Makale

Trablusgarb Şehidinin Kanı

Trablusgarb Şehidinin Kanı

Prof. Dr. Nesimi YAZICI
Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Günümüzde Libya ismi ile bir kardeş devletin topraklarını oluşturan bölge, geçmişte Osmanlı Devleti’nde, Mısır’dan Fas ortalarına kadar uzanan Garp Ocakları içerisinde yer alıyordu. Batı’dan Doğu’ya Cezayir ve Tunus’tan sonra Garp Ocakları’nın üçüncüsü Trablusgarb’tı. Osmanlı yöneticileri, devletin bütün müslümanlar için bir ağabey olarak kabul edildiği dönemlerde, her ne kadar İspanya’daki müslümanların kendi topraklarında hür olarak hayatlarını devam ettirmelerini temin edemediyseler de, gerek onların emin bir biçimde müslüman yurtlarına nakillerini ve gerekse Endülüs’ü tamamen ele geçirdikten sonra Kuzey Afrika’ya yönelen İspanyolların bu tasallutlarını önleme başarısını gerçekleştirmişler dir. Uzun yıllar boyunca tatlı ve acı günlerde, iyi ve kötü zamanlarda hemen bütün Kuzey Afrika’daki müslümanlarla, Asyası ve Avrupasıyla geniş Osmanlı sınırları içerisindeki tebea, yani bizler aynı kaderi paylaştık. Fakat hangi güzellik vardır ki, ilelebet devam eder? Hangi saadet ve huzur vardır ki, sonsuzdur? İyi günleri kötüler takip etti. Devletimizin güçlü, kuvvetli olduğu devirlerden sonra, zaafa düştüğü devreler geldi. Dünyaya düzen verirken, kendi düzenimizi koruyamaz olduk.
Şiirlerimize, türkülerimize girmiş olan Cezayir’i, donanmamızın yandığı bir devrede 1830’da Fransızlara kaptırdık. İştahları dinmedi 1881’de Tunus da aynı aki- bete uğradı. Mısır zaten çok daha önceden beri kendisi için bir başka yol çizmişti. Geride kala kala şanlı mazimizden Afrika’da tek yadigâr Trablusgarb vilayeti kalmıştı. Son zamanlarda sürgünlerimizi gönderdiğimiz Fizan Çöllerini de içinde barındıran Trablusgarb.
Trablusgarb 1510-1530 arasında İspanyol yönetiminde kalmış, onların Amerika ile ilişkilerinin yoğunlaşması üzerine de Malta şövalyelerine devredilmişti. İşte bu dönemde, daha önce Cezayirlilerin yaptığı gibi, Tacura ahalisi kendilerinin kurtarılmaları için hilâfet merkezi İstanbul’a müracaat etmişti, Bunun üzerine Murad ağa bir donanma ile Tacura’ya gelmiş, burayı üs edinerek karadan ve denizden hücumlara başlamıştı. Nihayet Kaptan-ı Derya Sinan Paşa kuvvetli bir donanma ile Trablus’u kuşatmış ve 15 Ağustos 1551’de burayı fet- hetmişti. Müteâkiben fütuhât genişletilmiş, bölge tamamıyla Osmanlı egemenliğine geçmişti. İşte bu başlangıçtan sonra 1911 ’e kadar tam 360 sene günümüzün Libya’sı Osmanlı Devleti’nin Trablusgarb eyaleti/vilayeti olarak kalmıştır. Trablusgarb aynı zamanda da Kuzey Afrika’da en son kaybettiğimiz eski vatan toprağımızdır.
