Makale

Türk Dünya Tarihi Açısından Çanakkale Savaşı'nın Genel Bir Değerlendirmesi

Türk ve Dünya Tarihi Açısından
Çanakkale Savaşı’nın
Genel Bir Değerlendirmesi

İbrahim MALKOÇ
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak.
İlahiyat M. Y. O. Öğr. Görevlisi

Çanakkale muharebeleri, dünya tarihinde ender rastlanan deniz ve kara savaşlarından biridir. Siyasî açıdan, bir çok emelin, ihtirasın, idealin düğümlendiği, askeri açıdan bir çok emelin insan gücünün, azminin, inancının yanısıra, âlet, edevat ve teçhizatının yeterince denge kuramadığı; vatanını savunanlarla istilâya gelenlerin birbirlerini boğazlamak, yok etmek üzere yarım milyonun üzerinde insanın hayatlarını kaybettiği veya sakat kaldığı ve sonuçları itibariyle de, geçmişte olduğu gibi, birçok yanlış hesabın suya düştüğü bir savaştır.(1)
Merkezî devletler yanında savaşa giren Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmak amacıyla itilâf devletleri tarafından düzenlenmiş olan Çanakkale harekâtı, 1. Dünya Savaşı’nın en önemli askerî faaliyetlerinden birini teşkil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa katılmasıyla zor durumda kalan İngiltere ve Fransa, Rusya ile doğrudan temasa geçip savaş güçlerini artırmak, Osmanlı Devleti’nin Süveyş kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, ayrıca Orta Avrupa’ya sızan Almanya-Avusturya ordularını arkadan çevirmek için bu harekâtı gerekli görmüşlerdi. Boğazlara karşı girişilecek bir deniz harekatı ile İstanbul’ un ele geçirilip Osmanlı’nın savaş dışı bırakılması fikri, özellikle İngiliz bahriye nâzırı ve sonra başbakanı olan Winston Churchill tarafından savunulmuştu. İtilâf devletleri bu harekâtla ayrıca henüz savaşa katılmamış olan Balkan devletlerini de kendi yanlarına çekmeyi hedefliyorlardı.(2)
Ülkesinde güneş batmayan mağrur Britanya İmparatorluğu İle, kendi peyki gibi yanına aldığı, tarih boyu büyüklük ve üstünlük fobisinden kurtulamayan ve fakat çok alelâde, basit ve insanlığa sığmayan davranışları alışkanlık hâline getirmiş olan Fransa’nın, ellerindeki yenilmez donanmayı oluşturan zırhlıları son sistem birer kale, topları âdeta birer cehennem makinası, araç ve gereçleri ise, bunlara kıyasla İngiliz istilâ emeli gibi hayret edilecek derecede bol idi.
İşte bütün bu sebeplerledir ki, donanmaları Boğaz önünde hücum manevraları ile nümâyişkâr bir surette savaş hazırlıklarının de recesini denerken Londra ve Paris’te, İstanbul’a kadar seyahat programları hazırlanmış; Boğaziçi’nin mavi ve tatlı dalgaları karşısında geçirilecek zevkli günlerin hayâli ile vapur acenteleri tarafından seyahat için gidiş geliş biletleri bile basılmıştı. Onların düşüncelerine göre; filoları bir defa Boğazdan içeri girdikten sonra bu büyük harbe de bitmiş nazarı ile bakılabilirdi.
Çünkü Osmanlı başkentinin düşmesi demek Osmanlı kuvvetinin felce uğraması demekti. Sonra Karadeniz’e çıkan bu filo, Rusya ile bağlantı kuracak ve Karadeniz’deki hâkimiyetle Balkan Devletleri’ni de merkezî devletler aleyhine savaş açmaya mecbur edecekti. İşte herşey böyle bir İngiliz bankasının câri hesabı gibi gayet kolayca hesap olundu. Yalnız toplam hanesindeki yalancı rakamlar arasında görülmeyen ve hesaba katılmayan birşey vardı: Türk’ün gücü...(3)
1071’de Alparslan’la Anadolu’da simgeleşen ve on yıl sonra, 1081’de Çaka Bey’le adalar denizi adalarına ulaşan Türk hâkimiyetinin Anadolu’da sona erdirilmek istenmesinin en yeni ve önemli denemesi de Çanakkale Savaşlarında olmuştur. Bu teşebbüsün yaklaşık iki yüz yıllık bir mâzisi vardır. Bu senaryo en az yüz defa sahneye konmuş veya konulmak istenmiştir. Bir Fransız tarihçisiyle, bir Rus liderinin ifade ettikleri gibi Türklerin Anadolu’ya ayak bastıkları, hele hele Avrupa yakasına geçtikleri andan itibaren onları buralardan uzaklaştırmak için siyasî, askerî, iktisâdî birçok manevraya girişilmiştir. Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı andan itibaren de onun mirasına konma faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Ama hemen her seferinde konu İstanbul ve Boğazlara geldiğinde, paylaşma şekli üzerinde anlaşmaya varılamamıştır.
