribirlerine bakmaktadır. Bundan dolayı, iç kısmında İslâmî bilimler öğreten Medrese olduğunu da anlamaktayız.

Kesme taştan yapılmış muhteşem cephesi gerisinde müstatil plâniyle XIX. yüzyıla kadar duruyordu. Köşeleri desteklerle kuvvetlendirilmişti, bunlardan halen yalnız cephe köşeleri kalmıştır ve stalâktit - arabesk süslemeleriyle, benzerleri arasından derhal ayrı özellikle kendisini belirtir cazibesi vardır. Cephede altta iki yanda bi­rer, üstte solda, üst kata âit bir adet olmak üzere üç tane penceresi olup, simetri esası bulunmaması, yeknesaklıktan, ayniyetten kurtulma çabasını gösterir ki, XIX. yüzyılın sanatkârlarının da şimdi aradığı bu türlü sanat hareketleri olduğunu ilâve edelim.

Taç Kapı: Kesme taştan, bilinen en büyük kapılardan sayılır. İki yanlarında tuğla minareleri bulunur. Selçuklu sanatının en taşkın ifadelerinden birini de bu ka­pıda görürüz. Geniş bir stalâktitli müstatil bordür dıştan kapıyı sarar; iki yanlarda iki kat yapılmış sütünceler duvarlardan biraz çıkıntı yapar. Dış bordür gölge – ışık tesiri, verirse de, diğer kısımları düz tekstil dediğimiz ince işlemelerle ancak yakın­dan güzelliğini bütün haşmetiyle belirtir. Taç Kapı alınlığı üzerinde kitabe çok iyi halde gelmiştir. Altındaki boş alanda üç büyük kabaralar hemen dikkati çekerler. İç, karşılıklı hücreleri de aynı itinalı, boş bırakılmamacasına işçilik gösterir. Bütün bunları taşçı ustası sanki mermer işler gibi rahatlıkla taşa hâkketmiştir.

Minare: Devrimize kadar gelen nadir Selçuklu minarelerindendir. Kapının üs­tünden gövde kısmı tuğla halde yükselir. Tuğla - sırlı tuğlalarla geometrik olarak işlenmiş ve gölge - ışık tesiri verildiği için uzaktan zarif görünümü vardır.

1966 yılında yapılan araştırmalarda mavi, firûze, mor renkli çini parçaları ele geçirilmişti. Bunların birçoğu mescidine âit olacaktı.

Şimdiki muhteşem cephesinin erişilmez güzelliğine XX. yüzyılda bile varılamıyacağı söylenir.

Taç Kapı üstündeki kabartmaların ne olduğu anlaşılamıyorsa da arslan ve boğa (güneş ve ayın) sembolü olduğu söylenir ki, bu tip Şifâhânelerde ta Osmanlılar dev­rine kadar sembollerin kullanılması âdeta, tılsım olarak adet edinilmişti.

Türbe: İnsanı hayran bırakan şaheser işçiliği vardır. Türk - türbelerinden Anadolu’daki en eski misallerinden birisini teşkil eder. Hastahânenin sağ eyvanının gerisi kubbeli kısımdır. Türbe olacak şekle sokulmuş ve kubbeli yapılmıştır. Avluya dışa pencereleri ve mihrabı bulunur. Birçok 1ahitler olup, her birinin üzeri çeşitli çinilerle ayrı ayrı süslenmiştir.

Türbe müstatil ve dıştan taştan yapılmıştır. Kubbenin dıştan çokgen gövdesi bulunur, burası sağır nişli ve tuğla dekorludur. Dıştan konik çatısı olacaktı. Avluya bakan cephesi de kuvvetli İran Selçukluları tuğla cephelerinin tesiri altında kalın­dığım göstermektedir. Saltukoğlu devrinin de tesiri sezilir. Panoları içinde arabesk çini - tuğla süsleri, girift kûfî ve Salçûkî Kûfîleri Anadolu’daki benzerleri arasında şaheser işçiliği ile başta gelirler. Daha evvel bu tip cephe nişleri taşa oyulmuş Er­zurum Saltuklu devri İç Kale Mescidinde bulunur (XII. yüzyıl). Fakat Sivas’taki bu âbidede tuğla kullanıldığı için istenilen rahatlıkla çalışılmıştır. Süslemeleri çeşitli bölgelerden gelen sanatkârların yaptıkları üslûplarına, bakarak anlamaktayız. Tür­benin tamâmen ayrı sanatkârlar eliyle inşâ ve dekore edildiğini üslûp ayrılıklarından çıkarmaktayız.

