Makale

Dost Dost Diye!...

Dost Dost Diye!...

Muammer YILMAZ

Bir kişiyi ötekine bağlayan arkadaşça sevgi duygusuna, bir başka tabirle arkadaşlığın ilerlemiş haline "dostluk" diyoruz. İçimizde öyle halis ve temiz duygular vardır ki gönülden gönüle bir iksir gibi akar; kalpleri birbirine sımsıkı bağlar.
Bu dünyada dostluk olmasaydı herkesin tek başına yaşaması, kimsenin kimseyi tanımaması ve kimseyle konuşmaması gerekirdi. Bu ise insan için mümkün değildir.
Hayatımız boyunca bunalımlara düştüğümüz ve sıkıntılar içinde kıvrandığımız günler çok olmuştur, yaşadığımız müddetçe de olacaktır. O halde kim dostunun kapısını çalıp dertlerinden biraz olsun kurtulmak istemez. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” derler. Gerçi derdimizi söylediğimiz zaman da derman bulamadığımız anlar oluyor. Herşeye ragmen kendimiz için de, başkaları için de, boşalmanın ihtiyaç olduğunu kabul etmek lazımdır. Öyle ki boşalmak insanlar için bir ihtiyaçtır. En gizli sırlarını çekinmeden açabileceği hakiki bir dostu olan insana ne mutlu!
Bugün İnsanî ilişkilerimizde madde ön plânda yer alıyor. Hükümlerimizi maddi ölçülere göre veriyoruz. Bütün bunların neticesinde manevi değerler, ihmale uğruyor veyahut ortadan kalkıyor.
İnsanın dünyada dertleşebileceği, sırrını açabileceği, ödünç para isteyebileceği, gerektiğinde evinde kalabileceği bir dostu mutlaka olmalıdır. Böyle bir dosta sahip olmak için herşeyden önce bu vasıfları, karşımızdakinin bizde bulması gerekir. Hayatın gayelerinden biri de aranan dost olabilmektir. Onun için de dostumuzu iyi seçmemiz gerekiyor. Unutmayalım ki hakiki dostluk karşılıklı çıkarlara değil, feragat ve fedakarlığa dayanırsa devam eder,
Dostlukda çok önemli bir nokta da ölçülü olmaktır. Herşeyde olduğu gibi dostlukda da ifrat ve tefrit zararlıdır, Bu hususta iki cihan güneşi; “Dostuna muhabbette ifrata kaçma, umulur ki birgün gelir de düşmanın olur. Düşmanına nefrette de ifrata varma; umulur ki birgün gelir dostun olur” buyurmaktadır.
Yeryüzünde bitkiler çeşit çeşit kısımlara ayrılmışlardır. Kimi servi, kimi anber, kimi de çam ağacıdır. Ağaç vardır, meyvesinden, gölgesinden kimisinin de katranından faydalanılır, İnsanlar da böyledir; her birinin zevki, huyu, anlayışı, ahlakı farklıdır. O halde dost olarak kabul ettiğimiz insanların da zaafları, kaprisleri, iyi kötü durumları olabilir. Bunları anlayışla karşılamamız gerekir. Zira dünyada en büyük meziyet hoşgörüdür. Fedakarlık karşılıklıdır, fedakarlığı herzaman dostumuzdan beklersek aldanırız. Dostumuz başı sıkıştığı zaman acısını dindirmek, yükünü paylaşmak üzere yanında bulunacağımızdan herzaman emin bulunmalıdır.
“Arkadaşlığı, dostluğu hiçbir şeyle değişmeyin” sözü ne kadar doğrudur. En güçlü dostluklar fikri ve manevi olanlar, aynı dünya görüşünü paylaşanlar arasında kurulanlardır. Sadece maddeye, çıkara ve özentiye dayanan arkadaşlıklar ömürsüzdür. Bir insanın fiziki yapısı, soyu ve zenginliği ile övünmesi hoş karşılanmadığı gibi çok defa ayıplanır. Ancak gerçek dostlarıyla iftihar edip onların başarılarıyla gurur duyması ve bunu her fırsatta söylemesi her zaman hakkıdır.
İnsanî değerlerin gittikçe ucuzladığı, sevginin ve saygının sadece adının kaldığı, herşeyin maddileştiği ihtiyar dünyamızda, menfaate dayanmayan sevinçte ve tasada ortak olduğumuz kaç dostumuz kaldı. Ya da dost zannettiklerimiz?
" Dost dost diye nicesine sarıldım,
Benim sadık yarim kara topraktır.
Beyhude dolandım, boşa yoruldum,
Benim sadık yarim kara topraktır. ”
Diyen gönül gözlü Koca Veysel, ömrü boyunca dost dost diye kıvranmış, en sonunda vefayı ve dostluğu; her halimizle bizi kabul edip, açıklığımızı, kokumuzu, kirimizi saklayan ikinci anamız olan toprakta bulmuştur,
Ne kadar da haklı değil mi? ♦

