Makale

Sultan Mehmet Reşad'ın Çanakkale Gazeli

Sultan Mehmet Reşad’ın
Çanakkale Gazeli

Yrd. Doç. Dr. Mehmet SARI

Dünya tarihinde, geçtiği alan ve kaybedilen can bakımından başka bir benzeri bulunmayan Çanakkale Muharebeleri üzerine pek çok şiir yazılmıştır. Hiç şüphesiz, bunların en mânâlı olanı Mehmed Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” adlı eseridir. Müslüman Türk’ün vatan, millet ve din için, emperyalist devletler karşısında gösterdiği kahramanlığı dile getiren şiirlerden birisi de dönemin pâdişâhı Sultan Mehmed Reşad’ın yazdığı hamaset şiiridir.
Mehmed Reşad, Sultan Ab- dülmecid’in oğlu olup, 1844’te İstanbul’da doğmuştur. Annesi Gülcemal Kadın’dır. Kuvvetli bir dinî terbiye alan Mehmed Reşad, anadili Türkçe’nin yanısıra Arapça ve Farsça’da bilmektedir. Babası Sultan Abdülmecid ve amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir hayat süren Mehmed Reşad, II. Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla, ömrünün büyük bir kısmını saray hapsinde geçirmiş ve bu zaman içerisinde tarih ve edebiyatla meşgul olmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in hal’i üzerine 27 Nisan 1909’da 65 yaşında Osmanlı Hanedanından otuzbeşinci padişah olarak tahta çıkmıştır. Dokuz yıl saltanat sürdükten sonra 3 Temmuz 1918 tarihinde vefat eden Sultan Mehmed Reşad’ın kabri, Eyüp’te yaptırdığı câmi ve okulun yanındaki türbeaedir.
Padişah Mehmed Reşad, I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Müslüman devletleri cihada davet etmiş ise de müsbet bir sonuç alamamıştır. Savaşa girmeye karar verilince “Orduma ve Donanmama” başlıklı bir beyanname yayınlamış ve "Cihâd-ı Ekber” ilân etmiştir.
Yakın tarihimizin en kritik döneminde padişahlık yapan Sultan Reşad, yakınlarının ifade ettiğine göre merhametli, nazik, yumuşak huylu, mütevekkil, müsamahalı ve çok terbiyeli bir sultandır. Kan dökülmesini sevmeyen sultan, yaşlılığına ve hastalığına rağmen ömrünün sonuna kadar memleketin menfaati için çalışmıştı^ 1). Tarihî değerlendirmeleri gerçek Türk tarihçilerine bırakarak Çanakkale Zaferi (2) üzerine yazdığı gazele geçelim.
1. Savlet etmişdi Çanak- kal’a’ya bahr ü berden (3)
Ehl-i Islâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
2. Lakîn imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-yı pu- lâd-beden
3. Asker evlâdlarımın pîş-geh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen
4. Kadr-ü hayysiyeti pâ-mâl olarak etdi firâr
Kalb-i Islâm’a nüfûz eylemeğe gelmişiken
5. Kapanıp secde-i şükrâna REŞÂD eyle du’â
Mülk-i Islâm’ı Hudâ eyleye dâ’im me’men (3).
Sultan Mehmed Reşad’ın Çanakkale Zaferi üzerine yazılmış bu şiiri, O’nu tanımamız için de bir belgedir. Kendi el yazısı ile yazılmış klişesini verdiğimiz gazel 5 beyit olup, aruz vezniyle (Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün) yazılmıştır. Bu gazele, başta Yahya Kemâl olmak üzere pek çok şâirimiz nazire yazmıştır. Her beytin üzerinde ayrı ayrı durmaya çalışalım;
1. Savlet etmişdi Çanak- kal’a’ya bahr ü berden
Ehl-i Islâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
Birinci mısradaki "savlet etmek”, “şiddetli bir şekilde saldırmak, hücum etmek” demektir. “Bahr ü berden”, “denizden ve karadan” mânâsınadır. Gerçekten de düşman ordusu, binlerce kilometre öteden gelmiş ve Çanakkale’ye denizden ve karadan saldırmıştır.
