Makale

İnsanlık Tarihi İçinde Hz. Peygamber’in Yeri ve Değeri

Doç. Dr. Osman CİLACI / S. Demirel Univ. İlahiyat Fak. Öğr. Ü.

İnsanlık Tarihi İçinde Hz. Peygamber’in Yeri ve Değeri

Kur‘an-ı Kerim’in bir ayetinde [el-Ahzab, 21 ] Resûlüllah’ın hayatında her bir müslüman için izinden yürünecek “iyi bir örnek" bulunduğu açıklanmaktadır. Bilinen bir gerçektir ki, “Allah’ın Elçisi" mefhumu, ülke, muhit ve asırlara göre farklı şekilde telakki edilmiştir. Müslümanlar nazarında insan yaratıkların en şereflisidir. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) de ondan daha şerefli ve insanların en kâmilidir.
İnsanlık tarihi boyunca hayatları taklid edilmeye değer ve örnek alınabilecek çok sayıda hükümdar, âlim vb. şahsiyetler gelip geçmiştir. Burada düşünülmesi gereken en önemli nokta sudur: irtihalinin üzerinden 1400 küsur yıl geçmesine rağmen bugün biz niçin Hz. Muhammed’in hayatını yeniden keşfedercesine araştırmak ihtiyacını duyuyoruz. Biz müslüman olarak kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki, hayatta O’nun gösterdiği yol takib edilmezse, gerçek manada müslüman olmak mümkün değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in hayat hikâyesinin ayrıntılarını tam manasıyla bilmeyen bir kimseyi su gerçeklerle karsı karsıya getirmekte fayda vardır:
1. Hz. Peygamber’in öğrettikleri güvenilir bir şekilde muhafaza edilerek günümüze kadar gelmiştir.
2- Hz. Peygamber Efendimiz İlâhî tebliğe başladığı ilk günden itibaren, bütün dünyaya hitabetmiş, sadece belli bir asrın veya belli bir milletin Rasûlü olmadığını özellikle vurgulamıştır.
3- insanlık tarihinin şahit olduğu büyük hükümdar, fatih, veli ve reformcuların bütün üstün vasıflarını şahsında toplayan yegâne örnek insan Hz. Muhammed [s.a.v.] olmuştur.
4- Hz. Peygamber, hayatı boyunca kendini hiçbir zaman, müminlere tatbikini emrettiği kaidelerin üstünde görmemiştir. Bütün bunlardan öte O, herkesden daha fazla oruç tutmuş, namaz kılmış, zekât vermiş ve tasaddukta bulunmuştur.
5- Hz. Peygamber, insan hayatının bütün yönleriyle ilgilenmiş, ferdi ve içtimai her alanda (inanç, ruhi ve manevi sahalar, ahlak, iktisat, siyaset vb.) kalıcı bir takım kaideler vâ- zetmistir.
Şüphesiz insanlık tarihi içinde Hz. Peygamber Efendimizin müstesna bir yeri ve değeri vardır. O’nun hayatı doğumundan irtihaline kadar dikkatli bir şekilde incelenirse, bu önemli husus daha iyi anlaşılır. Bu araştırma ve incelemeye, O’nun doğumundan önceki ve doğumuna takaddüm eden hadiseler de eklenirse, muhakkak ki mesele daha vazih bir şekilde ortaya konabilecektir.
Her şeyden önce Hz. Peygamber Efendimiz de, kendisinden evvel insanları sapıklıktan kurtarmak için gönderilen pey
gamberler gibi bir insandı. Nitekim bu hususta Kur’an-ı Ke- rim’de Cenab-ı Hak, “Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, muhakkak hepsi de yemek yerlerdi, çarşılarda yürürlerdi..." (el-Furkan, 20]
Allah’ın dosdoğru yoluna çağırma konusunda bütün peygamberlerin yüklendiği misyon aynıdır. Cenab-ı Hak dünyada insanların hidayeti için ihtiyaç duyulan bölgelere zaman zaman peygamberler göndermiştir. Allah’ın seçilmiş bu salih kulları, her hal ve davranışlarıyla yakın ve uzak çevrelerindeki her kesimden insana örnek olmuşlardır. Ancak çoğu zaman, kendilerine çağrıda bulunan insanlar, bu temiz, fedakâr ve seçkin şahsiyetlere karşı zulümle, kötülükle karşılık vermişlerdir. insanlığın son peygamberi Hz. Muhammed [s.a.v.] de bu yolda nasibini alan Rasûllerden biridir.
