Makale

AVRUPA TOPLULUĞU VE TÜRKİYE

BİR BAŞKA AÇIDAN

AVRUPA TOPLULUĞU VE TÜRKİYE
Dr. Abdulbaki KESKİN

Yıl 1987 Nisan ayı. Türkiye, Avrupa Ortak pazarına üye olmak için resmen başvuruda bulunmuş. Konu, yerli ve yabancı basında yoğun bir biçimde tartışılıyor.
İngilizlerin ünlü yayın organlarından "Financial Times", ülkemizin siyasî, askerî, ekonomik ve sosyal yapısı ile ilgili geniş bir ilâve, "Supplement" yayınlayacaktır.
Uzun süre "BBC World Service" in mu-haberliğini de yapmış olan gazeteci David Barchard, hazırlamakta olduğu ilâvede, ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genelkurmay Başkanı ve Diyanet İşleri Başkanının görüşlerine de yer vermek istiyor...
O günlerde Başkanlığa vekâlet ettiğim için Diyanet adına yapılacak mülakatta resmen söz sahibi durumundayım. Aramızdaki konuşma şöyle başlıyor:
- İnsan hakları, demokrasi ilkeleri gibi konularda son derece duyarlı olan Avrupa ile bu ilişki, gelecekte toplumunuzu nasıl etkileyecektir?
Önce şunu söyleyelim, Türkiye, bir Hristiyan kulübüne değil, bir ekonomik birliğe üye olmak amacı ile ortaklığa müracaat etmiştir. Bu birliğin üyelerinin Avrupalı olmasından da bir sıkıntı duymamaktadır.
Zira İslâm, farklı kültür ve inançlara toleransla yaklaşan cihanşümul bir Dindir. Bu nedenledir ki, gayrimüslim dediğimiz Yahudi ve Hıristiyanlar, Ehl-i Kitap statüsü ve İslâm ülkelerinde yüzyıllarca güvenlik ve barış içerisinde yaşamışlardır.
Diğer taraftan. Batının 1948 lerde tanıyıp ilan ettiği ve halen global anlamda bir yap-tırıma bağlayamadığı insan haklan, İslâm Dini tarafından 1400 küsur yıl önce daha şümullü ve daha evrensel olarak ilan edilmiş ve müeyyidelerle garanti edilmiştir.
Ortaklığın ileride Türk toplumunu nasıl etkileyeceği sorusuna gelince, İslâm Dininin -ilk yayılma yıllarında - yabancı kültürle tanışmasının ve yabancı ortamlarda hüsnü kabul görmesinin etkili yollarından birisi de, Müslümanların gayrimüslimlerle kurdukları ticari ilişkiler olmuştur. Tarihte bunun tipik örneklerinden bir kaçı Hindistan ve Çin ile kurulan ilişkilerdir.
Dünyaca ünlü Müslüman tabib ve filozoflardan Ibni Sina, "...İnsanlar, bilmedikleri şeylerin düşmanıdır..." diyor. Bu bakımdan ortaklık ilişkisi, Batıya, Türk Müslümanının şahsında, İslâmı, yakından tanıma ve Batının, İslâm’a karşı olan ön yargılarını giderme fırsatı vererek, daha huzurlu bir dünyanın oluşmasına yardımcı olacağını düşünüyoruz...
Ancak, bu ortaklık sizin de işaret ettiğiniz gibi, bir Hristiyan kulübü veya bundan 20 yıl kadar önce İngiliz eski Başbakanlarından Macmillan’ın, Avrupa Ortak pazarını savunurken, "...Adına ne derseniz deyiniz, ortağı bulunduğumuz bu birlik sadece ekonomik değil, içten bağlı olduğumuz manevi değerlerimiz üzerine oturtulmuş siyasi nitelikte bir Hristiyan birliğidir..." dediği gibi, bir yapılanma içerisinde ise, şüphesiz, Türkiyenin bu ortaklıkta büyük problemleri var demektir...
Detay addettiğimiz diğer sorulan ve ce-vaplannı şimdilik bir tarafa bırakarak ana temaya dönelim.
Bu mülakatın yapıldığı günden bu güne kadar geçen 5 yıla yakın bir zamandan beri, Türkiyenin, Avrupa Topluluğuna üyelik kon-sunda, Hristiyan Batının takındığı tavır, 20. yüzyılın bu son çeyreğinde bile, uluslararası birtakım ticari anlaşmaları dahi, Hristiyan-Müslüman meselesi yapma katılığından kurtulamadığını belgelerken (1), islâm Dünyasına da çok açık bir mesaj göndermektedir.
Bu mesajdan biz, bugün, özellikle Türkiye’nin, tarihî bir sorumlulukla karşı karşıya bulunduğunu anlıyoruz.
Şöyleki, çevremizde meydana gelen ve tüm dünyayı etkileyen son radikal değişmelerin zorunlu hale getirdiği yeni dengeler oluşurken, bölgede, istikrar ve barışın sağlanması, toplumumuzun, İslâm Dünyasının ve hatta bir anlamda tüm dünyanın huzuru için, tarihin bu aşamasında, lokomotif olma görevi ve sorumluluğu Türkiye’nin omuzlarındadır.
Yabancı yorumcuların sık sık vurguladığı gibi, bugün ülkemiz, Almanya’dan Sovyetler Birliği’nin Güneyine, Balkanlar dahi, Türkiye’den Çin’in Batısına kadar Türkçe konuşan milyonlarca insanı etkileyecek, şekillendirecek bir potansiyel güce sahiptir.