İkinci beyitteki “ehl-i İslam”, “İslam topluluğu” mânâsında olup, Osmanlı Devleti kastedilir. Ayrıca, gelen düşmanların bütün Islâm topluluklarına tarihî bir kinle dolu oldukları da hatırlatılır. “Hasm-ı kavî”, “kuvvetli, güçlü düşman” demektir. Ehl-i İslam’ın iki hasm-ı kavîsi Fransız’lar ve İngiliz’lerdir. “Kav?’ kelimesi milletlerin, İslam topluluklarına karşı besledikleri kin, tarihçe malum ve sabittir. Mehmed Reşad bu tarihî gerçeği bilmekte ve vurgulamaktadır. İkinci mısradaki “birden” kelimesi de hem “ikisi birlikte” hem de “aniden” mânâlarındadır. Bu beyit, Çanakkale muharebelerinde denizden ve karadan yapılan düşman saldırılarına maruz kalışımızı bir tablo gibi gözler önüne getirir.
Bu açıklamalardan sonra beyti bugünkü ifadeyle şöyle izah edebiliriz: “İslam topluluğunun iki kuvvetli düşmanı Çanakkale’ye denizden ve karadan birlikte (aniden) hücum etmişti”.
2. Lâkin imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-yı pulâd-beden

Birinci mısradaki edat olan “Lâkin” kelimesi, “ama, fakat, ancak” gibi mânâlara gelip, bir önce söylenilenin gerçekleşmediği veya gerçekleşemeyeceğini belirtmek için kullanılmıştır. Şâir, birinci beyitte, çok kuvvetli-maddî yönden-iki düşman devletin birlikte, denizden ve karadan Çanakkale’ye saldırdığını söylemişti. Bu beyite “lâkin” lafzıyla başlamakla bu saldırının sonuçsuz kalacağını peşinen vurgular ve insanda bir irkilme, duraklama ve titreme uyandırır. Arapça “meded” den gelen “imdâd” kelimesi hem “yardım”, hem de “yardıma gönderilen kuvvet” mânâsındadır. Bu durumda “imdâd-ı İlâhî”, Allah’ın yardımı yanında "Allah tarafından yardıma gönderilen kuvvet" mânâsını da taşır. Tarihte görülmüştür ki, İslam yolunda cihad edenlere, doğruluktan ayrılmayanlara Allah, çeşitli vesilelerle yardım eder. Yine tarihin kaydettiği pek çok savaşta-düşman askerlerinin bizzat ifade ettikleri gibi- cephedeki müslüman askerlerden başka, savaş alanında değişik giysiler içerisinde savaşçılar görülmüş ve müslüman askerlere yardım etmişlerdir. İşte bunlar, Allah tarafından gönderilen kuvvettir. Mısradaki “yetişip” ifadesi de mânâ bakımından savaşan Müslüman orduya yardım için, başka bir ek kuvvetin geldiği düşüncesini kuvvetlendirir. Çanakkale muharebelerini yaşayan ve bu şiiri yazan Sultan Reşad da böyle bir hadiseyle karşılaşmış olabilir.
İkinci mısradaki erlerin “Çelik bedenli kal’a” olması, düşmanın topunu-tüfeğini işletememesi; Mehmetçik’in çelikleşmiş iradesi ve düşman karşısındaki mücadelesi anlamı yanında, savaş alanına başka askerlerin de geldiğini hatırlatır okuyucuya.
Bu beyitte anlatılmaya çalışılan kuvvet, General Hamilton’a “Türkler aralıksız saldırıyor ve Tanrı’nın yardımından pek güzel faydalanarak savaşıyorlardı” (4) dedirtmiştir. Bu beyti de şöyle özetleyebiliriz: “Lâkin Allah’ın yardımı ordumuza yetişip, her bir neferi çelik bedenli kal’a oldu”.