Hiç şüphesiz vatanın çorak bir parçasının, bir çakıl taşının bile düşmana bırakılması, her devirde ve her yerde, hainler haricindeki bütün vatandaşları üzmüştür. Müslüman Türk milleti için ise vatan candan azizdir. Vatan sevgisi her şeyden üstündür. Onun için yapılabilecek şeyleri, katlanılacak fedakârlıkları saymak, sınırlamak aslâ mümkün değildir. 1911’de İtalyanlar kabaran iştahlarını teskin etmek, güçten düşen Osmanlı Devleti’nden kendilerince uygun gördükleri bir pay almak emeline düştüklerinde, uzunca bir süredir yaptıkları hazırlıklara güvenerek Trablusgarb’a asker çıkardılar. Müslüman Türk milleti bu gelişme karşısında büyük tepkiler gösterdi. Milletin bağrına bir ateş düşmüştü. Bu ateşin yakıcılığını, tahribatını, verdiği hüznü, düşmana karşı kabaran cengâverlik hislerini... Görmek isteyenler dönemin her hangi bir gazete veya dergisine bakmalıdırlar. Basının toplumun aynası olduğu gerçeğiyle birlikte, Trablusgarb’a İtalyanların çıkmalarının her tabakadan halkımız tarafından nasıl bir felâket olarak değerlendirildiğini açık bir biçimde müşahade edeceklerdir. Geliniz biz sözü daha fazla uzatmadan, 1857’de Sibirya’nın bir köşesinde doğup, kelimenin tam anlamıyla müslü- manlara adanmış bir hayat geçirdikten ve nihayet Japonya’da Islâm tohumunun atılmasıyla gelişmesine en önemli katkıları yaparak 1944’te bu ülkede vefat eden Abdürreşid Ibrahim’in araladığı pencereden hem Trablusgarb’a bakalım, hem de bizzat "Seyyâh-ı Şehir” Abdürreşid İbrahim’e.
Yer İstanbul’da Ferah Sahnesi. Tarihi 1 Mart 1912. Konuşan İstiklâl marşı Şairimiz Mehmed Akif’in, Safahat’inin ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsü’nde şiirinde bize vaiz olarak takdim ettiği yakın arkadaşı Abdürreşid İbrahim. Hatip heyecanlı, dinleyiciler pür dikkat. Yer yer alkışlar ve takdir sesleriyle konferansçıyı takip ediyorlar, Orada bulunamayanlar için de konferansın metni dönemin en önemli İslâmî dergilerinden biri, belki de birincisi olan Sebilü’r-Re- şad (c. I-VIII, aded 2-184, 3-185, s.28-30,42-50)’ da yayınlanıyor.
Abdürreşid İbrahim’e göre; Trablusgarb’ın İtalyanlar tarafından işgaliyle ortaya çıkan durum, yalnızca Osmanlı Devleti ve bu vilâyetin sınırları içerisinde yaşayan Arapların problemi değil, bütün dünya müslümanlarının ortak meselesidir. Nitekim müslümanların oluşturduğu toplumun bir vücut gibi olup, herhangi bir uzuvdaki rahatsızlığın, vücudun tamamında huzursuzluğa sebep olacağı gerçeği hatırlandığında bu durumun doğruluğu kendiliğinden ortaya çıkar. Gerçekten de böyle olmuş, bu haksız işgal en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün İslam toplumlarının maddî ve manevî tepkileriyle karşılaşmıştır.
Bu sırada Trablusgarb’da Osmanlı kuvveti hemen yok mesabesindedir. Savaş yerli halk, bizden giden gönüllüler ve beşyüzbin civarındaki Osmanlı askeri ile dönemin maddî imkânlarının en üstünüyle donatılmış İtalyan kuvvetleri arasında cereyan etmiş ve etmektedir. Bu vesile ile üzerinde durulabilecek bir husus da Osmanlı gönüllüleridir, Asker, sivil içlerinde devletimizin kurucusu Atatürk’ün de bulunduğu çok sayıda gönüllü, Libyalı kardeşlerinin yardımına koşmuşlardır. Bunlar bölgeye ulaşmakta çok büyük güçlüklerle karşılaşmışlar, vardıktan sonra da çoğu defa düşmana karşı savaşı, yine düşmandan gasbettikleri silahlarla sürdürmüşlerdir. Sonuçta Italyanlar bu bölgeye sahip olmuşlardır ama, Trablusgarb seferi onlar için önceden düşünüldüğü şekli ile bir piknik, bir hafta sonu gezintisi olmaktan çıkmış, akıllarından geçmeyen bir büyük ve şanlı direnme ile karşılaşmışlardır.
Abdürreşid İbrahim, İtalyanların Trablusgarb’a çıktıklarında İstanbul’dadır. İçinde bulunulan durumda ne yapılabileceğini düşünür. Cepheye gitmeye karar verir. Fakat A. İbrahim gibi bir din alimi Trablusgarb cephesinde ne yapabilir? Evet o asker değildir, savaş için eğitilmemiştir. Ama hiç değilse hacca gitmeye niyetlenen karınca örneği, susayan cephedeki askere su da taşıyamaz mı? İşte bu iman, bu vatan sevgisi onu uzun yollar aşarak Enver paşa’nın bulunduğu Bingazi cephesine kadar götürür. Ama nasıl götürme?!..
