Makale

İslâm İlim Geleneğinde “Haber” Mefhumu

İslâm İlim Geleneğinde
“Haber” Mefhumu

Doç. Dr. Mehmet Emin Özafşar / AÜ ilâhiyat Fak. Öğretim Üyesi ozafsar@hotmaii.com

insanlık tarihini dönemlere ayıran kimi medeniyet tarihçileri, ondokuzuncu asrı "Sanayi Çağı", yirminci asrı ise "Bilgi Çağı" olarak nitelemişlerdir. Bilgi Çağını "Bilgi Çağı" yapan, haberleşme ve iletişim araçlarının yaygınlaşması/çeşitlenmesi ve sertleşmesidir. insanların ateşle, dumanla, posta güvercinleriyle, yaya ve atlı ulaklarla, özel elçilerle günler, aylar süren haberleşme yöntemlerinden; saniyelerle kayıtlı bildirişim tekniklerine gelinmiş; "haber" hep haber olarak kalmış, ancak iletilişi hızla değişmiştir. Bilgi çağında haberleşme artık bir tuşla gerçekleşmekte; kıtalar arası mesafeler bir düğmeye dokunmakla kapanmaktadır. Hatta dünyanın farklı bölgelerindeki insanlar, tele-konferans yoluyla ortak platformlarda buluşmakta; ticarî görüşmelerin gerçekleştiği iş yemekleri müşterek mekânlarda yenilmektedir.
Bilgi Çağı, bilgi kirlenmesini de beraberinde getirmiştir. Bilhassa ondokuzuncu yüzyılda yaygınlaşma sürecine giren kitle iletişim araçları; yirminci yüzyılda başdöndürücü bir ilerleme kaydetmiştir. Gazete, basın-yayın, tv., şimdilerde bilgisayar üzerinden elektronik erişim ve benzeri araç vasıtasıyla, her türden bilgi geniş kitlelere ulaşma imkânı bulmaktadır. Toplumsal ve evrensel rekabet, kitle iletişim araçlarının kimi odaklar lehine işletilmesine de zemin hazırlamaktadır. Haber kaynaklarını elinde bulunduran egemenler, zaman zaman sistematik olarak kamuoylarını yanıltmak maksadıyla manüplasyon- lara yönelmektedirler. Bu da haberleşmenin kötüye kullanılması, yahut gayr-ı ahlâkî bir biçimde istismarı anlamını taşımaktadır.
İslâm kültüründe bilgi iletişiminin temel normları bütünüyle ahlâk temellidir. Kur’an-ı Kerim’e bakıldığı zaman daha ilk insanın yaratılması hikâyesinde bildirimde bulunmanın temel bir mefhum olarak zikredildiği müşahede edilir. Hz. Adem’i, melekler karşısında saygın konuma yükselten hususun "isimleri" bilme ve bildirebil- me yetisi olduğu, Bakara 2/30-33 ayetlerinden anlaşılır. Kur’an’da "haber"in semantiğine bakıldığı zaman bunun her yönüyle işlendiği görülür. Haberin ve haberleşmenin kavramsal çerçevesini "enba"; "kıssa"; "esatir"; "haber"; "hadis" kelimeleri oluşturur. Bu çerçevede "sıdk"; "kizb"; "hak"; "yakîn" kelimeleri ise, haberin ve haber verenin niteliği ile ilgili temel mefhumlar olarak zikredilir. Bütün bunlardan anlaşılan haberin gerçeği ve doğruyu yansıtıyor olması; haber verenin de doğru söylüyor olmasıdır. Bu itibarla Allah’tan kullarına haberler ve buyruklar getiren haberciler, yani nebi ve rasuller en fazla "sıdk/doğruluk" ile nitelenmişlerdir. Güvenilir olmak da onların en başta gelen vasıflarındandır.