Nasıl Rusya ikiyüz yıldan beri İstanbul’a ve Boğazlar’a sahip olmak için hemen hemen 15-20 yılda bir Osmanlı Devleti’yle savaşa girmişse; nasıl İngiltere yaklaşık yüz yıldan beri Çanakkale Boğazı’nı aşarak İstanbul’a ulaşmak istemiş ve bu amaçla da 1807 yılında Amiral Duckworth komutasında bir filoyla İstanbul yakınlarına kadar gelip, birçok kayıpla geri dönmek zorunda kalmışsa, İmparator Napoleon da Avrupa ve Asya haritalarını değiştirip, dost ilan ettiği Osmanlı Mısır ve Suriye’sini 1798’de işgal edip geri çekilmek zorunda kalınca, Anadolu’nun güneyinden gelemediği İstanbul’a bu defa Avrupa’dan, Balkanlar’dan gelmeye kalkışmıştır. Bu amaçla da “Doğunun imparatoru”, “Batının imparatoru” alkışları arasında Fransız ve Rus imparatorları 1807-1809 yılları arasında Osmanlı Devleti’ni paylaşmaya kalkışmışlardır. Ancak Rusya bozgunu ve Avrupa yenilgilerin den sonra sürüldüğü Saint-Helene adasında yazdığı hâtırâtında da belirttiği gibi, sona bırakılan İstanbul’a sıra geldiği zaman Napoleon, anlaşmayı imzalayamamış ve “Constantinople, Constantinople! jamais, c’est i’empire du monde” (Istanbul, Istanbul asla. Burası dünyanın imparatorluğudur.) demekten kendini alamamıştır. Yine bu münasebetle Osmanlı Devleti’yle anlaşmak ve Bogazlar’dan Rusya’ya karşı 200.000 asker çıkarabilmenin zeminini aradığı devirlerde Ruslar için sık sık kullandığı "kuzeyin barbarları" tabirini bu paylaşma sıralarında bu defa Osmanlılar için kullanmakta tereddüt etmemiştir.
Yeni bir deneme ise, 18 Nisan 1912 yılında, Trablusgarp’ta savaş halinde bulunan İtalyanlar tarafından yapılmıştır. 27 parçalık İtalyan donanması, Kumkale ve Seddülbahr açıklarında Türk tabyalarından açılan şiddetli top atışları karşısında Boğaz’dan içeri girememiş ve bir müddet sonra çekilmek zorunda kalmıştır.
İşte İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyanların bütün bu başarısız denemeleri, birinci dünya savaşı başlarında İngiliz, Fransız ve beraberlerinde getirdikleri Avusturalyalı ve Yeni Zelandalılar tarafından son bir defa daha tekrarlanmıştır. Bu sefer müteferrik değil, müşterek çıkarlarla hareket edilmiştir. Amaç sadece Boğazları ele geçirerek İstanbul’a sahip olmak değil, aynı zamanda Rusya’nın yükünü hafifleterek doğrudan temasa geçmek; Balkanlar’da itilâf güçlerine katılmamış olan mütereddit devletleri halka içine almak; buradan Osmanlı Ordusuyla Alman ordusunun muhtemel temas ve sevkiyatını kesmek; Kafkaslar ve Doğu Anadolu’da Rusları rahatlatmak; Arap vilâyet veya eyaletlerinde Osmanlılara karşı girişilen harekâtta İngiliz, Fransız ve İtalyanlara kolaylık sağlamak ve nihayet Almanları da belirli ölçüde meşgul ederek Avrupa savaşlarında üstünlük elde etmektir. Bunların dışında Osmanlı devleti’nin birçok yerinde İtilâf devletleri’yle birlikte kendilerine muhtariyet veya istiklal vaad edilen Araplar, Rumlar ve Ermeniler arasında paylaşmaktan ibarettir.
