Makale

Hurafelerin Topluma Zararları

Hurafelerin Topluma Zararı

ŞÜKRÜ
ÖZBUĞDAY
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Sözlükte bir şeye başlamak, yeni bir şeyi ilk defa ortaya atmak, ibda’etmek ve inşa etmek, daha önce benzeri olmayan bir şeyi icâd etmek... gibi manalara gelen bid’at kelimesi, literatürümüzde sıkça geçen ve genellikle İslamiyet’in kemale ermesinden sonra ortaya atılıp dine nisbet ve izafe edilen şeylere denir. Peygamberimiz hayatta iken bilinmeyen, sahabe devrinde duyulmayan ve daha çok dini konularda ortaya atılmış ve İslâm’ın özünü bulandırmış birtakım şeylerdir. Buna göre, dinin kemâle ermesinden ve dini emirlerin bizzat Rasülullah tarafından yerli yerine ikamesinden sonra ortaya atılmış şeylerin tamamı bid’attır, hurafedir. Çünkü dinin tebliğcisi ve öğreticisi olan Rasülullah devrinde ve "Altın Nesil" diye adlandırılan sahabenin yaşadığı devirde bunlar bilinmemekteydi. Bunları ortaya atanlara "mübte-di=bidatçı" denir.
Bid’at ve hurafelerin ortaya çıkması ve yaşama şansı bulması çeşitli sebeplerle açıklanabilir, ıslâmiyetin kısa sürede farklı sosyal ve kültürel yapılara sahip bulunan milletler arasında yayılması bu sebeplerin başında gelir. Sosyal ve kültürel yapıların bazı unsurları Islâmî bir kimliğe bürünerek yeni dönemde de varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca Islâmî esas ve hükümlerden bazılarının yeni müslümanlar tarafından yanlış anlaşılması veya eski kültür mirasının etkisiyle yanlış yorumlanması da hurafelerin İslâm’a girişine zemin hazırlamıştır. Yabancı millet ve kültürlerle olan sürekli temasların etkileşmeye yol açtığı, bunun sonucu olarak bazı yabancı inanış ve davranışların İslâm toplumuna girdiği de bir gerçektir. Bu arada birtakım hurafelerin veya eski dinî kalıntıların yeni dinin saflığını bozma amacıyla kasten İslâm’a sokulmak istenmesi de mümkündür.(1)
İslâm hakperest ve gerçekçi bir dindir. Kur’an-ı Kerim sık sık "Heva ve hevese uymayın"(2), "Şeytana uymayın"(3), "Hevâ ve hevese uyanlara tâbi olmayın" (4), "Hevâ ve hevesi ilâh edinmeyin"^) gibi tavsiyelerde bulunur. Bu gibi âyetlerde hevâ ile hakk, zıd kavramlar olarak bahis konusu edilmiştir. Hakka, Allah’tan indirilene ve vahyedilene uyulmasını isteyen İslâm hevâ ve hevese, bâtıla, kuru zanna, şeytana, nefsânî temayüllere ve şahsî arzular peşinde koşan kişilerin hevâsına uyulmasını menederek; aklı .fikri ve tevhid inancını korumuştur. Hevâ: keyfi ve indî görüşler, nefsânî temayüller demektir. Doğruya ve gerçeğe uyulmasını isteyen İslâm, insanı bu tür bayağı arzular peşinde koşmaktan menetmiştir.
İslâm doğru ve gerçek olana uyulmasını istediğinden bid’at ve hurafelere, kehanete, gaibten haber verme hallerine, müneccimliğe, sihre, yıldıznamelere, falcılığa, üfürükçülüğe, remile, harflerden ve rakamlardan geleceğe ait hükümler çıkarmaya, uğursuzluk itikad etmeye, ruh çağırmaya, ölülerden meded ummaya karşı çıkmıştır. Açıktır ki, bu tür şeylere inanmak ve bunlarla uğraşmak aklı ve fikri çıkmaza sokar, mantığı işlemez hale getirir. İslâm akıl ve mantık üstü bir gâib aleminin bulunduğunun kabul edilmesini ister ama dünya işlerinde elle tutulur, gözle görülür, müşahhas ve tecrûbi gerçeklere ve akla tâbi olunmasını ister.(6)
Bid’at ehlinin imameti, şahitliği ve hadis rivayeti konusu İslâm hukukçuları arasında tartışılmıştır. Fakihlerin ekseriyetine göre, bid’atı küfür noktasına varmayan kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir. Ancak Hanefiler, Şafiîler ve bir rivayete göre Mâlikîler, başka bir imam varken bid’at ehlinin arkasında namaz kılmayı tenzihen mekruh sayarlar. Öte yandan Mâlikîler ve Hanbelîler bid’atcının şahitliğini gerçersiz sayarken, Hanefî ve Şafiî fakihleri, taraftarları lehine yalan söylemeyi mubah görenlerin dışında diğer bid’at ehlinin şahitliklerini geçerli kabul ederler.
