Makale

Bilgi Kaynağı Olarak SADIK HABER

Bilgi Kaynağı Olarak
SADIK HABER

Dr. Tahsin Görgün/ İSAM
tahsing@yahoo.com

Akaid kitaplarında bilgi kaynakları üç olarak zikredilir: Beş duyu, sadık haber ve nazar veya akıl. Bilgi kaynaklarının üç olarak zikredilmesi, bize ilk bakışta çok normal olarak gözükse ve bizim için kendiliğinden anlaşılır bir şey olsa da, Batı medeniyeti ile yapılacak kabaca bir mukayese ile, bu kendiliğinden anlaşılırlığın Müslümanlıkla alakalı bir durum olduğu; Müslüman olmayanlar için bilgi kaynağının en iyi ihtimalle beş duyu ve akıldan ibaret olmak üzere iki olduğunu; Müslümanların dışındaki diğer medeniyet mensupları, özellikle de Batı medeniyeti mensupları için "sadık haber" gibi bir bilgi kaynağının mevcut olmadığını; daha doğrusu onlarda bu kategorinin eksik olduğunu söylemek mümkündür. Bilgi kaynağındaki bu eksiklik veya farklılık, sadece bazı eserlerde zikredilen bir farklılık olarak kalmaz; bu netice itibariyle bütün bir din ve dünya tasavvurunu etkiler, hatta tayin eder. Bundan dolayı bu hususun biraz daha yakından ele alınması ve bunun nedenleri ve bazı neticelerinin işaret edilmesi gerekmektedir. Bunu yaparken, İslâm dışındaki medeniyetlerin tamamını ele almak ve mukayese etmek, muhtelif nedenlerden dolayı gerekli olmadığı için, son iki asırda bütün dünyayı doğrudan etkilemiş olan Batı Medeniyeti ile mukayese etmek bizim için yeterli olacaktır.
Bilindiği gibi İslâm medeniyeti, Cenab-ı Hakkın Peygamber Efendimize (s.a.s.) vahyet- mesi ile başlar. Vahyetme esas itibariyle "haber verme"dir. Yani hem din olarak İslâm, hem de bu dine mensup olan insanların ortaya çıkardığı İslâm medeniyeti varlığını bir "habere" borçludur. Bu haberin muhtevası muhtelif cihetlerden, muhtelif şekillerde tasnif edilse de, bu tasniflerden bağımsız olarak sadırlarda ve satırlarda kaydedilmiş ve bize kadar nakledilmiştir. Bu haberin muhtevası, bu muhtevanın mücessem hâle gelmiş şekli olan Sünnet olarak, toplumsal hayatın esasını teşkil etmiş ve bu yolla da sadırların ve satırların ötesinde bilfiil günümüze kadar nakledilmiştir. Yani bir din ve medeniyet olarak İslâm, esas olarak ’sadık haber’e dayanır ve bu haber bize kadar herhangi bir değişikliğe, eksiltme ve eklemeye maruz kalmaksızın ulaşmıştır. Bu tespit, özellikle Batı medeniyeti’nin dini olan Hıristiyanlık ile mukayese edildiğinde, gerçek anlamını daha da belirgin bir hâle getirecektir
Burada hemen şu noktayı işaret etmemiz gerekecektir. Modern Batı medeniyeti Hıristiyanlığa dayanmaz; ancak Hıristiyanlığın etkin olduğu bir sosyal çevrede ortaya çıktığı için,
Hıristiyanlıkla doğrudan irtibatlıdır. Hıristiyanlıkla doğrudan irtibatlı olması, onun tamamen Hıristiyanlığa dayandığı anlamına gelmez; Batı medeniyeti bir yönüyle Hıristiyanlığa dayansa da -nitekim Batı dünyasının en etkili kurumlarından birisi hâlâ Kili- se’dir- başka yönlerden tamamen Hıristiyanlığa "karşı", hatta onu "reddederek", onunla "çatışarak" gelişmiştir. Bu nokta bile, yani bazı tezlerin ve bazı kurumlar ve tavırların Hıristiyanlığa karşı gelişmiş olması, Batı medeniyetinin Hıristiyanlığa bigane kalarak gelişmediğini; aksine müspet ve menfi cihetlerden onunla karşılıklı etkileşim içerisinde geliştiğini göstermektedir. Daha başka bir ifade ile, Batı medeniyeti mensupları "din" derken veya din hakkında konuşurken Hıristiyanlığı kastederler. Hıristiyanlığın Modern Batı medeniyetinin dini olması ifadesi sadece bunu ifade etmektedir. Batı medeniyetinin bilgi kaynaklan arasında "sadık haber" kategorisinin bulunmayışı, daha doğrusu eksik olması da, doğrudan doğruya bununla alâkalıdır.
