Makale

DİNİMİZDE AKLIN YERİ YÜKSEKTİR

DİNİMİZDE AKLIN YERİ YÜKSEKTİR

M. Şevki ÖZMEN

İslâm Dîni’ni diğer dinlerden ayıran, ona üstünlük ve gerçeklik sağlıyan pekçok husûsiyetler vardır. Dînimizin akla büyük bir yer ve değer vermesi de bu husûsiyetlerin en önde gelenlerinden biridir.

Bugün mevcud dinler arasında, Allah inancım tam bir vuzûha ka­vuşturan, Allâh’ın mutlak olarak birliğim, eşi, benzeri, ortağı bulunma­dığım, mutlak irâde, mutlak kudret sahibi olduğunu insanlara telkin eden tek din, İslâm’dır.

Allah ile kullan arasında herhangi bir aracı kabul etmiyen, ibâdet­leri de, dilek ve istekleri de doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a arza im­kân veren tek din yine İslâm’dır.

Fâtiha Sûresi’nin; “Rabbim! Yalnız Sana ibâdet ederiz; yalnız Sene­den yardım dileriz...” mealindeki âyet-i kerîmesi bu iddiânın en sağlam ve apaçık delilidir.

İşte bunun içindir ki, İslâm Dîni’nde Allah’ın yeryüzünde ne temsil­cisi vardır, ne yardımcısı, ne de oğlu ve kızı. Bir varlık, en büyüğünden en küçüğüne kadar, akla gelen ve gelmiyen her İhtiyaçtan müstağni, mü­nezzeh olmalıdır ki, Tanrı olabilsin. Hükmünü yürütebilmek için yardım­cılar kullanmak, insanlar arasına temsilciler göndermek, oğula ve kıza sâhib olmak aczi ifâde eder. Halbuki Tanrı’ya asla acz isnâd edilemez. Aksi halde o uydurma tanrılardan biri olur. Kelime-i Tevhîd dediğimiz, “Allah’dan başka Tanrı yoktur.” ikrârı bu hakikati ifâde eden mübârek bir cümledir.

Burada hatırınıza bir suâl gelebilir belki:

— Peygamberler Allah ile insanlar arasında temsilci mâhiyetinde değil midirler? diye.. Hayır muhterem okuyucularımız, Peygamberler Al­lâh’ın insanlar arasında temsilcileri değildirler. Onlar sâdece, vahiy yo­luyla Allah’dan aldıkları emir ve nehiyleri, umde ve prensibleri insanla­ra harfi harfine ulaştırmağa me’mur birer Ulu Kişilerdir. Kimseyi Al­lah adına ne dîne koyabilir ne de dinden çıkarabilirler. Peygamberlere uyub uymamak da —mes’ûliyyetini yüklenmek kayıd ve şartiyle— insa­nın irâdesine terk edilmiştir. İnanmanın da, inanmamanın da hesâbını insanoğlu bizzat kendisi Allah’a verecektir.

Bütün bunarın idrâk edilebilmesi, vicdanlara işlenebilmesi için akl-ı selime ihtiyaç vardır. Şirki Tevhîd’den, çirkini güzelden, şerri hayırdan ayırd etmek ancak ve ancak doğru düşünmeye, aklı iyi kullanmaya bağ­lıdır. İşte bunun içindir ki, İslâm Dîni akla çok büyük bir yer ve değer vermiştir. Ancak bu akıl, akl-ı selim olmak lâzım gelir. Çünkü mutlak akıl, şâyed kendisine bir istikaamet verilmezse yanılabilir, şaşırabilir. Esasen akılsız insan yoktur; insanı diğer hayvanlardan ayıran vasıflar arasında akıl başta gelir. Fakat dediğimiz gibi yol gösterilmezse akıl acz içerisinde bunalabilir, yanlış yollara sapabilir. Bu sebeble Cenâb-ı Hak insana pek büyük bir nimet olarak ihsan buyurduğu akla, selim bir yol tutabilmesi için zaman zaman Peygamberler göndererek Vahiy yoluyla yol göstermiş, ışık tutmuştur. Akıl sahibleri Allâh’ın bildirdikleri, Kur’ân’ın öğrettikleri üzerinde durur, düşünür, her türlü peşin hükümlerden uzaklaşarak ve tam bir tarafsızlıkla başkaları ile mukayese ederlerse doğru yolu bulacaklarından, Hakk’a ulaşacaklarından asla şüphe edile­mez.