Dünya kurulalıdan beri Hak’ka davet için gönderilen peygamberler, hayatlarının büyük bir kısmını, sahte ve yalan tanrılar saltanatını yıkmaya hasretmişlerdir. Gerçekte insan denen yaratık Cenab-ı Hakk’ın ahsen-i takvim üzere halkettiği en üstün bir varlıktır.
Tarihi gelişimi içinde hangi din kurucusu veya- liderinin hayatı incelenirse, ona karşı en büyük haksızlığın kendi etbaı ve hayranları tarafından reva görüldüğü kolayca tesbit edilebilir.. Din kurucuları ve dinî liderlerin hayatı ve talimatlarının etrafında öylesine kalın bir evham, hurafe ve hayal perdesi örülmüştür ki, gerçek yüzlerini ve şahsiyetlerini görmek çoğu zaman mümkün olamamıştır. Meselâ Buda’yı ele alalım; Buda, çok aydın ve ileri görüşlü bir insandır. Hinduizm ve Brahmanizm’in birçok kötülüklerini ortadan kaldırarak Hindu toplumunda radikal bir reform hareketine girişmiş, ancak sonradan ne yazık ki, kendi hayranlarının ihanetine uğramıştır. Roma ve Sri Krişna’nın akibeti de Buda’dan farklı olmamıştır. Halbuki onların gerçek şahsiyetleri, karekterleri ve tâlimleri Hindu din kitaplarında çok değişik bir şekilde bize intikal ettirilmiştir.
Peygamberliği çok yaygın olarak bilinen ve kabul edilen, fakat büyük haksızlıklara uğrayan tertemiz insanlardan biri de Hz. Isa’dır. O, öncelikle her insan gibi bir insandır. Her insanda görülebilen zaaf ve meziyetler Hz. Isa’da da mevcuttur. G’nun diğer insanlardan farklı yönü, babasız yaratılmış olmak gibi özel bir vasfı yanında, Allah’ın nübüvvet, vahiy ve hikmetine de mazhar olmasıdır. Ancak, düzeltilmesine memur olduğu millet O’na sadece üç yıl dayanabilmiş ve sonunda O’nu öldürmeye kalkışmıştır. Hz. İsa’nın gerçek şahsiyetini ve tâ- limatını ancak Kur’an-ı Kerim’de bulabiliriz. Oysa bugün elimizdeki İncillerde bazan Hz. Meryem’e, doğacak çocuğunun, Allah’ın oğlu olacağı (Luka, I, 35) müjdeleniyor, bazan Allah’ın Ruhu bir güvercin gibi Hz. İsa’ya inerek, "Bu benim sevgili Dğ- lum” (Matta, XVI, 17) diye haykırıyor. Daha buna benzer birçok saçmalık halen hristiyan toplumun ellerindeki İncillerde mevcuttur.
Su noktayı memnuniyetle vurgulamalıyız ki, dünyanın bütün peygamberleri, din kurucuları ve liderleri arasında yalnızca Hz. Peygamber Efendimizin şahsiyeti ve tâlimatı 1400 küsur şu kadar yıldan beri, aynen olduğu gibi muhafaza edilerek kesintisiz bir şekilde bize kadar ulaşmış bulunmaktadır. Bu konuda öyle bir noktaya gelinmiştir ki, artık O’nun şahsiyeti ve tâlimatı üzerinde herhangi bir değişiklik söz konusu bile olamaz; çünkü Hz. Peygamber’in sahabeleri, tâbiileri ve muhaddisleri, geçmişteki ümmetlerin aksine, kendilerini hidayete ulaştıran yol göstericilerinin siretini korumak için olağanüstü bir gayret göstermişlerdir, işte bundan dolayıdır ki, aradan 1400 küsür yıl geçmiş olmasına rağmen bugün biz Hz. Peygamber Efendimizin hayatına ve yaşadığı devreye güven içinde ve âdeta çok yakın bir mesafeden bakabilme imkânına sahibiz.