Değerli tarihçi, Büyükelçi sayın Bilal Şimşir, 19-29 Eylül 1991 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığımızdan bir heyetle Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Türkmenistan Cumhuriyetlerine yaptığı resmî ziyareti, 5 Ekim 1991 tarihli bir Türk gazetesine (2) değerlendirirken, "Çok yakında, bu Cumhuriyetler, Birleşmiş Milletlerdeki yerlerini alacaklar. Bu durumda, BM’de, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu asgari 6 Cumhuriyetten bir ’Türk Gurubu" olacak. Bu gelişme, Türkiye’ye, İslâm Konferansı Teşkilâtı, diğer tüm ulus-lararası platformlarda olağanüstü bir güç kazandıracaktır..." diyor.
Sayın Şimşirin, uluslararası politik ağırlıklarına işaret ettiği Orta Asya Müslüman Türk Cumhuriyetleri, eski adı ile Sovyetler Birliği içerisinde, 3.981.348 km2 lik geniş bir alana yayılmıştır.
Texastan 6 defa, İngiltere ve Fransanın toplamından da 5 defa daha büyük olan bu alandaki Cumhuriyetlerden Özbekistanın, Fergana Vadisinde 1884 lerden beri, Tacikistan ve Türkmenistan’da 1940 lardan itibaren üretilen ve Rusların, "Beyaz Altın" dedikleri pamuk, Rus tekstil endüstrisinin % 90 oranındaki ihtiyacını karşılıyor. (3)
Nitekim, 17.12.1991 tarihinde Türkiye’yi ziyaret eden Özbekistan Cumhurbaşkanı sayın islâm Kerimoğlu, ülkesinin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden söz ederken, Sovyetler Bir-liğinin pamuk üretiminin % 65’inin ve alfan üretiminin de % 33’ünün Özbekistan’dan sağ-landığını belirtmiştir.
Batılı araştırmacıların, bu çevredeki petrol ve diğer ekonomik potansiyeli, bu ülkelerle ülkemizin tarihî ilişkilerini dikkate alarak, Türkiye’nin yeni bir Asya "Dragon"u ejderhası olacağından endişe ile söz etmeleri boşuna değildir...
Yersiz endişeler bir yana, bu oluşum başlamıştır bile... Beş Orta Asya Cumhuriyetinin li-derleri, 22-23 Haziran 1990 da Kazakistan’ın başşehri Alma Ata da biraraya gelerek Bir Türk Ortakpazannın çekirdeği diyebileceğimiz, "Malî, ilmî, teknik ve kültürel işbirliği"ni öngören bir anlaşma izlamışlardır. (3)
Elbette bu gelişme, imzalanan bu anlaşma ile sınırlı kalmıyacaktır. Eğer biz, Bağdat’ı
Saddam’dan, Riyad’ı Fahd’dan, Kahire’yi Hüsnü Mubarek’ten, Şamı Hafız Esat’tan ibaret görmüyorsak, Orta Doğuda da, Türkiye’nin şekillendireceği bu yapı içerisinde yer almak isteyen milyonlar var...
Çünkü Türkiye, engin tarihî tecrübesi, bugün sahip olduğu bilgi birikimi, eşsiz askerî gücü ile, bölgede, bu misyonu yüklenmeye şüphesiz en lâyık olan ülkedir.
Bize göre, Avrupa Topluluğunun saygı duyulmayan, hatta zaman zaman hakaret ve haksızlıklarına maruz bırakılan bir üyesi olmaktansa, kendi dünyamızın onurlu bir lideri olmak, milletimizin tarihi misyonuna çok daha uygun düşen bir iştir...
Kanaatımızca bu anlayış, Müslüman ülkelerle olduğu kadar, Müslüman olmayan tüm dünya ulusları ile de, iyi ilişkiler içerisinde olmamıza ve milli menfaatlarımızın gerektirdiği istikamette geniş tabanlı bir dış politika izlememize de engel olmıyacaktır.
Sovyetler Birliği’nin resmi varlığına son verilmesi, Bağımsız Devletler Topluluğunun oluşturulması gibi, Kuzey komşumuzda meydana gelen en son gelişmeleri de, yukarıda dile getirmeye çalıştığımız görüşlerin gerçekleşmesinde yararlı bir intikal devresi olarak düşünüyoruz.
Zira bu devreyi, Orta Asya Müslüman Cumhuriyetlerinin toparlanması, ekonomik güçlüklerinin bir ölçüde hafifletilmesi, bağımsızlıklarının bir çok ülke tarafından tanınması, ulusal anlamda vatandaşlık haklarının sağlanması, milli sınırların belirlenmesi ve nihayet bölgede yaşanılan büyük kaos nedeni ile her an meydana gelmesi muhtemel çatışmaların önlenmesinin geçici bir fısatı olarak görüyoruz.
Nitekim yabancı uzmanlar, temelde Slav hakimiyetini hedefleyen bu yeni Birliğin uzun ömürlü olamıyacağı, ancak, Batının başlıca endişelerinden biri olan bu ülkelerin bir kısmındaki nükleer silahların belki de, tek elden kontrolünü sağlıyabileceği; sınır ihtilafları ekonomik, dinî ve etnik ayaklanmalar gibi olayları bir süre önleyebileceği ve kısa zamanda dağılacağı veya İngiliz "Commonwealth"si, Milletler Topluluğuna benzer bir şekil alacağı inancındadırlar.

(1) Dr. Abdulbaki KESKİN, TÜRKİYE OLMANIN ÖNEMİ. Diyanet Aylık Dergi, Ocak 1991
(2) Günaydın
(3) Pravda Vostoka, September 27,1989
(4) The Heritage Foundation. September 28,1990