Mehmedim

Toprakla yatıp, toprakla kalkan, ak ekmeğini sadık yari kara topraktan çıkaran, güneş kadar lekesiz, pınarlar kadar berrak, çağlayanlar kadar vakûr Mehmedim.
Kıtaları yastık, denizleri çarşaf, çağları tahterevalli yaparsın, hiç ihtiyarlamaz, her çağda zinde ve doruk doruksun. Mertsin, hile nedir bilmezsin. Barışta melek, savaşta kartal kesilirsin. Şefkatli, düşmanın yarasını saracak, aç karnını doyuracak kadar da merhametli Mehmedim.
Gözlerin sürürü, kalblerin gururu ’Mehmedim’. Yürüyüşün bir yana, duruşunda bile bir gurur vardır. Bu gururun içinde gösterişi asla sevmeyen Türklük asalet ve faziletin yatar. Ya o bakışın, ah o ne güzel, o ne canlıdır. Dost ve düşmanın içine işler, kanları torlaştırır, alev alev yakıp sarhoş eder.
Çoban çeşmesi gibi kaynayan, ırmak olup çağlayan ve toprağa kâh damla damla, kâh sağnak sağnak düşüp fazilet saçan Mehmedim. Sen, ak martılarınla, cennet kıyılarınla, dost limanlarınla, yakomozlarla gönülleri yakıp, ruhları torlaştıran engin bir denize benzersin. Yeter ki coşmayasın, bentleri teker teker yıkar, şimşek şimşek çakar, yıldırıma dönüşür, düştüğün yeri yakarsın.
Nafakanı çıkarmak için kullandığın sapanın demirini, boz öküzünü, kır atını, tarlakuşunu traktörünü, kekik, çiğdem, kardelen kokan tarlanın ortasında bırakıp vatan müdafaasına koşarsın. Ufuklarla yarışır "Bora" olup eser, aslan olup kükrer, "Atmaca" olup yaraları sararsın.
Güneş ülke’nin incisi, karanlık gecelerin dolunayı, gönüllerin iksiri, çatlamış dudakların merhemi. Gökteki ayım, yıldızım, bayrağım. Sen ulu çınarım. Kırılır eğilmez, ölür inlemezsin; cengi düğün, ölümü bayram bilirsin.
Geçilmez denilen sedler, surlar, yüksek burçlar senin karşında kağıt gibi yırtılır, demir gibi eğilir, erir. Mağrur başlar Romo- nos’un gibi eğilir, Ladislasın’ki gibi yere düşer.
Kıt’aları birbirine lehimleyip kaynaştıran Mehmedim. Üç kıt’a yedi iklimde ayak bas madiğin yer mi kaldı. Malazgirt’ten Kosova’ya, Nigbolu’dan Çaldıran’a, Plevne’den Trablus- garb’a, Çanakkale’den Erzurum’a. Bitmedi; kanla yoğrulup, sıcakla kavrulan, gidenin dönmediği Yemen çöllerinden, Kore’ye, Kıbrıs’a. Şimdi de öz yurdunda, beyinleri yıkanmışlara...
Sakarya’da morlaşan, Dumlupınar’da korla- şan, "Güzel Melike" İzmir’de eriyip palikaryaları denize döken Mehmedim. Sırtlanlarla çevrilmiş bu cennet vatanda çelik bileğin, demir yüreğin ve neşter vuran süngünle yine hazır ve nazırsın.
Erim, nişanım, gözbebegim, tarihim. Cudi’de, G a bar’da, Palandöken’de, Sğgöze’de atmacam, şahinim.
Selâm uçan kuşuna, toprağına taşına; "dizlilere diz çöktürüp, başlılara baş eğdiren" eğilmeyen başına, tuğuna, sancağına...