Kur’an-ı Kerim’in önemle üzerinde durduğu noktalardan biri peygamberlik ve peygamberlerden bahseden ayetlerinde onların İnsanî yönlerine dikkatimizi çekmesidir. Tarihi araştırmalardan elde edilen bilgilere göre Kur’an nâzil olmazdan önceki yüzyılların insanları kendilerinden bir kişinin hiçbir
zaman Allah’ın nâibi ve Rasûlü olacağına inanmaz ve ihtimal de vermezlerdi. İnançlarına göre dünyanın ıslah edilmesi gerektiğinde ya bizzat Allah’ın kendisi dünyaya gelir melek ve ilâhlarını bu iş için görevlendirirdi.
Bu tür bir inanç insanlar arasında öylesine yaygınlık kazanmıştı ki, ne zaman Allah’ın sevgili bir kulu peygamber olarak onları hidayete çağırırsa, hayret içinde kendi kendilerine veya başkalarına şöyle sormadan edemezlerdi:
Bu ne biçim peygamberdir? bizim gibi yiyor, içiyor, uyuyor ve yürüyor. Bizim gibi acıkıyor, hastalanıyor ve acı çekiyor? Hemen her peygamberin dünyaya gelişi sırasında bu tür sorular hep sorulmuştur. Nitekim Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Musa ve Hz. Harun (a.s.)’un, insanları hidayete davetlerinde ilk reaksiyon bu noktadan olmuş ve meselâ Hz. Peygamber Efendimiz hakkında Mekkeliler Kur’an diliyle şöyle demişlerdir:
Bu nasıl peygamber, bizim gibi yemek yiyor, çarşılarda yürüyor! O’na bir melek indirilip de maiyyetinde bir yasakçı bulunmalı değil miydi?” (el-Furkan, 7).
Peygamberlerin gerek hüviyet, gerek vaaz ve telkinlerinin kabulü konusunda karşılaştıkları en büyük engel işte bu fikir ve inançtır.
Kur’an-ı Kerim’in önemle vurgulandığı noktalardan biri de peygamberlerin, hesap-kitap, ceza ve hükümde herhangi bir rollerinin bulunmadığı, “Sana düşen yalnız tebliğdir. Hesapları ise bize aittir” [er-Rad, 40) konusudur.
Yine Kur’an-ı Kerim önemle, Hz. Muhammed’in yeni bir peygamber olarak gönderilmediğini, dünyanın kurulusundan o’nun zamanına kadar gelen binlerce peygamberden biri ve en sonuncusu olduğunu, ilgili birçok ayette vurgulamıştır.
Bu konunun önemine işaret etmek üzere Cenab-ı Hak söyle buyurur:” iste bu Hz. Muhammed de azap ile korkutan evvelki peygamberlerden bir peygamberdir" (en-Necm, 56). Aynı şekilde el-Bakara, 136-137 ayetleri de, geçmişteki diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber’in de insanları Hak Dini’ne davet ettiğini açıklamıştır.
Kur‘an-ı Kerim çeşitli ayetlerinde Hz. Peygamber Efendimizin gerçek hüviyetini ve durumunu ortaya koyduktan sonra, Allah’ın hangi gaye ve maksatlarla D’nu dünyaya gönderdiğini de beyan etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dünyaya peygamber olarak gönderilmesinin hedeflerini iki ana noktada toplamak mümkündür:
1. Talim ve terbiye ile ilgili çalışmalar (Ayetlerin okunması, dinin tamamlanması ve mükemmelleşmesi, geçmişte, gerçek din İslâm konusunda çeşitli peygamberlerin ümmetleri arasındaki ihtilafları ortadan kaldırması, itaatsizleri korkutması),
2. Ameli çalışmalar [İnsanlara iyiliği emretmesi, kötülüklerden sakındırması, haram ile helâlin sınırlarını tayin etmesi, insanlar arasındaki adaleti tesis etmesi, Allah’ın dinini, insan hayatının bütünü ile buna tâbi olacak şekilde kurması).