İslâm Dîni, “Akılca fakir olanlar ne kadar bahtiyardır..” demez. Bu­nun tam tersine hep tefekkürü, yânî: kâinâtın yaradılışı, canlıların doğ­ması, büyümesi, kendileri gibi birer varlık bıraktıktan sonra ölmesi, bu­lutların göklerde seyretmesi, şimşeklerin çakması, yağmurların yağma­sı, mevsimlerin, gece ile gündüzün biribirini tâkib etmesi, ağaçların aç­ması, çeşid çeşid meyveler vermesi, kuşların uçması, balıkların yüzmesi, hayvanlardan kiminin karnı üzerinde sürünerek, kiminin iki ayak, kimi­nin dört ayak üzerinde yürümesi, zelzelelerin olması, boraların, kasırga­ların kopması, gökler ve gökleri dolduran küçüklü büyüklü milyarlarca yıldızın mâhiyeti üzerinde kafa yormayı, Allâh’ın birer âyati olan ta­biat hâdiselerini incelemeyi, aralarındaki sâbit ve müşterek münâsebet­leri bularak kanunlarım keşif ve tesbit etmeyi tavsiye eder. Kur’ân âyet­lerinin pek çoğu;

“Siz hiç düşünmez misiniz?”

“Niçin akl etmiyorsunuz ?”

“Belki düşünürsünüz diye.” gibi hitablarla sona erer. Bu sebeble Müslüman âlimler için;

— Kiliseye girince lâboratuvarın, lâboratuvara girince kilisenin ka­pısını kaparım... gibi iki zıd düşünüşü bir kafada birleştirmeğe çalışmak mecbûriyyeti yoktur. Çünkü dînimiz akla büyük pâye veren bir dîndir; akim eseri olan ilimle asla çatışmaz. Çatışmamak şöyle dursun, biraz ön­ce dediğimiz gibi insanoğlunu tabiat hâdiselerim müşahede ve tedkıyka sevk eder. Bu müşâhede ve tedkîklerdir ki, müsbet ilimlerin doğmasına sebeb olmuştur. Nitekim, müsbet ilimlerin temelini atanlar Müslümanlar olmuştur. Sonra, İspanya medreselerinde okuyan ve Haçlı seferleriyle Müslümanlarla temâsa gelen batılılar onu Avrupa’ya götürmüşlerdir.

Şu hâle göre muhterem okuyucularımız, dinimiz geçmiş asırların ol­duğu gibi, asrımızın da dînidir ve gelecek asırların da kıyâmete kadar tek gerçek dîni olarak kalacak ve yaşayacaktır. Hamdolsun Cenab-ı Hakk’a Kur’ân-ı Kerîm, tek harfi bile değişmemiş olarak bugün elimizdedir. Bundan böyle de ellerde öylece kalacaktır. Mukaddes kitabları her ne sebeble olursa olsun tahrif etmek, tağyir etmek, târihin karanlık çağlarında gömülü kalmıştır. Milyarlarca Kur’ân mü’minlerin ellerindedir, dillerindedir, gönüllerindedir ve hafızalarında mahfuzdur. Bundan böyle de öyle olacaktır. Bu, ilâhî, büyük bir lûtuftur ve bununla ne kadar iftihar etsek azdır.

Ancak ne var ki, bizler onun sâdece lâfızları ile meşgulüz; mânâsını anlamaya pek gayret sarf etmiyoruz. Bunu sık sık tekrar ediyoruz, zîrâ kurtuluşumuz Kur’ân’ı anlamamıza bağlıdır. Bu, dînimizin ön plânda yer verdiği aklın da icâbıdır. Eğer dînden gaye sâdece inanmak ve ibâdet etmekten ibaret olsaydı Kur’ân’a lüzum kalmazdı. Cenâb-ı Hak îmân esasları ile ibâdet şekillerini bir liste hâlinde bildirir, olur biterdi.

Öyleyse aziz okuyucularım, akl-ı selimimizi harekete geçirelim. Öyle olur olmaz şeylere hemen inanıvererek dar çerçeveler içerisinde bocalayıb durmayalım. Kur’ân-ı Kerîm’in sâdece lâfızları üzerinde durmayalım, en az bir o kadar da mânâsı üzerinde duralım. Duralım ki, şu yeryüzünde insan olarak vazifelerimizin neler olduğunu anlıyalım. Ona göre yaşayışımıza bir istikaamet verelim. Gerilikten, geri kalmış milletler arasında olmaktan artık yakamızı kurtaralım.

Sözlerimizi Resûlu’llâh’m bir hadîs-i şerîfi meali ile bağlıyalım:

“İki gönü eşit olan aldanmıştır.”

Ş. ÖZMEN