Bid’atı ta’n noktalarından biri olarak mütalaa eden hadisciler, bidatcılığı kendisini dinden çıkarma noktasına varan kimsenin rivayetinin kabul edilmeyeceği konusunda ittifak halindedirler. Malikiler ise diğer bidatcının rivayetini de kabul etmezler. Konuya bid’atın propagandasını yapıp yapmama açısından yaklaşan bazı âlimler de, propaganda yapan ve başkalarını kendi mezheplerine davet edenlerin rivayetlerini reddetmeye, böyle olmayanlarınkini ise, benimsemeye taraftardırlar. Sünnî kelamcılar "ehl-i bid’at" tabiriyle, Rasülullah ile ashab cemaatinin akaid alanında takip ettiği yolun (sünnet) dışında kalan mezhep sahiplerini kastederler; Mutezile, Şîa, Hâriciler, Kaderiyye, Cebriyye vs. gibi.(7)
Bid’at ve Hurafelerin yaygın olduğu toplumlar, aşırı tutucudurlar ve her türlü toplumsal değişmenin karşısına dikilirler. En tutucu insanlar ve toplumlar hurafelere en çok bağlı olanlardır. Bugün Batı dünyasında eğer İslâm âlemi için benzer yargılar varsa, bunun sebebi bizatihi İslâm değil, ama onların İslâm adına gördükleri -veya görmek istedikleri- hurafelerdir.
İslâm mahiyeti itibariyle hurafelerle uyuşmayan bir nitelik ar-zeder. O bu niteliğini daha ortaya çıktığı ilk günden itibaren belirtmiş, o devir Arap toplumu içinde de en büyük tepkileri bu yüzden almıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus birçok vesilelerle özellikle vurgulanmıştır. Ama Peygamberimizin vefatını müteakip, aradan geçen zaman içinde, gerek eski Arap inanç ve geleneklerinin yeniden şöyle veya böyle su yüzüne çıkması, gerekse fetihlerle ulaşılan yeni kültür ortamlarıyla temasa geçilmesi, israiliyyât denilen rivayetler vs. ister istemez İslâm’ı çoğu yerlerde bu yapıya uymak zorunda bırakmıştır. Böylece, giderek zaman içinde belli kesimler arasında hurafelere karışarak "halk dini" diye isimlendirdiğimiz biçimleri aldığı ve bu kesimler arasında aşırı tutucu bir niteliğe büründüğü zaman ve zeminler olmuştur. Bu durum ise, tarih içinde, bir zamanlar gelişmeye, ileri hamlelere açık müslüman toplumları, içine kapanık, çekingen, hamleci özelliklerini kaybetmiş, adeta statik hale getirmiştir.(8)
Hurafe dün cazip olduğu gibi, bugün de cazibesini, çekiciliğini korumaktadır. Hurafenin çekiciliği, insanın his dünyasına hitabetmesinden kaynaklanır. Hurafe inançaltı bir yan üründür, bir sapma işaretidir. İnanç denilen üstün ve insanı yücelten ulvî atmosferin yerine geçme gayreti vardır hurafede... Bir tür oyalanmadır. Asla ve esasa, insan yüceliğine ters bir davranış şeklidir, hurafeye duyulan ilgi... Sabahleyin gazetedeki falına bakmadan evinden ayrılamayan, telefonda medyumdan günlük fal bilgilerini almadan işine başlamayan insanın psikolojisini daha başka nasıl izah etmek mümkündür.
