Makale

BÜYÜK İSLÂM BİLGİNLERİNDEN İMAM I ŞAFİİ

BÜYÜK İSLÂM BİLGİNLERİNDEN İMAM I ŞAFİİ

(150/677 — 204/819)

Dr. M. Esat KILIÇER

Yüce Allah, insan-oğullarına doğru yolu göstermek için birçok pey­gamberler göndermiştir. Dünyâ ve âhiret hayatında mutluluğa ulaşmak ancak bu hidâyet rehberlerinin izinde gitmekle mümkündür. Allâh’ın emirlerini insanlara ulaştıran en mümtaz ve seçkin kişiler olan Peygam­berlerin sonuncusu bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır.

Bu yazmada, Peygamberimiz’in mensup olduğu Kureyş kabilesinden gelen, büyük İslâm bilgini İmâm-ı Şafiî’den bahsetmek istiyorum. Yeryü­zünde yaşıyan 650 milyon Müslüman’ın —Hanefî mezhebinden sonra— en çok tutunduğu mezhep Şafiî mezhebidir. Bu mezhebe mensup olanla­rın çoğunlukta olduğu başlıca ülkeler; Endonezya, Mısır, Malezya, So­mali, Sudan ve Ürdün’dür. Türkiye, Pakistan, Irak ve Orta-Afrika dev­letlerinden olan Çad’da ise Şâfİüer ikinci büyük mezhebi teşkîl etmek­tedirler.

İmâm-ı Muhammed b. İdris Eş-Şâfiî, Hicrî 150 yıhnda Gazze’de doğmuş, 204 yılında 54 yaşında iken Mısır’da ölmüştür. İmâm-ı Şafiî Kureyş’in Hâşimî kolundandır. Annesi, Ezd kabîlesindendir. Yetim olarak, anne­sinin evinde tam Arap bir çevrede yetişmiş, Arap dili ve eski şürini iyi kavramıştır. Hadîs ve fıkhı, Mekke’de Müslim ez-Zencî ve Süfyân b. Üyeyne’den öğrendi. îmâm-ı Mâlik’in Muvatta’ adlı kitabım ezberledi. Kur’ân-ı Kerim’i henüz 9 yaşında iken ezberlemişti, 20 yaşında iken Me­dine’den İmâm-ı Mâlik’in yanma gitti, onun Ölümüne yâni 179 yılına ka­dar yanında kaldı. Mâlik’in ölümü üzerine Yemen’de vazife aldı. Burada Alevîlerle ilişki kurup, Yahya bin Abdillâh Zeydî’ye bîat ettiğinden, on­larla birlikte tutularak 187’de Rakka’da bulunan Halîfe Hârunu’r-Reşîd’in yanına getirildi. Halîfeden ikram gördü. Ebû Hanîfe’nin talebesi olan Imâm-ı Muhammed eş-Şeybânî ile tanışmak fırsatım buldu. Bir yıl son­ra Mısır’a gitti orada İmâm-ı Mâlik’in talebesi olarak karşılandı. 195 yıhnda Bağdad’a büyük bir âlim (imam) olarak gitti. 198 yılında tekrar Mısır’a döndü. Bir süre Mekke’de kaldıktan sonra 200 yılında yine Mı­sır’a geldi. Burada 4 gün daha yaşadıktan sonra âhirete göçtü.

İmâm-ı Şâfiî’ye gelinceye kadar, fıkıhda umûmî usûl ve küllî kaide­ler yoktu. Âlimler usûlü fıkıh mes’elelerini, umûmî ve kapalı bir şekilde istidlâl yaparak konuşmuşlardı. Şâfiî geldi, kendisini bu işe verdi. Fıkhî kaideleri ayırdı ve düzenlediği bu yollar ve usûl üzerine “Fıkhî bir med­rese” kurdu. Hadîs’e, fıkıhda ilk plândaki yerini veren kimse yine ken­disi olmuştur. Hadîsle istidlâl yapılmasında şiddetle isrâr etmiştir. Bir zaman teşrî’de yâni hükümleri ortaya koymada esas olarak icmâ, Sahâbî ve Tâbiî sözleri ve re’yin olması temâyülü ağır basmıştır. Fakat Şafiî’nin yolu, insanların tekrar hadîs’e yönelmelerim sağlamıştır. Bu zamandan sonra, fıkıh mezheplerinde ve genel olarak İslâm’da hadîsle fıkıh yeni bir gelişme yoluna girdi. Zâten bu çağda, îmam Ebû Hanîfe vâsıtasıyla kıyas, amelî ilgilerden dolayı, kendisinden vazgeçilmez bir hâ­le getirilmiştir. Kıyâs’ı fıkıhtan uzaklaştırmak çok güçtür. Şafiî buna uğraşmış İse de Kıyâs’ı fıkıhdan uzaklaştırmanın yolunu bulamamıştır. Kıyas ile hadîs’in alâkasını mutlaka nazara almak gerekiyordu. Bu du­rumda zorunlu olarak kullanılacak kıyâsın kullanma yolunu hadîs kulla­nılmasına zarar vermiyecek bir şekilde çizmeye koyuldu. Kıyâsın kulla­nılma kaidelerini düzenleyerek onun geniş hürriyetini sınırlandırdı. İşte İmâm-ı Şafiî’nin kurduğu “Usûlü Fıkıh ilmi”nin gerçek gayesi bu idi. “Risâle” isimli kitabında, fıkıh ilmi için çizdiği yeni yol işte budur. Risâle’yi, önce Bağdad’da, sonra da Mısır’da olmak üzere iki defa yazmıştır. Elimizdeki nüsha Mısır’da ezberinden yazdığıdır.