3. Asker evlâdlarımın pîş-geh-i
azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet
düşman
Birinci mısradaki “evlâd” kelimesi, Arapça kurala göre “veled” in çoğulu olup, Türkçe’de müfred olarak kullanılır ve “oğul, kız, çocuk, sülâle, nesil” anlamlarına gelir. Sultan Reşad’ın “asker evlâdla- rım” ifadesi samimi, içten ve sıcak bir söyleyiştir. Sultan, bulunduğu mevki itibariyle gerçekten baba ve ailenin-Devletin-reisidir. Ayrıca savaştaki erlerin gençliği yanında Sultan, onların babası yaşındadır. Farsça olan “pîş-geh”, “ön” mâ- nâsındadır. “Azm” ise “niyet, karar” demektir. Türk askeri gerçekten kararlıdır. O karar, vatan için, millet için cân vermektir. O karar bu yolda şehâdete ermektir. “Pîş- geh-i azm” kararın önüdür. Bunu da iki şekilde düşünmek mümkündür. Birincisi Türk askerinin “kararlı, azimli ilerleyişi önünde” demektir. İkincisi ise, “önceden verilmiş karardır. Türk askeri cepheye giderken önceden kararlıdır: Vatanı düşmana vermemek, bu yolda şehâdete ermek. Anası onu cepheye; “Haydi oğlum git, ya gazi ol ya şehid” diyerek ugurlamıştır. Düşman askeri işte bu, önceden verilmiş karar karşısında âcizdir, çaresizdir.
İkinci mısradaki “acz” kelimesi, “beceriksizlik” demektir. Birinci mısrada Türk askeri için kullanılan “azm” kelimesinde bir manevî kuvvet bulunurken, ikinci beyitte düşman askeri için kullanılan “acz” kelimesinde manevî bir zayıflık vardır. Bu mânâları manevî açıdan değerlendirmek gerekir. Şiirin birinci beytinde düşman maddî ve fizikî yönden kuvvetli idi. Bu beyitte manevî yönden zayıftır, acz içindedir. Türk askerinin azimli tavrı, imanlı oluşuna bağlıdır. Düşman askerinin aczi de inançsızlığındandır. Çünkü düşman askeri Çanakkale’ye “şehid olmak” gibi ulvî bir duyguyla gelmemiştir. Onun için ölmek, her şeyin bitmesi demektir. Tek güvendiği maddî yönü, silahları idi. Gördü ki, manen azimli, kararlı askerlerin karşısında madde işe yaramamaktadır. Bunun için acze düşmektedir.
Mehmed Akif Ersoy’un;
“Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var”
mısralarında da maneviyatın karşısında maddenin iflas edişi çok güzel anlatılır.
“İdrâk” kelimesi “anlayış, akıl erdirme, yetişme, olgunlaşma ve felsefede algı” demektir. Birinci beyitte söylediğimiz gibi Çanakkale’ye gelen düşman maddî yönden çok kuvvetli idi. Kendinden çok emindi ve hemen saldırmıştı. Beceriksizliğini ise, Türk askerinin azmini, kararlılığını görünce anladı, idrâk edebildi. Önceden düşünemiyordu. Başka bir ifadeyle, maddî imkânlara güvenerek Çanakkale’yi almak için gelenler şimdi (gerçekleri görünce) akıllandı ve olgunlaştı. Önceden olgun değillerdi, çocuk gibi hareket etmişlerdi. Öyle olmasa başka bir milletin topraklarında ne işleri vardı?