Kutlu haberciler geleneğinin son halkası olan Hz. Peygamber’in en bariz vasfı da, hiç şüphesiz doğruluk ve güvenilirliktir. Onun hadislerinde yer alan temel ahlâkî yönlendirmeler ise, inanmış kimselerin daima doğruluk ve dürüstlük üzere olmalarıdır. Yalandan ve yalancılıktan şiddetle sakındırmış- tır. Hatta kimi sözlerinde inanmış bir insandan her türlü davranışın beklenebileceğini; fakat ondan asla yalan ve aldatmanın beklenemeyeceğini söylemiştir. İslâm ahlâkının temelini doğruluk, içtenlik ve hakikate ram olma teşkil etmektedir. Kur’an-ı Kerim bu gerçeğe pek çok ayetle işaret eder. İsra suresinde yer alan bir ayet, insanın haber alma vasıtaları da diyebileceğimiz göz, kulak ve kalbin her türlü tasarrufundan sorumlu olduğunu belirtir (İsra, 1 7/36).
İslâm ilim geleneğine bakıldığı zaman da haber ve bildirişimde bulunmanın ahlâkî esaslarının muhafaza edildiği görülür. Hatta bazı ilim dallarında bu ahlâkî esaslar sistematik olarak belirlenmiş ve haberleşmenin metodolojisi tespit edilmiştir. Bu ilim dallarının başında Hadis ilmi gelmektedir. Başta Hz. Peygamber olmak üzere, sahabe ve tabiinin söz ve fiillerini sonraki kuşaklara aktarmayı kendine konu edinen bu ilim dalında, son derece hassas ölçütler belirlenmiştir. Haberleri aktaran kimselerin "sika/güvenilir" ve "sadık/doğru1’ kimseler olmaları en başta gelen kriterdir. Kişiyi doğru bilgi edinmekten, yahut sahip olduğu bilgileri doğru muhafaza etmekten alıkoyan her türlü kusur özenle belirlenmiş ve ravilerin bu kusurlarla malul olmamaları gerektiğinin altı çizilmiştir. Hatta bu prensiplerin uygulanması neticesinde Hadis ilminin duayenlerinden sayılan Ali b. el-Medinî (ö.234/848) gibi bir hadis otoritesi babasını; Ebu Davud (ö.275/888) gibi bir hadis üstadı ise oğlunu "ya- lan/yanılmak/kizb"le eleştirebilmiştir. imam Müslim (ö.261/874), sahih hadisleri içeren el- Camiu’s-sahih adlı eserine yazdığı mukaddimede ne tür kimselerden haber alınacağı ve kimlerin haberine itibar edilmeyeceğine dair önemli görüş ve rivayetlere yer vermiştir.
Bu durum hadisçileri sadece hadislerin nakli konusunda değil, gündelik konularda veya ilim ehline dair bilgi aktarımında da oldukça ilkeli davranmaya zorlamıştır.
Bilhassa âlimlerin terceme-i halleriyle meşgul olan zatlar gevşek tutumları sebebiyle çok katı eleştirilmiştir. Hatta bu sebeple talebelerin hocalarını kıyasıya eleştirdiklerine dair çok sayıda örneğe sahip bulunmaktayız. Beşinci asırda Endülüs’ün büyük hadisçisi İbn Abdilber (ö.463/1070) Cami-u be- yâni’l-ilm adlı kitabında, insanların gündelik hayatı ve ilmi hâlleriyle ilgili olarak kimlerin haberlerine itibar edilip edilmeyeceğini detaylı biçimde ele alır. Bilhassa sekizinci hicrî asırda büyük Şafiî fakihi Sübkî’nin (Ö.771 /I 369) Kaide fi’l-muerrihîn adlı çalışmasında bildirişimde bulunmanın objektif kriterlerini sıraladığı görülür. (Ebu Gudde neşri, s.61- 64). Buna göre tarihle/haberle uğraşan kişide bulunması gereken vasıflar şunlardır: -Doğruluk,
-Haberi aynen/lâfzen aktarma,
-Hafızasına güvenerek değil, kayıtlara dayanarak nakletme,
-Kaynak zikretme,
Eğer bir şahıs hakkında bildirimde bulunuluyorsa, o takdirde şu kriterlere de riayet edilmesi gerekir:
-Hakkında bilgi verilen kişiyi her bakımdan tanımak,
-Maksadı en iyi biçimde yansıtan bir üslûpla bildirimde bulunmak,
-Tasvir eoilen kişiyi en iyi yansıtan bir sunumda bulunmak,
-Övgü ve yergide keyfince aşırı gitmemek, -Oldukça titiz bir biçimde tasvirde bulunmak.