İstanbul’dan Osmaniye Vapuruyla başlayan yolculukta İzmir’e kadar suskunluk hakimdir. Ancak gözler konuşur. Yolculardan çoğu aynı hedefe, yani Trablusgarp’a giden, resmi elbiselerinden sıyrılmış Türk subayları ve hüviyetlerini gizleyen sivillerdir. Vapur Pire üzerinden İskenderiye’ye varır. Oradan Kahire ve Enver Paşa’nı görev yaptığı Bingazi cephesine kadar uzun bir yolculuk.
Allah yolunda, müslüman kardeşine yardım uğrunda katlanılan bu gerçekten güç çöl yolculuğunu birkaç cümle ile de olsa özetlemek gerekir. A. İbrahim, gerek İskenderiye ve gerekse Kahire’de ne amaçla buralarda bulunduklarını anlayan bütün müslümanlardan çok büyük yardım ve yakınlık gördüklerini söylüyor. Tabiatıyla bir çuval cevizin içinde kurtlular da bulunabilecektir. Bizlere düşen kurtlu cevizleri ayıklamak olduğu gibi, doğru düşünemeyen kardeşlerimizin bulunabileceğini de bilmektir.
A. İbrahim’in yanında iki de genç var. Birincisi birlikte Teârüf-i Müslimîn dergisini çıkardıkları Osman Cudi, İkincisi ise Eşref Edib’in yeğeni Nazmi bey (Nazmi bey, prof. Dr. Ayhan Songar’ın babası olup A. İbrahim’le olan müşterek hâtıralarını da içeren Trablusgarb hatıraları yakın geçmişte yayınlanmıştır. Bkz. Tarih ve Medeniyet, s. 1, 2, 3 (Istanbul 1947, s. 64-66, 75-77, 44-46). Üç kişi Ka- hire’den sonra altmışbeş gün süren çöl yolculuğunu nasıl başaracaklar ve maksudlarına nasıl ulaşacaklardır? Çölü görmemiş, ancak kitaplardan okumuş insanların iki aydan fazla onunla mücadeleleri denildiğinde ne anlaşılıyorsa işte öyle. Bir cümle her halde yeterli olacaktır: “Koca sahrada hayat namına ancak iki tavşana rastladık". Sular tükenir, çamurlu tuzlu sular içilir. Yağ biter, pilav yapmak için kaşar peyniri imdada yetişir.
A. İbrahim, çöl yolculuğu sonlarında Kare’de karşılaştığı enteresan bir olayı naklediyor. Yolcularımız burada büyük yakınlık görürler. Özellikle A. İbrahim’in ulemâdan olması ve müslümanların her yerde ulemâya büyük yakınlık göstermeleri, burada da farklı bir örnekle tezahür eder. Bir kişi yanında bir kaç merkeple onlara yaklaşır. Bunlara binerek yakındaki zaviyeye gelmelerini teklif eder. Fakat o zamana kadar merkebe hiç binmemiş olan A. İbrahim tereddüt eder. Bunun üzerine merkepleri getiren yere uzanır ve “Arkama bas da bin” der. Dünyanın bir çok yerini gezmiş olan hoca misafirperverliğin, ilim adamına, din ulemâsına gösterilen saygının bu derecesi karşısında hayretlerini gizleyemez ve tabiatıyla onu yerden kaldırır, merkebe biner. Gidilecek yer bütün mısır ve Kuzey Afrika’da organize olmuş bulunan sunusî zaviyelerinden biridir.
Yolcularımız nihayet sellum bölgesine ulaşmışlardır. Burası Osmanlı toprağıdır. Bu uç noktada mülazım/tegmen İsmet komutasında ondakuz askerimiz bulunmaktadır. Altısı hastadır ve bu uzak çölde kendilerine verilen görevi yapma gayreti içerisindedirler. Yolcularımızla askerlerimizin karşılaşma, selamlaşma ve kucaklaşma sahnelerini tarife bilemem hacet var mı? Belki Balıkesirli, belki Kastamonulu, Rizeli, Bitlisli yirmi Anadolu delikanlısı orada hizmet görüyor ve kardeşleriyle karşılaşıyorlar!...