Dikkatle baktığımızda hadîscilerin kıyâsa muhâlif olduğu yerde İmâm-ı Şafiî’nin de durduğunu farkederiz. Bu bakımdan İmâm-ı Şâfiî’yi seçici olarak kabul edebiliriz. Çeşitli prensipleri araştırıyor, kendine uy­gun geleni seçiyor. Böylelikle onu, re’y taraftarlarıyla hadîsciler arasın­da orta bir yere koymak mümkün oluyor. Burada Risâle adlı kitabının önemi ve İslâm fıkıh târihinde bir geçiş noktası olduğu açığa çıkıyor, İmâm-ı Şâfiî davranışlarında esas gaye olarak fıkhın tanzimini gözet­mektedir. Kıyâs’ın, fıkıh ilminin ayırıcı özelliklerinden birisi olarak kal­masında ve onun ıslahında Şâfiî’nin çok büyük emeği geçmiştir.

İmâm-ı Şâfiî, esas düşüncesi itibariyle hadîscilere daha yakındır. İraklılar onu “Hadîsin yardımcısı” olarak bilmişler, Horasanlılar ise Şâfiîlere “Hadîs ehli” adım vermişlerdir. Bir kısım âlimler; “Hadîs ehli ha­reketsiz kalmıştı, Şâfiî geldi onları uyandırdı.” demişlerdir. İmâm-ı Şâ­fiî, hadîsin bir çeşidi olan “Mürsel hadîsleri” mutlak hüccet olarak kabûl etmez, onları bu şekilde kabul edenlere karşı İtirazda bulunur. Medîneli- lerin icmâım ve eğer bir hâdise hakkında Sahâbe-i Kirâm’dan çeşitli içti­hatlar rivâyet olunmakta ise bunların hiçbirini sened olarak kabûl et­mezdi. Yine İmâm-ı Şâfiî diğer mezheplerde kabûl edilmiş olan istihsâm da bir delîl olarak kabûl etmemiştir.

İmâm-ı Şâfiî’nin ictihadları iki devreye ayrılmaktadır. Birincisi eski ictihadları (Irak’taki sözleri), ikincisi de yeni ictihadları ki, bunlar da Mısır’daki sözleridir. Bu iki kısım Şafiî’nin “El-Ümm” isimli büyük kita­bında ve daha sonraki Şafiî âlimlerinin kitaplarındaki ihtilâflarında açıkça görülmektedir.

Bunun sebebi, İmam’ın Irak’tan Mısır’a geçişi ve oradan yeni âdet­lerle karşılaşmış olması değil, belki îmam’ın geçirmiş olduğu içtihâdî ol­gunlaşma ve derin araştırma merhalesidir. Baha çok araştırma ve yük­selme devresi diyebileceğimiz bu hal, kendisinden önceki İmamlarda da olmuştur. Yalnız şu var ki, İmâm-ı Şafiî, iki devrindeki mes’eleleri de tedvîn etmiş olduğu için, fark açıkça görülmektedir.

İmâm-ı Şafiî’den önceki fakîhler de hadîsleri kullanmışlar, fakat onlara, Sahabe ve Tâbiîn’in sözlerinden daha yüksek bir yer vermemiş­lerdir. İmâm-ı Şâfiî ise Hz. Peygamberin hadîslerim ilk plâna aldı ve onları asıl ve kaide yaptı, başkalarını istisna kabûl etti. Bu sebepten, Şâfiî’den sonraki âlimler Peygamberimiz’in hadîs-i şeriflerini toplayarak “Sıhah ve Maacim” adı verilen kitaplara koymaya başladılar. Bu hare­kete sebeb olması, Şâfiî’nin yaptığı iyiliklerden bir tanesidir.