Hurafeye inanmak, insanın asıl imanına bir perdedir, bir hicaptır. Hurafeyle kendini tatmin etmek isteyen tip, gerçekte beden ve ruh dünyasının arzularına set çekmektedir, âdeta onlara kulağını tıkamaktadır. Oysa bu ^ tarz bir hareket, iç dünyanın kavgalarını sona erdirmez, aksine bu davranış şekli yangına körükle gitmektir. Hurafenin geçici cazibesi bir tarafa bırakılarak; gerçeğin, hakkın güler yüzüne teslim olmak gerekir.
İnanan insanın veya öyle olması gereken insanın yücelmesi, nezih, temiz, şahsiyetine uygun bir itikadla ancak mümkündür.(9) Çünkü İslâm Dini insan aklını evham ve hurafelerin pisliğinden temizler, birtakım zanla-ra tabi olmaktan meneder. Cehli en büyük düşman bilir, ilim ve fenni teşvik eder. Gerçeği arayıp bulmayı emreder. Efsane ve esâtirî bid’at ve hurafeleri tamamen takbih eder. Bütün ilâhî hükümlerde akla hitab eder.
Dolayısıyle İslâm Dini hurafeye asla yer vermez, din ile hurafe birlikte yan yana bulunamaz. İslâm’ın asıl amacı, insanı hurafeler batağına düşmekten kurtarmaktır. Hurafe, sahih inancın, geçerli imanın bulunmadığı ortamda ancak yeşerir, filizlenir. İnsanın inanç dünyasında hurafenin yer bulması, sahih ve nezih itikadın bulunmamasından veya sağlam yer tutmamasından kaynaklanır. Su kapları misâli, boş kap mutlaka doldurulur. Nezih itikaddan boşalan yere ancak hurafeler gelebilir.
Bid’at ve Hurafelerin cazibesine kapılmamak için, sağlıklı bir din eğitimi ve öğretimi gerekir. Hurafeye inanmanın ve bağlanmanın ferdî ve içtimaî büyük bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Bu hastalığın tedavisinde gerek fert, gerekse toplum kendini sorumlu hissederek, hurafenin geçici hissî cazibesine kapılmamanın yol ve çarelerini aramalıdır.(IO)
Şimdi müslümanlara düşen görev; sağlam ve eleştirici bir tarih şuuruyla geçmişlerini ve kültür miraslarını ciddî tedkiklere tabî tutarak araştırmalara girişmek, yabancı kültürleri taklidden ve hurafelerden arınıp yeniden yaratıcı ve hamleci vasıflarına kavuşmaktır. Bunun ise bir tek yolu vardır: Sağlam metodlara dayalı araştırıcı tarih şuuruna sahip, ciddî araştırmalar yapabilecek yeni nesiller yetiştirmektir.(11)
Satırlarımı, Sevgili Peygamberimizin uyarıcı şu hadisiyle bitirmek istiyorum; O buyuruyor ki: "Sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Hidâyet yolunun en hayırlısı Muhammed (S.A.S.)’in getirdiği hidâyet yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan ortaya atılanlardır. Ve sonradan ortaya atılan her şey ise bid’attir, her bid’atte sapıklıktır, dalâlettir."(12) Diğer bir rivayette şu ilave de vardır: "Her sapıklık ve her dalâlet de cehennemdedir."

(1) TDV İslâm Ansiklopedisi ’Bid’at’ Maddesi, C.6, S. 130.
(2) NisâSûresi:135
(3) Bakara Sûresi:168
(4) Mâide Sûresi: 77
(5) Furkan Sûresi: 43
(6) Prof. Dr. S. ULUDAĞ, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti; TDV Yayınları Ankara 1989, s. 144
(7) TDV İslâm Ansiklopedisi, ’Bid’at’ Maddesi, C.6, S.130-131
(8) Prof. Dr. A. Yaşar OCAK, Hurafelerin Sebebi ve Çareleri, Diyanet Aylık Dergi: Sayı 19, s.25
(9) Prof. Dr. Ş. GÖLCÜK, Hurafenin Cazibesi, s. 6, Diyanet Aylık Dergi, Sayı:19
(10) Prof. Dr. Ş. GÖLCÜK, a.g. makale
(11) Prof. Dr. A. Yaşar OCAK, a.g.makale
(12) Riyazü’s-Salihin, C.1, S.211, Hadis No:169