Bütün bu hesaplar, masa başlarında yapıldığı, bazı gerçekler gözden kaçırıldığı, mahallerindeki incelik ve özellikler düşünülmediği, Avrupalı’nın mantığında ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan hasta adamın artık cevvaliyetini yitirdiği zehabıyla karşı koyacak güce sahip olmadığı ve özellikle de, özüne, canına kasdedilip Boğazına sarılınca Türkler’in neler yapabileceği unutulduğu için akamete uğramıştır.
Bir diğer yanlış hesap da, sadece denizden mi, yoksa hem denizden, hem de karadan müştereken mi Boğazlara saldırılacağı meselesi olmuştur. Trablusgarp ve Balkan muharebelerindeki gibi Boğazlarda da fazla bir direnişle karşılaşmayacağını düşünen İngiltere ve Fransa, sadece deniz gücüyle taarruz etmekte yanıldıklarını çok geç olarak 18 Mart 1915’teki yenilgileriyle anlamışlardır. Daha sonra bu, hem deniz hem de kara gücü taarruzlarıyla telâfi edilmeye çalışılmışsa da, İngiliz ve Fransız gemilerinden ve askerlerinden önemli bir kısmı yok olduğundan ve Türk tarafı sevkiyat için gerekli zamanı kazandığından başarılı olamamıştır.
Bütün bunların ötesinde 5. Ordu komutanı Mareşal Liman von Sanders’in de dediği gibi, “Türklerin harp malzemesi bulabilmek için İngilizlerin ganimetlerinden faydalanmaya çalışmalarına, az olan kum torbaları yapmak için gönderilen çuvallarla yırtık elbiselerini yamamaya çalışmalarına” ragmen, onların kararlılıkları, ya şehit ya gazi olmak inancı ve güveniyle ölümü hiçe saymaları, birkaç dakika sonra öleceklerini bile bile ölüme koşarcasına gitmeleri, icap ettiği veya emredildigi anda, eri ve subayıyla en zor işe atılmaktan geri kalmamaları, savaşta bile dürüst, vefalı olabilmeleri, öldürmek için var güçleriyle üstlerine gittikleri düşmana mütareke sırasında müşfik davranabilmeleri de savaşın kaderini değiştiren en önemli unsurlardandır. İşte o iman ve azimle müstahkem mevki mayın komutanı Nazmi Bey’den aldığı emirle Nusret Mayın gemisi süvarisi yüzbaşı tophaneli kaptan Hakkı Bey, düşman gemilerinin arasından süzülerek Akyarlar’daki Stratejik yerlere, gece karanlığında, mayınları sıralamış ve çağın en modern düşman savaş gemilerinden bazılarının 18 Mart’ta Boğaz sularında batmasını saglamıştır.(4)
18 Mart 1915 tarihinde dünyanın o güne kadar görmediği güçte ve sayıda savaş gemisi sabahın ilk ışıklarıyla Boğaz’a girdi ve önce kara topçusunun karşı koymasıyla karşılaştı, ardından ne olduğunu anlayamadan ardı ardına üç savaş gemisi Boğaz’ın sularına gömüldü. Öteki gemilerde de ağır hasarlar vardı...
Ne oldu, nasıl oldu, hiçbir şey anlaşılamadan. Mart ayının akşam üstü solgun ışınlarının parıltısında birer hayalet gibi Boğaz’dan çekildiler... Bunu Nusret Mayın gemimize ve bilgili, yürekli askerlerimize, komutanlarımıza borçluyuz.®
Çanakkale muharebeleri, tarihimizde düşman kuvvetlerinin, Türk milletine karşı giriştiği, bir istilâ hareketi ve vahşice bir saldırı olarak bilinmektedir.
Merhum Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Savaşlarında Türk kuvvetlerinin karşısında yer alan düşman kuvvetlerini, istîlâ ve vahşet hareketlerini aşağıdaki mısralarıyla şöyle dile getirir:
“ Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya
Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu bir Avrupalı"
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahpesi, yahud kafesi!
Eski dünya, yeni dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi.. Mahşer mi, hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk,
Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..
Hani, tâünada züldür bu rezil istilâ..."