Şâir “idrâk” kelimesinin ikinci hecesini medli okutmakla kelime üzerinde âdeta vurgu yapıyor. Düşman kelimesi kâfiye bakımından hafifletilerek “düşmen” şeklinde yazılmıştır. Bu, şeklî düşünce yanında, birinci beyitte “hasm-ı kavî” olan düşman bu beyitte nihayet aczini idrâk ettiği için, hafifletilerek ele alınmıştır ki, mânâ itibariyle “düşmen” şekliyle çok güzel düşmektedir. Bu beyti de şöyle açıklayalım: “Düşmen, asker evlâdlarımın azmi önünde, nihayet aczini (beceriksizliğini) idrâk eyledi, anladı”.
4. Kadr-ü haysiyyeti pâ-mâl olarak etdi firâr
Kalb-i İslam’a nüfûz eylemeğe gelmişiken
Birinci mısradaki “kadr” kelimesi “itibar, onur, şeref, haysiyyet, meziyet, rütbe, derece”; “haysiyyet” kelimesi de “şeref, onur, değer” mânâlarına gelir.”Pâmâl” ise “ayak altında kalmış, çiğnenmiş” demektir. Çanakkale’ye gelen düşmanlar, diğer dünya devletlerine kuvvet gösterişi yapmak isterler. Ancak umduklarını bulamazlar. Mağlûp olurlar ve şerefleri, onurları, rütbe ve dereceleri ayaklar altında çiğnenmiş olarak giderler, firâr ederler.
İkinci mısradaki “kalb” kelimesi “yürek, gönül” demektir. Mecaz olarak da “her şeyin ortası, ehemmiyetli, alıcı noktası” demektir. Düşman’ın Çanakkale’ye gelişinin asıl sebebi sadece buraları almak değil, kalb-i İslam’ın gönlüne girerek onları emri altına almaktır. ”Kalb” kelimesinin mecaz mânâsı dikkate alındığında bu beyitte daha zengin bir mânâ ortaya çıkar. Çanakkale, İstanbul ve Boğazlar ile buralara sahip olan Osmanlı (Türk), İslam âleminin kalbi, merkezi, ortası lideridir. Ayrıca Sultan Mehmed Reşad’ın bu beyitte “Kalb-i İslam” ifadesiyle İslam âleminin halifesinin burada, Osmanlı’da bulunduğunu (5) ve bu yüzden Osmanlı’nın İslam’ın ortası, ehemmiyetli yeri olduğunu hatırlattığını da söylemek mümkündür. Düşman, işte bu sebeplerden buraya nüfûz etmek için gelmiştir. “Nüfûz” kelimesi “sözü geçme, sözü dinlenme” demektir. Beyti şöyle özetleyebiliriz: “(Düşman), İslam gönlüne nüfûz eylemeğe gelmiş iken, onur ve şerefi ayak altında çiğnenmiş olarak firar etti”
5. Kapanıp secde-i şükrâna REŞÂD eyle du’â
Mülk-i Islâm’ı Hudâ eyleye dâ’im me’men
Gazelin bu son ve beşinci beytinde Sultan Mehmed REŞAD kendisine hitap ederek Çanakkale Savaşından galip çıkmanın sevincini yaşarken, Mülk-i İslam’a bir daha böyle bir belânın gelmemesi için Allah’a duâ edilmesini ister.
“Secde-i şükran”, “büyük bir sevince karşılık yapılan secdedir. Bu sevinç, savaştan galip çıkma sevincidir. Şâir, “secde-i şükrân” ifadesiyle okuyucuya, “Kur’an’ın 14 yerindeki secde âyetlerini okuyunca, okuyan ve işiten için yapılması lâzım gelen secde” mânâsındaki “secde-i tilâvet”i de hatırlatarak, bu gazelin okunduğunda ve Çanakkale zaferinin hatırlatıldığında “secde- i şükrân”da bulunarak Allah’a du’â edilmesini ister.