Mülazım İsmet Tobruk’tan aldığı uzun bir telgrafı okur. Bu telgrafta 172 müslüman mücahidin inanılması güç başarıları anlatılmaktadır. 172 mücahitten oluşan birlik, karşısındaki iki tabur piyade İtalyan askerine hücum eder. Sahildeki İtalyanların dört mitralyözleri, iki taraflarındaki istihkâmlarda topları vardır, denizden 14 gemi de onlara ateş desteği sağlar. Müslüman mücahitlere Şeyh Müberrî’nin onsekiz yaşındaki kızı ve beş oğlu da dahildir. Düşmanın zayiâtı 750, müslümanların şehit sayısı yalnızca altıdır. Bol miktarda silah ve mühimmat düşmana karşı kullanılmak üzere ondan ganimet olarak alınmıştır. Osmanlı komutanlar yönetiminde yerli mücahitlerle elde edilen gerçekten de inanılması güç bu başarı, cepheden İstanbul’daki gazetelere, propaganda için uydurulduğu düşüncesi vermesin diye aslından küçültülerek aksettirilmiş, yani Italyan kayıpları 750 yerine 400 olarak gösterilmiştir.
Çoğu gönüllü Türk komutanlar yönetimindeki yerli Libyalı kardeşlerimizle, dönemin en iyi donatılmış silahlı güçlerinden biri olan Italyan ordusu arasındaki bu savaş öyle bir savaştır ki, Libyalı müslüman Arap kızları bizzat muharebe meydanlarında, hem de düğüne, bayrama gider gibi en güzel elbiseleriyle yer almışlardır. Onların dillerinden düşürmedikleri şiirleri şöyle tercüme edilebilir:
"-Miskin İtalyanları harp sahneleri size yakışmaz. Bu gaza meydanları şan ve şeref sahibi milletler içindir. Sefahatla çürümüş. denâete bulaşmış sinelerde yetişen alçak İtalyanları Geliniz, geliniz. Karşımıza çıkınız! Namus ve şerefiyle yaşamış büyük bir milletin şanlı evlatlarını görünüz, vaktiyle size verdiğimiz dersler yetişmemiş. ders almak için gelmişsiniz. öyle ise esirgemeyiz. Elinize yakışmayan o silahları bırakınız. Bu şanlı mücahitler size kullanmasını öğretsinler.
Yürüyün ey evlâd-ı Arabi mübarek topraklarımızı vücutlarıyla kirleten bu düşmanlardan vatanımızı temizleyelim. Analarınız sizi bugün için doğurdu, bugün için büyüttü.
Yürüyün Allah’ın gerçek olan yardımı kendilerine vaad edilen İslam mücâhitleri. Babalarınız şe- hâdeti bu meydanlarda kazandı. Milletimiz bu sayede şereflendi. Mevlâ’nın ismini yüceltmek için Allah size hitap ediyor. Ey dinin büyük muhafızları; “ İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır” (Tevbe, 20).
Türk olsun, Arap olsun veya bir başka millete mensup bulunsun Allah yolunda ne yaptı ise onun karşılığını görecek, ne kadar gayret sarfetti ise o kadar nimete nâil olacaktır. Trablusgarb’da İtalyanlar karşısında müslüman yurdunu savunanlar da, hiç şüphesiz Allah yolundaki bu çabalarının karşılığını gördüler ve görecekler. Nitekim büyük şair M. İkbal’e bu hakbilirlik duygusu aşağıdaki mısraları söyletmiştir.

“Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın,
Söyle bana ne gibi bir hediye getirdin?’ (dedi Hz. Muham- med)
Dedim: Ya Muhammed (sas) dünyada yok rahatlık
Bütün özlemlerimden umudumu kestim artık
Varlık bahçesinde binlerce gül lâle var
Ama ne renk, ne koku... Hepsi de vefasızdır
Yalnız bir şey getirdim kutlanmıştır tekbirlerle
Bir şişe kan ki eşi yoktur Cen- net’te bile
Bu senin ümmetinin namusudur, vicdanıdır
Bu Trablusgarb şehidinin kanıdır.
(M. ikbal, Beng-i Dera, çev: Ahmed Asrar, İstanbul, 1981, s.60) ♦