Bütün dünyanın bildiği gerçek, Hz. Peygamber Efendimiz’ in peygamberliğinin bütün insanlık ve her çağ için geçerli olduğudur: “(Habibim), biz seni, bütün insanlara müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler" (es-Sebe, 28), “De ki, Ey insanlar, şüphesiz ben sizin hepinize göklerin ve yerlerin sahibi olan ve kendisinden başka ilâh olmayan, hem diriltip hem de öldüren Allah’ın Resulüyüm. Üyle ise Allah’a ve D’nun sözlerine iman eden, ümmî nebi olan rasûlüne iman edin ve O’na tâbi olun. Tâ ki, hidayete ermiş olasınız” (el-A’raf, 158).
Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v.)’le ilgili önemli bir noktaya daha temas etmektedir ki, o da peygamberlik geleneğinin, peygamberlik zincirinin O’ nunla son bulmuş olmasıdır. Cenab-ı Hak, “Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir”. Fakat ü, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerinin sonuncusudur. Allah her seyi bilendir” (el-Ahzab, 40) ayeti ile Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra bir peygamber gelmeyeceğini kesin bir şekilde açıklamıştır.
Gerçekte böyle bir durum Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risalede gönderilmesinden sonra, peygamberlerin yapmaları ve başarmaları gereken görev ve islerin tamamlanmış olduğunu vurgulamıştır. Nitekim bizzat sevgili Peygamberimiz de bu hususta söyle buyurmuşlardır:
Diyelim ki bir şahıs çok güzel bir ev yaptı. Ama bu evin bir tuğlasını eksik bıraktı. Bu güzel evi görenlerin dikkati bu eksik tuğlaya çevrildi ve dediler ki, bu son tuğla da yerine konsaydı ev tamamlanmış olacaktı. Bu ev peygamberlik evi idi ve buna yerleştirilen son tuğla benim. Bos yer doldurulmuş, ev bitmiş ve benden sonra artık hernangi bir nebi dünyaya gelmeyecektir.
İşte bugün, iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in irtihalinden sonra geçen 1360 küsür yıldan beri artık insanlık yeni bir peygamberin gelmesini beklemiyor. O’nun kıyamete kadar nesilden nesile intikal edecek olan dünya ve âhiret hayatı ile ilgili hayat bahş prensiplerine sıkıca sarılarak gerçek huzura kavuşma çarelerini arıyor.
Allah’ın selâmı o’nun nurlu yoluna uyanlar üzerine olsun.


- Muhammed Hamidullah, Islâm Pey
gamberi, (Çev.S.Tuğ) İstanbul, 1980, MI.
- el-Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid
Mücadelesi (Çev. N. Ahmed As- rar] İstanbul, 1984, MI.
- el-Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, (Türk
çe tere.) İstanbul, 1987, l-VII.
- Abdulkâdir el-Kettânî, Hz. Peygam
berin Yönetimi, (çev. A. Üzel) İstanbul, 1990, Mil.
- Muhammed Hamidullah, Islama Gi
riş (çev. K. Kuscu) İstanbul, 1976.
- Mahmud Esad, Islâm Tarihi, İstan
bul, 1983.
- Andre Miquel, Islâm ve Medeniyet,
(çev. A.Fİdan, H. Mentes], İstanbul, 1991, MI.
- H. İbrahim Haşan, Islâm Tarihi
(çev. I. Yiğit, S. Gümüş), İstanbul, 1985, MV.
- Mevlânâ Sibli, Asr-ı Saadet [çev. Ö.
Rıza Doğrul) İstanbul, 1927, M.
- Doğuştan Günümüze Islâm Tarihi,
İstanbul. 1986, I-XIV.
- Muhammed Sakir, et-Tarihu’l-lslâ-
mî, Beyrut, 1991, I-XXII.
- M. Asım Köksal, Hz. Muhammed
ve İslâmiyet, İstanbul, 1981, I-X.
- M. Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sire,
(çev. A. nar, O. Aktepe] İstanbul, 1990.