Bilindiği gibi Hıristiyanlık, adının da tam olarak ifade ettiği gibi, Hz. İsa’ya inanmaya dayanır; onun getirdiği bir "habere" değil. En azından Hıristiyanlar bunu böyle kabul ederler. Hıristiyanlık için vahiy, bir haber değil, bir "zat" veya bu zatın "başına gelen bir olay"dır. Bu zat ve bunun başına gelen olay, -Hıristiyanla- ra göre Eski Ahiti geçersiz kılarak, onun yerine sadece- bu zatın mucizevîliğine ve onun başına gelen olay karşısında bir haşyet halini yaşamak demek olan Hıristiyanlığın "özünü" teşkil etmiştir. Yani bir zat ve onun başına gelen bir olay, Eski Ahit’i "yorumlayarak" geçersiz kılmıştır. Ancak bu tavrın bizzat kendisi Hz. İsâ’nın bir yorumu olduğu için, Hıristiyanlık "bir yorumla" ortaya çıkmıştır. Meşhur Fransız düşünürü ve din felsefecisi Paul Ricoeur’ün dediği gibi, Hz. isâ’nın sözleri veya getirdiği bir "haber" değil, bizzat kendisi "Allah’ın kelâmı"dır (=Logos). Bu yönden Hıristiyanlığın esasını bir "kitap" veya bir "hitap" değil, bir zat ve bir olay teşkil eder. Bizim bildiğimiz bütün bir Kilise, dolayısı ile Hıristiyanlık tarihi, bu zat ve bu olayın yorumundan ibarettir. Bu yorum, önce Paulus tarafından yapılmış; bu sayede teslis ve İnciller ortaya çıkmış; bu "yorumların" yorumlanması ile de Kilise ve Kiliseler ortaya çıkarak, varlıklarını yorumlarla sürdürmüştür. Bu yönden Hıristiyanlığın bir yorum ve yorumun yorumlarından ibaret olduğunu söylemek gerekir. Bunun nedeni ise, kısaca işaret edildiği gibi, Hıristiyanlığın esasının anlamı tek olmayan ve yorumu gerektiren "müteşabih" bir olayın teşkil etmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca hatırlamak gerekirse İnciller, Allah kelâmı değil, Allah kelâmı olarak kabul edilen Hz. İsâ’nın mitolojik unsurlarla dolu yorumlarıdır.
Buradan bakıldığında ilk olarak tespit edilmesi gereken şey, bir din ve medeniyet olarak İslâm’ın, lisanî bir haber olan vahye dayandığı; buna karşılık Hıristiyanlığın, bir zat ve onun başına gelen bir olayın yorumuna dayandığı; bundan dolayı da İslâm’da haberin varoluş nedeni iken, Hıristiyanlığın varoluşunun yoruma dayandığıdır. Bundan dolayı sadık haber İslâm medeniyetinde bir bilgi kaynağı iken, Hıristiyanlıkta, dolayısı ile Batı medeniyetinde sadık haber bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmemektedir. Sadık haber kategorisinin böyle bir esası olmakla birlikte bu, tarihi olarak tayin edici bir şekilde Hıristiyanlığı ve Batı medeniyetini etkilediği gibi İslâm medeniyetini de doğrudan tayin etmiştir.