İmâm-ı Şâfiî diyor ki: “Şerîatte asıl olan, Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber’in Sünneti ve bu ikisi üzerine yapılan kıyastan ibârettir. Bir hadîsin doğruluğu gerçekleşince o hadîsin bildirdiği şey benim mezhebimdir. Benim kelâmıma aykırı bir hadîs-i şerif size ulaşırsa, o ha­dîse uyunuz ve benim sözümü duvara çarpınız.” İmâm-ı Ahmet bin Hanbel, Şâfiî hakkında; “Şâfiî, görüşüne göre haber sâbit olunca onu taklîd ederdi. Ondaki en güzel huy ise, kelâmdan hoşlanmayışı, çalışmala­rım fıkıh ilmine sarf etmesidir.” demiştir.

İmâm-ı Şâfiî, müşriklerin çocuklarının öldürülmelerinin haram kılın­masına dayanarak, dâr-ı harbdeki çocukların da katlinin haram olduğu kanaatine varmaktadır. “El-Umm” adlı kitabında şöyle söylüyor: “Bir kısım Araplar, fakirlik ve utanç korkusundan küçük kız çocuklarım öl­dürürlerdi, Allah bunu Kur’ân-ı Kerîm’de yasaklamıştır. Bu yasakta, dâr-ı harbdeki müşrik çocuklarının da öldürülemiyeceğine dâir delâlet vardır. Kur’ân’dan başka Peygamberimiz’in Sünneti de haksız yere kat­li men’ ettiğinden, buna delâlet eder. Abdullâh İbn-i Mes’ûd der ki: “Hz. Peygamber’e en büyük günah nedir, diye sordum. Seni yaratmış olan Allah’ına ortak koşmandır, buyurdu. Sonra hangi günah gelir, dediğim­de: Çocuğunu kendine yük olacak diye öldürmekliğin, diye cevap ver­mişlerdir.”

İmâm-ı Şâfiî, Sahâbelerin, bir kişinin naklettiği “Haber-i vâhid”i kabûl ettiklerini şu iki misâl anlatmaktadır: Hazret-i Ömer’in oğlu Ab­dullâh şöyle söylemiştir: “Müslümanlar Kubâ’da sabah namazı kılarlar­ken birisi geldi ve Hz. Peygamber’e Kur’ân nazil oldu. Kıbleye yönel­mesi emrolundu, siz de o tarafa dönün,” demesi üzerine Şam’a doğru na­maz kılan cemâat, yüzlerini o anda Kâbe’ye doğru çevirmişlerdir. Enes bin Mâlik şöyle rivâyet etmiştir: “Ebî Talha, Ebû Ubeyde, El-Cerrâh ve Ubey bin Kâ’b’a üzüm ve hurma şarabı veriyordum. Birisi geldi, “Şa- rab haram kılınmıştır.” dedi, bunun üzerine, Ebû Talha; “Ey Enes, kalk şu küpleri kır” dedi. Ben de kalktım, taş kavamzımızı alıp küpün alt ta­rafına vurarak onu kırdım.”

İbnü’l-Kayyîm ise, “İmâm-ı Şâfiî’nin Müslümanlar Hz. Peygamberin Sünneti açıklandıktan sonra bir kimsenin, onu bırakarak, başkasının’ sö­zünü alamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.” dediğini bize naklet­mektedir.

İmâm-ı Şâfiî Medine’ye gelip İmâm-ı Mâlik’ten iüm öğrendikten son­ra Kûfe’ye îmâm-ı Muhammed’in yanına gitmek üzereyken İmâm-ı Mâlik’e, “İhtiyar anamdan izin almadan, ilim için Mekke’den ayrıldım. Şim­di ona mı döneyim yoksa ilim yolculuğuna devam mı edeyim? ilim tale­binde benim için pek çok faydalar vardır.” diyerek danışması üzerine, on­dan şu cevâbı almıştır: “Bilmiyor musun? ilim yolcusunun yaptıkların­dan hoşnut olan melekler onun üzerine kanatlarım gererler.” Daha son­ra İmâm-ı Mâlik, îmâm-ı Şâfiî’nin yol hazırlığını hazırlatmış, ona harç­lık vermiş ve bir deve kirâlıyarak, bir kervanla beraber onu Kûfe’ye yolcu etmiştir.

Allah hepimizi bu yüce din âlimlerinin yolundan ayırmasın.