Bunlar hem hadis hem de tarihçilerin uymakla yükümlü oldukları ahlâkî ve İlmî kriterlerdir. Benzeri esaslar İslâm tarihçiliğinin önemli isimlerinden İbn Hacer’in talebesi Şemseddin es-Sahâvi’nin (ö.902/1496) el- i’lân bi’t-tevbih limen zemme’t-tarih adlı eserinde de zikredilir. (Rosenthal neşrinin Arapça edisyonu, s.114-1 38)
İslam ilim geleneğinde her hâl ve şartta hakikatin, gerçeğin teslim edilmesi ilke olarak benimsenmiştir. Bu itibarla ne kadar şöhretli olursa olsun bir ilim adamı gerçeği saklamak şöyle dursun, o konuda küçücük bir tereddüd uyan- dırsa, bu durum kendisini ebediyyen eleştirilmeye muhatap etmiştir. Bilhassa hadis ilminde "tedlis" olarak bilinen ve haber verirken muhatabı yanıltma anlamı taşıdığı için şiddetle kınanan bir üslûp vardır ve bu yüzden nice büyük hadisçi tenkit edilmiştir. Burada altıncı hicri asrın gözde ilim adamlarından Gazzali’nin de talebesi olan Endülüslü Ebubekir b. el-A’rabi’yi (ö.543/1148) ve sekizinci asrın seçkin simalarından Hanefi Moğultay b. Kılıç’ı (ö.762/1 360) örnek verecek olursak; bu iki büyük ilim otoritesi doğrudan okumadıkları birer kitabı sanki okumuşlar gibi bir imada bulundukları için sert biçimde eleştirilmişler ve bu eleştiriler biyografilerini kaleme alanlar tarafından görmezden gelinmemiştir. (Zehebi, Tezkire, s. 1296; Zeyl, s.1 35) Bunun anlamı şudur; bırakınız hilaf-i hakikat/gerçek dışı, yalan beyanda bulunmayı; başkalarını rencide edecek iftira ve bühtanlar yaymayı, kendisine haksız kredi edinme manası taşıyabilecek asılsız bir imaya dahi, Müslüman âlimler göz yummamaya çalışmışlardır.
Hadisçilerin yanında, tarihçilerin de haber aktarımı konusunda kıymetli mülâhazaları mevcuttur. Tarihçilere Islâm geleneğinin erken devirlerinde "ahbâri/haberciler" denildiği dikkate alınırsa, onların bu konudaki değerlendirmelerinin önemi daha iyi anlaşılır. Burada Va- kıdî’nin (ö.207/822) el-Mağazî’sini yazarken takip ettiği müşahade metoduna; yahut Tabe- rî’nin (ö.310/922) dev eseri Ahbaru’r-rusûl ve’l-mulûk adlı kitabında haberlerin aktarımı konusunda takındığı objektif tutuma girecek değiliz. Ancak beşinci asrın yetiştirdiği İslâm kültür tarihinin hilafsız en büyük simalarından birisi olan el-Birûnî’nin (ö.443/1051) Tahkik-u mâ li’l-hind isimli kitabının girişinde kaydettiği haber aktaran kimselerin yalan söyleme nedenlerine değinen şu sözlerine yer vermeden geçemeyeceğiz: "Bazıları itibar ve çıkar sağlamak amacıyla yalan söyler. Mensubu olduğu için ailesini veya milletini yüceltmesi; veya kazanç elde edeceği düşüncesiyle karşı aileyi veya milleti karalaması mümkündür. Her iki durumda da müteharrik güç hırs ve nefrettir. Bir başka sınıf insan da, hizmetinde oldukları insanları sevdikleri ya da aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle nefret ettikleri için yalan söyler. Bu raviler bir önceki ravilere benzer. Çünkü onlar da kişisel önyargılarla hareket etmişlerdir. Kimisi de korktuğu ya da elde edeceği birşey olduğu için yalan söyler. Kimisinin yalan söylemesi de sırf tabiatı icabıdır. Son olarak bir insan, başkalarının söylediklerini körükörüne izlemesi nedeniyle yalan söyler..." (S.H.Nasr, İslâmda Bilim ve Medeniyet, s. 227).