Hıristiyanlığın sadık haber veya haber-i resulü bir bilgi kaynağı olarak kabul etmemesi ve bir "yorum" olması, kendisi ile birlikte, "doğru yorum"un ne olduğu ve bunun "objektif" kriterleri olup olmadığı sorununu ortaya çıkarmış; bunun cevabı ise bir ruhban sınıfı ve bu sınıfın tayin edici bir konumda bulunduğu Hıristiyan cemaati olan "kilise"yi ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık İslâm medeniyetinde esas, yorumu gerektirmeyen ve herkes tarafından görülerek anlaşılan "Sünnet" olmuş; bu çerçevede ortaya çıkan "mütevatir" ve "icmâ" anlayışları, İslâm’ın bir yorum değil, sadık bir haber olduğundan hareketle gelişerek, tamamen objektif bir esas olagelmişlerdir. Bu çerçevede Müslümanlık bir yorum değil, Hz. Peygamber’in getirdiği sadık habere ittiba etmektir. Bundan dolayı Hıristiyanlık ile İslâm arasındaki en esaslı fark, Hıristiyanlığın Hz. İsa’nın bir yorumu olmasına karşılık, İslâm’ın doğrudan doğruya İlâhî hitaba ittiba etmek olarak tebarüz etmiştir. Yine bu noktada Müslümanların nihaî mercii, esasını sadık haberin teşkil ettiği "ilim" olurken, Hıristiyanlıkta nihaî merci, esasını bir yorum ve yorumun yorumunun teşkil ettiği "kilise" olmuştur. Bundan dolayı Hıristiyanlık tarih boyunca hem kendisini bir yorum olarak kabul etmiş, hem de kendisinin, başında olduğu gibi "olaylar" tarafından yorumlandığını varsayarak, yorumlarını hayata uydurmuştur.
İslâm Medeniyeti, doğrudan doğruya İlâhî hitabın insan fiillerini etkilemesi ve bunların birbirleri ile İlâhî hitaba bağlı bir koordinasyonu neticesinde ortaya çıkmış olması itibariyle, varlığını sadık habere borçludur ve bu çerçevede ne beş duyu ile ne de akıl ile herhangi bir sıkıntısı olmamıştır. Daha başka bir ifade ile beş duyu verileri ve akıl, İlâhî hitaba bağlı olarak anlaşılmış ve bu çerçevede kavranmıştır. Olaylar ve hayat dini değil, din olayları ve hayatı yorumlamış; bunun da ötesinde olayları ve hayatı din tayin etmiştir. Buna karşılık Hıristiyanlığın, esasını teşkil eden ilk yorumun "mitolojik" olması dolayısı ile, hem akıl hem de beş duyu verileri ile başından itibaren sıkıntılı bir tarihi olmuş; bu çerçevede akıl ile din veya kilisenin arası hep açık ve problemli olmuştur. Bu yönden kilisenin bütün hayata etkin olduğu dönemler, engizisyon mahkemesinde açıkça ifadesini bulan ve sansür kelimesi ile de hala bir şekilde etkisini sürdüren, baskı dönemleri olmuştur. Buna karşılık aklın etkin olduğu dönemlerde kilise, dolayısı ile din, etkinliğini yitirerek, en iyi ihtimalle beş duyu ve aklın verilerinin yanında "özel" bir alanda varlığını sürdürebilmiş; genellikle de olayların ve hayatın dini yorumladığından hareketle, hayatın ve olayların akışı dini de dönüştürmüştür. Bu yönden akıl, Hıristiyanlıkta imanın zıddı veya genellikle muhalifi olarak kabul edilirken, İslâm’da akıl iman için gerekli bir esas olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı İslâm medeniyetinde aklî ilimlerin gelişmesi, beş duyunun sahih bir şekilde kullanımı Müslümanın standart hayatının bir parçası olmuş; tecrübî ilimler gerçek anlamda Müslümanlar tarafından kurulmuştur. Bu durum İslâm’da nihaî otoritenin sadık haber esaslı ilim olmasına karşılık, Hıristiyanlıkta yorum esaslı kilise olmasından kaynaklanmaktadır.
Buradan hareketle "hermeneutik" Hıristiyanlığın "ilmi" olurken, İslâm medeniyeti, "Fıkıh Usûlü" ilmini geliştirmiştir; bu iki disiplin, her birisi ortaya çıktığı din ve medeniyetin mahiyetine uygun olarak ortaya çıktığı için, diğerinde bulunmayan ve tanınması ve bilinmesinde fayda olmakla birlikte, birbirlerinin alternatifi olmayan; her biri tamamen ayrı bir medeniyete has ilimlerdir.