Makale

İslam İktisat Sisteminde Özelleştirme

İbrahim URAL

İslâm İktisad Sisteminde
ÖZELLEŞTİRME

İSLÂM fıkhında hem kamu (devlet) mülkiyeti ve I hem de özel (şahsî) mülkiyet birlikte ve normal bir durum olarak yer almıştır. Buna mukabil Kapitalizmde ve Sosyalizmde statü farklıdır. Kapitalizmde esas olan kişisel (özel) mülkiyet olduğundan, kamu mülkiyeti ve devlet sektörü normal dışı ortamlarda veya olağanüstü hallerde başvurulabilecek geçici uygulamalar olarak görülür. On sekizinci asrın klasik liberal ekonomistleri, devleti; askerlik, savunma, haberleşme, iç güvenlik, sağlık hizmetleriyle meşgul olan, ekonomik hayatta hiçbir aktivitesi olmayan bir kuruluş olarak görmüşlerdir.
19301u yıllarda karşılaşılan büyük iktisadî buhrandan dolayı başvurulan karma ekonomi uygulamalarından sonra, 1980’den itibaren yeniden klasik kapitalist anlayışlar hakim olmaya başlamıştır. Keynes yerine Adam Smith yeniden güdeme gelmiştir.
Marksist, sosyalist ve kolektivist ekonomik sistemlerde ise, kamu sektörüyle birlikte devlet mülkiyeti asıldır. Özel mülkiyete sadece tüketim sahasında, sınırlı ölçüde izin verilmiştir. Bir de üretimi teşvik amacıyla, kontrollü olarak bazı mülkiyet türlerine müsaade edilmiştir. Kurumsal olarak özel mülkiyete ve özelleştirmeye dönüşmek, Marksist doktrin için bir çelişkidir. Bu durumda sistem içinde çözülme başlar. Son yıllarda Doğu Bloku ülkelerinde gözlemlenen dönüşümün sebeplerinden biri de budur.
İslâm İktisadının bu konudaki yaklaşımı da fıtrî, ılımlı ve esnektir. Mutlak ve evrensel anlamda mülkün Cenab-ı Hakka ait olduğunun kabul edilmesi bu anlayışın temelidir. Büyük nehirler, ırmaklar, göller, meralar, devletin barış yoluyla elde ettiği (fey) gelirler, cadde ve yollar, meydanlar, parklar, ormanlar vs. devletin mülkiyetindedir. Gazilere ve fatihlere da-ğıtılmamış olan mirî arazi statüsüne tabi olan arazilerde de devlet mülkiyeti mevcuttur. Vakıflar da ise farklı bir statü egemendir. Özel mülkiyetin şahsın mülkü olmaktan çıkarılıp, aslının vakfedilip, faydasının umuma tahsis edilmesidir. Maden kaynaklarının mülkiyeti konusu, fıkıh mezhepleri arasında tartışmalıdır. Savunma ve askerî amaçlı sınai kuruluşlarla fabrikalar öteden beri devlet mülkiyetinde olmuştur. Devlet Hazinesi diye terceme olunan Beytül Mâl, devlet reisinin kişisel hazinesi değildir. İslâm Tarihi boyunca hükümdarların kişisel hazinesi (Beyt-ül-Mal-il Hâssa) devlet hazinesinden farklı bir kuruluş olmuştur. Abbasiler devrinde Dihkanların, Osmanlılarda ise Mültezimlerin vergi toplayıcısı olarak devlet tarafından görevlendirilmeleri, hizmetlerin ihalesi ve özel sektör tarafından yerine getirilmesi özelleştirme uygulamaları açısından ilginç birer örnektir.
Buna karşılık kamu mülkiyetinin özel (şahsî) mülkiyete dönüşme usûl ve imkanları çok çeşitlidir. Fethedilen ülke topraklarının savaşa katılanlar arasında taksim edilerek dağıtılması ilk dönemlerden itibaren, İslâm Tarihinde görülen temlik (sahip kılma) yoludur. Devlet reisinin gelecekteki bazı hedeflere ulaşmak için, askerî veya siyasî amaçlar gözeterek, üstün başarı gös-terecek kişilere önceden vaatte bulunarak yaptığı bağışlar mükâfat türündendir.
Bunlara “tenfil” denmektedir. Geçmişte askerî amaçlı olarak zaman zaman başvurulan bu yolla serhat boylarının ve sınır şehirlerinin korunması sağlanmıştır. Osmanlılar dönemine ait temlikname muhtevalı beratlar bunun tipik bir örneğidir. Çağımızda üstün hizmet ve fedakârlık gerektiren büyük yatırım projelerinde yönetici, mühendis ve işçi olarak görev alacakları teşvik için de bu tür özendirme yollarına başvurulabilir. Müessesenin hisselerinin muayyen bir bölümü kurucu personele tahsis edilebilir.
Temlik (sahip kılmak) veya çalıştırma (istiglâl) nitelikli iktâlar fıkıhta ve islâm Tarihinde bilinen özelleştirme metotlarıdır. Selçuklularda ve Osmanlılarda her iki usûl de uygulanmıştır. İslâm fıkhında yer alan özelleştirme (temlik) usûlerden biri de ihyâ-i mevât-tır. Yerleşim sa-halarından uzakta bulunan sahipsiz, çorak, metruk ve elverişsiz toprakları devletin izniyle işleyen ve elverişli duruma getirenlerin söz-konusu yerlere belirli şartlar dahilinde sahip olabilmesi imkanı getirilmiştir. Esham şirketleri ise yaklaşık bir asırdan beri İslâm Dünyasında bilinmektedir.
Vakıf müessesesi içinde de özelleştirmeye benzeyen uygulama ve statüler mevcuttur. Mukataa diye bilinen sistemde vakfın gayr-i menkul varlıkları işletilmek üzere kiraya verilirdi. Osmanlı tatbikatında icâreteyn usûlü kabul edilmişti ki, bununla vakfın gayr-i menkulünü kiralayan işletmecinin çok uzun süre kiracılığının devam etmesi, bu arada Vakıf akarın tamir ve bakımının kiracı (müste’cir) tarafından yaptırılması sağlanıyordu. (Gerileme devrinde mukataa sisteminin vakıfların aleyhine işlediği ve vakıf emlakinin şahısların (müs-te’cirler) eline geçtiği de görülmüştür.) Osmanlılarda, mirî arazilerin devletin kendi isteğiyle fertlere mülk ola-rak tescil edildiği malûmdur...
Fıkıh mezhepleri arasındaki bazı ayrılıklar ve görüş farkları uygulayıcılar için alternatifler oluşturmaktadır. Meselâ madenlerin mülkiyeti konusunda özel mülkiyete geçmeyi iktisadî ve teknik bir ihtiyaç olarak gören bir araştırıcı için bu tezi savunan fıkıhçıların görüşleri gerekli bir referans olabilir. Askerî ve stratejik açıdan önem taşıyanlar hariç, öteki maden yatakla-rının özel mülkiyetler veya özel hisseler haline dönüştürülmesi bir kısım iktisatçı tarafından önerilmektedir. 19. asır Osmanlı Arazi Kanunnâmesi özelleştirme konusunda önemli bir metindir.
A.B.Devletlerinin ondoku-zuncu asırda gerçekleştirdiği iktisadî ve parasal kaynak atılımında, merkezî (federal) hükümetin altın arayıcıları için sağladığı serbest ortamın büyük rol oynadığı tarihçilerce ileri sürülmüştür. Bununla ilgili kitaplar yazılmış, filmler yapılmıştır. İslâm İktisad Tarihinde de bu konuyla ilgili uygulamalar araştırılabilir...