Bu ifadeler hakikat dışı bildirimde bulunmanın sosyal ve psikolojik nedenlerine atıfta bulunmaktadır. Bu durumun ayırdında olan tarihçiler, doğru haberi doğru olmayandan ayır- dedebilmek için bazı yöntemler geliştirmişlerdir. Bu yöntemleri en güzel biçimde dile getirenlerden birisi şüphesiz tüm zamanların en büyük tarih nazariyecisi İbn Haldun’dur (ö.808/1405). Ona göre gerçek dışı haber şu sebeplerle ortaya çıkar:
-Fikir ve mezhep taraftarlığı; insanı tenki- dî/eleştirel bakıştan alıkoyar,
-Haberi nakledenlere inanmak; kaynağı tetkik etmekten uzaklaştırır,
-Müşahede ve gözleme değil, zan ve tahmine göre bildirimde bulunmak,
-Haberin doğru olduğu vehmine kapılmak, -Olgularla haberleri karşılaştırma yetisinden uzak olmak,
-Haber kaynaklarını güzel ve şirin göstermek için abartı ile nakilde bulunmak,
-Sosyal hayatın doğasını dikkate almamak. (İbn Haldun, Togan çevirisi, 1/83-84). O, el-Mukaddime’sinde "temhîsu’l-ahbâr/haberlerin tertip ve tetkiki" ve "talilu’l-vakâi’/hadiselerin nedensellik analizi" tabirleriyle, bu kabil haberlerin doğru analizindeki yönteme ışık tutar (Togan, Tarihte Usûl, s.159-160).
İslâm ilim geleneğinde, haber ve habercinin ahlâkî ve objektif niteliklerine dair Islâm hukukunda "şahidlik" müessesesi bağlamında yapılan değerlendirmeler bir yana; fıkıh usûlünde de haber mefhumu bütün boyutları ile ele alınmış ve haberin epistemolojik sonuçları oldukça rafine bir biçimde işlenmiştir, imam Şafiî’nin (ö.204/819) er-Risale adlı eserinde serdettiği görüşler, konuya dair erken dönemdeki en sistematik mülâhazalar olarak sonraki nesillere intikal etmiştir. Şafiî’nin, haber-i hâassa/haber-i vâhid ve haber-i amme olarak yaptığı ayrıştırma ve haber verenlerde bulunması mutlaka zorunlu olan "güvenilirlik/sika" sıfatı ile haberde aranan "sübut"; yani bildirilen şeyin gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi hasıl edecek şekilde tespit edilmiş olması, fıkıh usûlündeki haber konseptinin sınırlarını belirlemektedir. Bu konuda özellikle dördüncü asrın mümtaz faki- hi Ebubekir el-Cassas’ın (ö.370/980) el-Fusûl adlı eserindeki "el-Ahbar/Haberler" bölümü âdeta bir haber nazariyesi mahiyetindedir. Beşinci asrın önemli mu’tezîlî isimlerinden Ebu’l-Hüseyin el-Basrî’nin (Ö.436/1044 ) el-Mu’temed adlı eserindeki, "el-Kelam fi’l-ah- bar" kısmı haberin felsefi, lingiustik ve epistemolojik mahiyetini konu edinmiştir. Aynı asrın Endülüslü meşhur fakihi Ebu’l-Velid el-Bacî’nin (Ö.474/1081) ihkamu’l-fusûl isimli eserindeki "Bab-u ahkâmi’l-ahbar" başlıklı kısmı ve yine bu asırdan Ebu ishak eş-Şirazî’nin (Ö.476/1083) el- Lüma’ fi usûli’l-fıkıh adlı kitabındaki, el-Kavlu fi’l- ahbâr adlı kısım konuyla ilgili mükemmel değerlendirmeleri içermektedir. Bilhassa Şirazî’nin güvenilir kimselerin aktardığı herhangi bir haberin, hangi şartlarda reddedileceğine dair sıraladığı maddeler, haber verenlerin iyi, doğru ve güvenilir kimseler olmasının dahi bazen bildirilen şeyi kabul için yeterli görülmediğini göstermektedir. Buna göre "Haber":
- Aklın gereklerine ters düşerse,
-Kur’an ve Sünnetin kati esaslarına aykırı olursa,
-ittifakla kabul edilen esaslarla çatışırsa,
-Herkesin bilmesi gereken bir şeyi, sadece bir kişi bildirirse,
-Adeten büyük kitlelerin aktarması icabe- den bir haberi, sadece bir kişi naklederse, reddedilir.
Bu durum İslâm fıkıh metodolojisinde haber mefhumunun sadece şekil bakımından değil, içerik ve mantık bakımından da değerlendirildiğini göstermektedir. Benzer yaklaşımı hadisçilerde de görmek mümkündür. Hatib-i Bağdadî’nin el-Kifaye adlı eserinde buna dair sarih açıklamalar vardır. Keza İbnu’l-Kayyım’ın (ö.751/1350) el-Menar’ının girişinde de aynı tavrın altı çizilir. Her ne kadar buralarda söz konusu olan dar anlamda dini rivayetler/haberler ise de; dile getirilen ahlâkî ilkeler gündelik haberlerin aktarımında da gözetilecek türden ilkelerdir.
Sekizinci hicri asır âlimlerinden Bedreddin ez-Zerkeşî (ö.794/1 391) el-Bahru’l-muhît isimli eserinde, el-Kelâm fi’l-ah- bâr başlığı altında konuyu ele alır ve burada "yalan/kizb"i tarif ederek; onun "herhangi bir şeyi kasten veya yanılarak, olduğundan farklı biçimde aktarmak" olduğunu söyler. Bu yaklaşım, Müslüman âlimlerin hatayı da yalan kapsamına alarak, bildirişimde bulunurken oldukça titiz davranılması gerektiği şeklindeki anlayışlarını yansıtmaktadır.
İslâm ilim geleneğinde haber mefhumu etrafında ortaya çıkan değerlendirmeler, "Bilgi Çağında" iletişim teknolojisinin sunduğu imkânlarla yaşayan Yirmi birinci yüzyıl insanına, haberleri ve haber verenleri mutlaka tahkik etmeleri gerektiğini ihtar etmektedir; yalan ve yanlış haberde bulunmak kadar bu tür haberleri kabul ederek onlar üzerine hüküm bina etmenin de ahlâkî bir sorumluluğu bulunduğunu bildirmektedir; haberi veren kadar, alanın da vicdanî ve manevî mesuliyetinin olduğunu vurgulamaktadır. Hz. Peygamber bu gerçeğe işaretle şöyle buyuruyor: "Kişiye, yalan olarak her duyduğunu söylemesi yeter." (Müslim, Mukaddime, bab 3, (had. no:5) 1/10).