İkinci mısradaki “mülk-i İslâm” İslam devleti, İslam ülkesi, Osmanlı-Türk Milleti demektir. “Me’men” kelimesi “emin, güvenilir, sağlam yer, sığınılacak yer” demektir. Mülk-i İslam (Osmanlı), değişik ırk ve dinlerden insanların birlikte yaşadıkları, sığındıkları, emin oldukları bir yerdir. Bunun için Sultan Reşad, bu İslam ülkesinin ebedî olarak kalmasını Allah’tan niyaz eder. İkinci mısra “secd-i şükrân” okunacak duâ gibidir: “Allah, İslam ülkesini dâ’im sağlam, sığınılacak yer eyleye”. “Devamlı, sürekli” mânâsına gelen “dâim” kelimesi hem “Allâh mülk-i İslam’ı dâim eyleye”, hem de “Mülk-i İslam’ı Allah dâ’im, memen (sığınılacak yer) eyleye” şeklinde düşünebiliriz.
Bu beyitteki “mülk” kelimesinin, Kur’an-ı Kerim’in 67. sûresinin de adı oluşu ve bu sûrenin Mekke’de nazil oluşu; “me’men-i rızâ’nın Ka’be mânâsına gelişi”;
Ka’be’nin Mekke’de bulunuşu ve “secde” ederken oraya yöneliş birbirleriyle ilgilidir. Mekke, “emin, sığınılacak yer”dir. Ka be Mekke’dedir ve Müslümanların merkezidir, namazda oraya yönelinir, Dördüncü beyitte açıkladığımız gibi “kalb-i İslâm” ve beşinci beyitte söylenilen “Mülk-i İslâm” Osmanlıdır. Osmanlı, sahip olduğu Çanakkale, İstanbul, Boğazlar ve Halifelik makamı itibariyle merkezdir. Beyit bütün bunlarla birlikte daha geniş bir mânâ kazanır: “(Ey) REŞAD, Secde-i şükrana kapanıp, Allah (ım) Mülk-i İslâmî dâim güvenilir yer eyle (diye) duâ et”.
Bu yüce duygulara sahip Sultan Mehmed Reşad’ı hatası ve sevabıyla birlikte Çanakkale Zaferi’nin 81. yıldönümünde rahmetle anıyorum.

(1) Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, 1st. 1985, s. 279; Şâir Padişahlar, Hilmi YÜCE- BAŞ, 1st., 1960, s, 121; Osmanlı Hanedan Şâirleri, Alp Arslan KONURALP (A.Ü. DTCF. Türk Edebiyatı Kürsüsü Lisans Tezi). Ank. 1967 (DTCF. Kütüphanesi, Bt. 83), s. 173.
(2) Çanakkale Arıburnu Savaşları ve 27. Alay, Şefik AKER, 1st. Ty; Çanakkale Savaşları, Şemsettin Çamoğlu, 1961; Seddül- bahir Muharebesi, (26. Alay, 3. Tabur Harekatı), Binbaşı Mahmut, 1st. 1933; Şehidler Sırtı Destanı, İbrahim oğlu Ömer, Hz. Mehmet SARI, Çankırı 1989.
(3) Türk istiklal ve Hürriyet Mücadelesi Tarihi
(4) Çanakkale Savaşları, 1915, Ihsan ILGAR, Ankara, 1982, s.268.
(5) Halife, Hz. Muhammed’in vefatından sonra O’nun vekili olarak Müslümanların imamlığını yapan kimse demektir, Halifelik, ilk dört halifeden (Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali) sonra Emevilere ve oradan da Abbasilere geçmiştir. Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethedip İstanbul’a dönerken son Abbasi Halifesi olan Mütevekkili de yanında getirmiş ve halifeliği kendisi üstlenmiştir, (yıl 1517) Böylece OsmanlI’ya geçen Halifelik ünvanı I. Se- llm’den VI. Vahdettin’e kadar 28 padişah tarafından sürdürülmüş ve halifelik 3 Mart 1924’te TBMM kararıyla kaldırılmıştır. (Bkz. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, C. 10, 1st., 1986, s.4963); Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. I, M. Zeki PAKAUN.Ist., 1983, s.709)