Bu muhteşem türbenin yakın yıllarda, pek çok enfes çinilerinin ve mozayikli süs­lerinin çalındığını (Çalınan ve Soyulan Türkiye Arkitekt. No. 323. 1966) da etraflı olarak zaten izah etmiştik. Sırlı tuğla - mozayik çinilerinde kakma sistemine kadar en çeşitli tipleri mavi, beyaz, lâcivert, firûze renklerle benzersiz güzelliğe kavuştu­rulmuştur. Kapı - pencere - sanduka kitâbelerinden bânîsinin hayat ve ölüm hakkındaki fikirleri çok acıklı ifâde ile verilmiştir.

Eşsiz İslâm medeniyetinin dünya çapındaki yüz ağartıcı hastahânesi hâlen res­tore edilmeğe başlanmış ise de, ancak kısmî onarımı yapılacaktır. Böyle muhteşem eserin bir benzerini şimdi bile yapmaktan âciz bulunduğumuzu belirtirsek hakikati söylemiş oluruz.

Eser, 1217 M. tarihinde yapılmıştır.

DÂRÜŞŞÎFÂ (KEYKÂVÜS HASTAHÂNESİ)

Çifte Minareli Medresenin karşısındadır. Türbe, Şifâiye ve yanında izleri kalmış Medresesiyle bir külliye halindedir. Dünyada mevcut en eski, binası bilinen III üncü yapıdır ve mevcutların içinde en muhteşem büyüklüğü ile tanınmış külliyedir. Hele bunun vakfiyesinin de zamanımıza kadar gelmiş olması, bu alanda boş olan bilgileri­mize son derece değerli yeni kısımlar eklenmesine sebep olmuştur. Bu sebeplerden muhteşem yapı üzerinde ne kadar önemle durulsa azdır. Bizler sadece kısaca özlü bilgiler vermekle yetineceğiz.

Bânîsinin adını da taşıyan Keykâvüs Hastahânesi, 1219 yılında veremden ölen Sultan’ın, eşsiz bir vakfiye tertip ederek bu mükemmel binayı yaptırması tabii kar­şılanmalıydı. Devrinin tanınmış kişisi olan Sultan, bugün aynı tipte yanında temelleri duran Medresesiyle Şifâhâne ve devrinde bânîlerinin yatacağı ve kendisi için yap­tırdığı şâheser türbesini inşâ ettirmiştir. Yapının, son derece mütevâzî giriş kapısı bulunur, iç hacmi, avlu etrafında revaklar gerisinde dikdörtgen plânlı, tonoz tavanlı odaları vardır. Büyüklüğü insanı hayrette bırakacak derecede muhteşem bir yapıdır. 48 x 68 metredir. Odalarında ocakları bulunur. Medresesinde ders, burada tatbikat yapılmakta olup, devrimizin en ileri hastahânelerinden asla farkı yoktur. Bunda Türk- İslâm geleneğinin o asırlarda ne derece ileri olduğunu göstermesi bakımından çok tipik sayılır. Yerler taş-tuğla olsa dahi, üstüne hasır, onun üstüne kilim konarak oturulurdu.

Yapı eyvanlı, revakları yığma taş sütunludur. Nispetlerde simetriye yakınlık var­sa da tam değildir.

Taç Kapı: Abidevî, tesir uyandırmaktan ârîdir. Ancak, cephe duvarlarından şöyle biraz yükselir, fakat çok mütevâzî ölçüleriyle esere ağırbaşlılık verir. Gölge - ışık tesiri uyandıracak süslemeleri yerine, ince dantelâ gibi işlenme tercih edildiği için; ancak yalandan sanat zevkinin güzelliği lâyıkiyle anlaşılabilmektedir.