Çanakkale Savaşları ’nda düşman kuvvetleri istilâ ve vahşet hareketleri sergilerken, Türk askeri, asaletine uygun davranışlar göstererek düşmanlarına ve tüm dünyaya, unutulmaması gereken insanlık dersi vermiştir. Savaşlar içinde yaşanmış bazı hadiseler bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
18 Mart 1915 günü batan Fransız gemilerinden denize dökülen düşman askerlerine karşı, Türk askerlerinin davranışları insanlık için örnek bir davranıştır.
Bu hadiseden şöyle bahsedilir:
Bouvet zırhlısı o gün Türk toplarının etkili on beş isabetine uğrayıp, sulara gömülmeye başladığı sırada, ta Erenköy sırtlarından başlayarak Boğaz kıyısındaki mevzilerde bulunan erler, siperlerinin üzerine çıkarak bir taraftan düşmanın bu halini sevinç gözyaşları ile seyredip alkışlarken, tekbir sesleri de Boğazın kıyılarından semaya yükseliyordu.
Bu esnada Türk’ün asaleti yine kendini göstermiş, denize dökülen denizcileri kurtarmak için gelen küçük düşman gemilerini önlememek için bataryalarımız ateşlerini kesmiş, erlerimizden bazılarının da kurtarmak için denize atladıkları görülmüştü. Çünkü Türk’ün asaleti, silahsız olana silah kullanmaz ve mazlumun yanında yer alırdı.(7)
Çanakkale Savaşları’nda savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar etmelidirler. Hiç unutmam. Savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık:
-Niçin, öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
“Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki o kurtulsun anasının yanına dönsün.” Bu asil ve âlicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan dolayı yanaklarımdan sızan yaşlarımın donduğunu hissettim. Çünkü Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler"®.
Balkan savaşı yenilgisinden sonra, tarihlere altın harflerle geçen Çanakkale zaferi, tarihi olduğu kadar ebedi bir hasletin meydana çıkışının ve ispatının tekrarı olmuştur. Çanakkale savunması bir hayat savunmasıdır. Bu savunmanın sonunda ya kanlı bir ölüm yahut şanlı bir yaşamak vardır. Yaşamak ancak bu savunmayı kazanmakla mümkün olacaktı. İşte Türkler Çanakkale’yi yaşamak için savundular ve başardılar da.
Çanakkale Zaferi Türk milleti’nin tarihinde kazandığı ve ma’kus talihini değiştirdiği birkaç zaferden biridir. Öyle bir zafer ki, iç ve dış düşmanların Türklüğü yok etmek için üzerine çullandığı bir devirde kazanılmış ve Türk’ün “hasta adam” olmadığını bütün dünyaya göstermiştir. Ayrıca bu millete yeni devletinin, yani bugünkü Cumhuriyetin kurulmasını sağlayan İstiklâl savaşı gibi büyük ve manalı bir mücadeleyi başlatabilmesi için kendine güven duymayı sağlayan en büyük hadiselerden biri olmuştur.
Çanakkale savunması bir milletin, bir gençliğin savunması olmuştur. Savaşa katılan komutanlar ve erler, savaşın her safhasında üstün morallerini, vatanseverlik ve fedakârlıkları ile birleştirerek kudretlerinin büyüklüğünü ispat etmişlerdir.’9’
Çanakkale Savaşı, millî, dini, vatanî hislerin birleşmesi ile oluşan moral ve insan gücünün, her türlü maddî kuvvetlerin üstünde ve zaferin kazanılmasında en etkin neden oluşunun örneğini vermiştir. Çanakkale’de Türk ordusu yüksek bir moralin gerektirdiği bütün şartları bünyesinde toplamıştı. Evvela ordu, birbirine dinî, vatanî ve milli hislerle bağlı insanlardan oluşuyordu. Hepsi atalarının miras bıraktığı bir. toprağı savunuyordu. Türklüğün başkentini, tehlikede gören her Türk her çeşit fedakârlığı göze almaktan çekinmiyordu. Yüzyıllarca yaşamış kan ve dil, bütün orduyu birbirine bağlıyor ve hepsini yüksek bir amacın arkasından sürüklüyordu. Türk ordusunun bu moral gücünü meydana getiren nedenlerden biri de müşterek dini inançtı. Çanakkale’de her Türk Allah’ın kendisine yardımcı olduğuna inanıyordu. Hatta bu inançladır ki savaş sırasında “Allah! Allah!” diyerek Allah’tan yardım diler. İşte bu inanç Türk’ün moralini yükselten baş etkendir. Çanakkale Savaşı bir bakıma, maddi güç ile moral gücü savaşı olmuş, büyük kayıplar verilmesine karşın insan gücünün, moral gücünü, bugünkü savaşlarda da üstün bir etkiye sahip olduğunun ispatı olmuştur.