Eyvan: Girişin tam karşısında, gayet büyük sivri kemerli eyvanı hemen göze çarpar. Burada saçlı birer insan resmi bulunur. Bunun diğer benzerini Divriği Prenses Turan Melik Dârüşşifâsında da görürüz. Bunlardan birisi içindeki yazılardan da an­laşılacağı üzere güneşi temsil eder, diğerinin de ay olması lâzımgelmektedir. Başındaki taçtan şua gibi çıkıntıları vardır. Erkek tipidir, diğeri örgülü saçlı, ayı tem­sil eden figürdür. Bunlar yalnız semboldür ve Şâmânî İslâm dininden evvelki Türklerin tabiat kuvvetlerine verdikleri önemin kalıntıları sayılmaktadır.

MUZAFFER BARUCİRCİ MEDRESESİ

Selçuklu Şifâhânesi, Çifte Minare külliyesi yanında bulunan ortası avlulu en muhteşem medreselerden biri sayılır. Devrimize kadar gelebilen bu eser halen ona­rılmış ve yeni maksatlar için kullanılmağa başlanmıştır. Eser dikdörtgen plânlı, eyvanlı ve ortası açık tiptedir. Giriş kısmının methali ve iki yan odaları hariç, diğer odaları tonoz tavanlı olup devrinin benzerleri gibidir. Avlusu etrafında iki karşılıklı revakları vardır, sütunları, başlıkları Gök Medrese’dekilere benzer.

Taç Kapı: Çifte Minareli Medrese tarafındaki Taç Kapısı mütevâzî ölçüde, cephe duvarından ancak yükselen hacimdedir. Yakından incelendiği zaman dantelâ gibi işendiği ve bu sanatın şâhikasına varıldığı görülür. Kapı hacmi, işlemesinin gölge - ışık tesirinden âzâde oluşu onun yapılışında Sivas Şifâhânesi kapısının göz önüne alındığı; fakat devrininen yüksek sanat zevki ile yapıldığı kanısını verir. Ka­pıda yeknesaklığı gidermek için şuraya buraya güller konarak süslenmiştir. Taç Kapı ve cephe duvarı üzerindeki yazılar süsleme sanatı bakımından biribirlerini tamamlamaktadırlar. Ayrıca cephede iki niş şekli penceresi bu kısımların yegâne süslerini teşkil ederler. Köşeler desteklenmiş, devrinin geleneği icabı dışa pencere konmamıştır.

Giriş: Stalâktitli kapıdan girildiğinde uzun eyvanlı kısım ile tam karşısında büyük, yüksek eyvanı bulunur. Bunlarda da kısmen Sivas Şifâhânesi tesiri bulunursa da, bilhassa karşıya gelen eyvandaki taş üzeri kabartmalar dikkate değer. Gayet ince sanat eseri olan bu kısım çok harap olarak zamâmmıza gelmiş, restorasyonda ise, eski halinde yapılması imkânsız bulunduğundan, aynen korunması cihetine gi­dilmiştir.

Avlusunun ortasında havuz olması gelenek îcâbındandı. Burada yapılacak kazı­larda ip uçlan muhtemelen elde olunacaktır. Kemerler, sütunları ve başlıklarının zaten Gök Medrese tipine benzediğini yukarıda arzetmiştik. Kemerler arasında ro­zetler, düz damında çörtenleri bulunur.

Türbe: Taç Kapısının solundaki kubbeli odadır. Altta cenazeliğinin bulunup bulunmadığı hakkında bilgilerimiz yoktur. Çinili kubbesi yalnız burada değil, Kon­ya’daki benzerleri arasında da eşi bulunmıyacak derecede önemli parça olduğunu ortaya koyar. Çok itinalı işçiliği olduğundan zamânımıza kadar bütün tahribatlara göğüs germiştir. Tuğla - çini bir arada, lâcivert, mavi, firûze renkleri geometrik, palmet motiflerle bordürleri büyük âhenk içindedir, renkleri canlıdır. Çinilerinin ko­yuluğu içte dinî havayı vermektedir.

Türbede bânîsi yatar. Bina 1271 yılında Selçuklu Veziri Muzaffer Barucirci tara­fından yapılmıştır.

Medresede İslâmi bilimler okutulurdu. Yanındakilerle bir kül hâlindedir, önünde aynı asra âit, şimdi temelleri bulunan hamamı vardı. Böylece külliye tam mânâsiyle ulvî, devrinde diğer İslâm ülkelerinde bile eşi olmıyan muhteşemlik arzederdi.