Moral gücü ve düşünce birliğinin savaş üzerindeki etkisine gelince, Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bugünkü savaşların eski savaşlara benzemeyen özellikleri; bireysel cesaret ve kahramanlığın ikinci dereceye düşmesi, modern harp silah ve araçlarındaki üstünlüğün birinci mevkiî işgal etmesi, tahkimatın ve her türlü korunma tesislerinin önemini kaybetmesi şeklinde görülmektedir. Eski savaşlarda ordular çok yakın mesafeden savaşarak kumandan ve erlerin kişisel kahramanlıkları ile sonuca gidilebiliniyordu. Bu günün savaşlarında olduğu gibi Çanakkale Savaşları’nda da ezici silahlar savaş alanının çok uzaklarından, yok edici etkisini göstermişti. Çanakkale Savaşları’nda olduğu gibi düşmanın bu üstün ateş gücüne soğukkanlılıkla, azimle ve inançla dayanabilen taraf, başlarında Mustafa Kemal gibi subay kadrosu olduğu takdirde kendi millî ve moral güçlerini gece karanlığından da faydalanarak düşman siperlerine kadar götürüp zafere ulaşabilmektedir. Çanakkale Savaşı moral gücünün maddî güce üstünlüğünü ifade eden, Napolyon’un “Harp bir ordunun şevki meselesi olmaktan ziyade psikoloji meselesidir. Maneviyat harbin yarısını kazandırmaya kâfidir”sözü ile, Birinci Dünya Harbi’nin olacağını vaktinden evvel haber veren ve savaşın bütün safhalarını inceleyen Bemardi yazdığı kitabında, "Muharebelerde fikrî ve manevî âmiller daima hâkim bir rol oynar, manevî âmiller adet üstünlüğüne bile tercih edilir. Hatta diyebiliriz ki, askerin maneviyatı bütün diğer noksanları telâfi edecek derecede mühim bir rol sahibidir. Karşı karşıya gelen İki hasımdan hangisi manen daha kuvvetli ise galebe onun tarafındadır” sözünün teyidi olmuştur.
Dünyanın en büyük sayılan iki devletinin modern ve öldürücü silahları ile saldırdıkları Çanakkale’de, Türk ordusunun pek sınırlı en eski model silahları ile yalnız moral gücü, vatanperverlik ülküsüne dayanan azim ve iradesi karşısında yenilgiye uğramaları, yalnız Türkiye için değil, yokluk ve esaret içinde yaşayan diğer müstemleke milletlerin de kurtulma ümitlerini arttırmış, kurtuluş mücadelelerini kamçılamıştır.(10)
Çanakkale Savaşları’nın Türk ordusunun kesin zaferiyle neticelenmesini, yalnızca bir milletin düşman karşısındaki muzafferiyeti olarak değerlendirmek eksik olur. Bu zafer öylesine bir netice ile son bulmuştur ki, dünya siyasi statükosunda önemli değişikliklere sebep olmuştur.
Çanakkale’de nice yiğitler toprağa düşmüştür ama, Balkan Savaşı’ndan kalma denilen bir ordu ve hasta adam bilinen bir millet, tekrar ayağa kalkmıştır.0»
Çanakkale Savaşları’nın, Türk ordusu’nun zaferiyle sonuçlanmasında Mustafa Kemal’in; askerî dehasıyla kumanda ettiği kıt’aları en iyi bir şekilde komuta etmesinin, yerinde ve zamanında vermiş olduğu kararların, şüphesiz önemli etkisi olmuştur.
Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları’na katılan ve bu savaşlarda ortaya koydukları cesaretleriyle, kahramanlıklarıyla, yiğitlikleriyle ve vatanseverlikleriyle abideleşen Türk kuvvetlerine teşekkürde bulunur.
Mustafa Kemal, gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşmede, Çanakkale Savaşı’na katılan ve bir çoğu şehit düşen Türk kuvvetlerine şöyle teşekkür etmiştir:
“İngilizler, Arıburnu çıkarmasında, bu cephedeki muharebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengâverce meziyetleri son derece övücü bir dille anmakta ve ilân etmektedirler. Fakat düşün ki bütün muharebe vasıtalariyle mükemmel surette donatılmış olarak büyük bir inat ve azimle Arıburnu kıyılarına ayak basan düşmanımız gene o kıyı kenarlarında kalmaya mecbur olmuştur. Bundan dolayı subaylarımız, askerlerimiz vatanseverlikleri ve dinî histeriyle, milletlerine yaraşır yiğitlikleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı taht şehrinin (İstanbul’un) kapılarını korumakla gerçekten iftihar etmeğe değer bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bütün kıt’aların subaylarını, erlerini birer birer takdir ederim. Bu ulu maksat uğrunda canlarını kahramanca feda eden mukaddes
şehitlerimizi derin ve ebedi bir saygı ile yâd ederim.’(12)
Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlar hem deniz, hem de karada ağır yenilgilere uğramış ve geldikleri gibi gitmişlerdir. Yaklaşık 500.000 civarında (400.000 İngiliz 79.000 Fransız) asker şevketmişler ve bunların yarısından fazlasını kaybetmişlerdir. Boğazlar kanalıyla müttefiklerle irtibat kuramayan ve Doğu Anadolu’da ilerleyip, Avusturya-Macaristan’da ezici mağlubiyetlere uğrayan Rusya’da daha sonra ihtilâl çıkmış ve savaşı terketmek zorunda kalmıştır. İngiliz, Fransız ve İtalyan saldırıları da Avrupa’da kırılmış ve çok zayiat vermişlerdir.
Müttefikler Boğazları geçemeyip İstanbul’a sahip olmasalar bile, Osmanlı Devleti de müttefiklere yakın şehit ve zayiat vermiş ve bu sebeple de daha sonraki yıllarda birçok eyalet ve vilâyetini ve savaşı kaybetmiştir.
Burada son olarak şunu da belirtmek gerekir ki, İtilâf devletleri tarafından kendilerine muhtariyet veya istiklâl vaad edilen Balkanlar’daki halklarla birlikte, Araplar, Rumlar, Ermeniler’den bazıları, siyâsi açıdan, birçok mücadeleden ve birçok sene sonra bağımsızlığa kavuşmuşlarsa da, İtilâf devletleri’nin İktisâdi, ticâri, kültürel emperyalizminden kurtulamamışlar ve aradan yaklaşık üç çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen hemen hemen hepsi hâlâ kendilerini toparlayamamışlardır.’(13)
Türk milleti, Çanakkale Savaşları’nda vatanına yöneltilen istilâ ve vahşet saldırılarına karşı birlik ve beraberlik ruhuyla hareket ederek, vatanını korumak için canını, malını ve herşeyini seve seve fedâ edebileceğini göstermiş, fakat ezelden beridir hür yaşamış bir millet olarak bağımsızlığından asla tâviz veremiyeceğini dünyaya ilân etmiştir. Tüm dünya milletleri, Türk’ün cesaretine, kahramanlığına, yiğitliğine ve vatanperverliğine birkez daha şahit olmuştur. Türk milleti aynı zamanda, Çanakkale Savaşlarının neticesi itibariyle, bazı istilaya uğramış milletlere kendi kurtuluş hareketlerini başlatmalarında adeta bir meş’ale olmuş ve onlara yol göstermiştir.

(1) Prof. Dr. Azmi Süslü, Çanakkale ve Önemi" Atatürk Araş tırma Merkezi Dergisi, c. VII, sayı: 20,303, Ankara 1991
(2) İslam Ansiklopedisi, c. 8. 205-206. İstanbul 1993
(3) Mehmet Ihsan Gençcan, Çanakkale Savaşlarından Atın Harfler. 16-17,1993
(4) Prof. Dr. Azmi Süslü, a.g.e, c.VII, sayı: 20,303-3053
(5) Mehmet Ihsan Gençcan, a.g.e, 149
(6) Mehmet Akif Ersoy, Safahat, 425, İstanbul 1966
(7) Mehmet Ihsan Gençcan a.g.e, 26
(8) Mehmet Ihsan Gençcan a.g.e, 73-74
(9) Mehmet Ihsan Gençcan a.g.e, 13-14
(10) Mehmet Ihsan Gençcan a.g.e. 28-31
(11) Ayşe Bulut-Nihal Yazan-Rahmi Kâhya, Türk’ün Şeref Des tanı Çanakkale Savaşları, İstanbul 1986,41
(12) Aynı eser, 4
(13) Prof. Dr. Azmi Süslü, a.g.e, c. VII, sayı:20,307