Makale

Bir Tepenin Hikayesi

HİKAYE

BİR TEPENİN HİKÂYESİ

ANADOLU BİR MÜBAREK YATAN, DAĞLARIMIZIN, TEPELERİMİZİN BİLE DESTANLARI VAR»

Abdullah SEVİNÇ

Kalbindeki ana şefkati gözlerinde boncuk-boncuk damlalar haline gelmişti Gü’/lü Holonrn. Kucağında baygın yatan sekiz yaşındaki yavrusu Mustafa’nın sararmış yüzüne sert bir’kayaya çarparcasına düşüyordu..

Bütün köylüler severdi Güllü Halanın oğlu küçük Mustafayı. O’nu "Mısük" diye çağırırlardı. Sadece yakın komşulann değil, adeta bütün köyün maskotu gibi idi.. Bunun sebebi, belki de çocuk denecek yaşta evlendiği halde hiç çocuğu olmayan Güllü Halanın, küçük Mustafasına kırk yaşından sonra sahip olmasıydı. "-Artık bunların çocukları olmaz"’ deni/e.ı Güllü Hala ve Osman Çavuş, Mustafayı sanki bir evlat gibi değil, torun gibi büyütüyorlar ve üzerine titriyorlardı. Yaz kışları, mal-mülk ve servetleri değil sadece, var-yokları, âdeta kâinat/an bile hep küçük Mustafa idi.

Bunları düşündü Güllü, evlâdının üzerine kapanmış, hıçkırır-ken..Nefesinin boğazına tıkandığını hissediyordu.

Kocası, İğneci Yusuf u çağırmaya gitmişti. Dışarıda yağmur göz açtırmıyordu. Sanki gök yarılmış, yere iniyordu.

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir köydü Taşlık Köyü. İğneci Yusuf, dokturu sayılırdı köyün..

Osman Çavuş, iğneci Yusuf la birlikte telaşla içeri girdi. Sırılsıklam olmuşlardı yağmurdan.

İğneci, Mistiğin bileğini tuttu. Köstekli saatına bakarak dudaklarıyla saymaya başladı. Yılların tecrübesiyle hemen anladı durumun kötülüğünü.(

"-yazık, benim yapacağım bir-şey yok" dedi. "Ameliyat gerekti. Kasabaya, belki oradan da Vilâyete yetiştirmek gerekecek".

Büyüyen apandis patlama noktasına gelmişti.

Güllü Hala doğruldu birden çocuğunun üzerinden. Sanki yeniden di-rilmiş, bilenmiş, hırçınlaşmıştı. "Koş!" dedi kocasına... "Koş Mehmet Ağa’ya, atı evdeyse yetiştir!"

Osman Çavuş pürtelâş koştu Mehmet Aga’ya.. Ama bulamadı onu. Komşu köye gitmişti. Ne yapacaklardı şimdi, bekleyemezlerdi. Çare yok emektar eşek/eri, Kocabaşla yola çıkacaklardı.

Osman Çavuş Kocabaşı hazırladı. Üzerine Güllü Ha/a’yı oturtup, kucağına baygın ha/deki yavrusunu verdi. Osman, Güllü ve Kocabaş böylece yola koyuldular. Yollar-tepeler aşacaklar, kasabaya yetişeceklerdi.

Saatler geçmiyor, yol bitmek bilmiyordu. Sicim gibi bir de yağmur-başladı. Tam da yağacak zamanı bulmuştu. Toprak yolda öbek-öbek çamur tepecikler, sudan gölcükler oluşmuştu.

Osman Çavuş ile Güllü Hala ken dileri de sağlıklı değillerdi ama din leyen kimdi. Yağmur, çamur demeden gidiyor, gidiyorlardı. Uzun yıllardan sonra, âhir ömürlerinde edindikleri yavrularından başka bir şey görmüyordu gözleri.

Ama olmadı işte. Daha bir tepeyi bile aşamadılar. Mistik iyice fenalaştı. Nefes alıp-verişi değişti. Zehirlenme oluyordu herhâl.. İğneci Yusuf ta yok "Ne yapacağız Osman Çavuuşf" diye uzun bir nara attı Güllü Hala ölmek üzere olan yavrusunu kucağına bir iyice bastırarak.. Güllü’nün sesinden dağ-taş inledi. Mükerrer yankılar geldi.

Yapılacak birşey yoktu. Elden ne gelirdi ki!.
Zar zor ikinci tepeyi de çıktılar. Yağmur dindi ama neye yarardı. İhtiyar Kocabaş’ın gayreti de boşuna idi. Mıst/k’m hızlanan ve fersizle-şen soluğu yavaşladı, yavaşladı ve birden duruverdi.

Yorgun ana yüreği dayanamadı bu acıya. "Yavrum, Mistiğim" diye kucakladığı Musta/ası i/e bir yumak gibi yere yığıldılar Kocabaşın üzerinden.. O’nu ayakta tutan tek sebep yavrusu, nefes almıyordu artık.. Güllü Hala O’nun almadığı soluğu nasıl içine çeker, nasıl yaşar, nasıl ayakta kalırdı?

Osman Çavuş ise hissiz, taştan bir yapı gibi dondu kaldı. Ne ağla-
yabiliyor, ne bir kelime sözleyebi-liyor, ne de eğilip yavrusuna, karısına bakabiliyordu. Kocabaş ta öyle.. Bir heykel gibi o da donup kalmıştı.

Neden sonra Osman Çavuş, ceketini çıkardı. Tırnaklarıyla ve hırsla toprağı kazmaya başladı. Kasabadan dönmekte olan Mehmet Aga ve yanındakiler, Osman’ı delirmiş sandılar. Ne söylenenlere aldırıyor, ne de başını kaldırıp, onlara bakıyordu. Yavrusunu bü’yüteme-mişti.. "İşte uçtu" dedi.. "Yağmur da yıkadı".

Doğrulup kucağına aldığı küçük Mustafa’sını uzattı kazdığı çukura.. Bir süre öylece kaldı. Kimsede ona müdahele edecek güç kalmamıştı. Sadece seyrediyorlar, üzülüyorlardı.

Neden sonra çukurdan çktı. Çamurlaşmış toprakla, hızla kapattı. Başucuna ise, kocaman bir taş dikti. "Asırlar geçse de kaybolmaz." diye mırıldandı kendi-kendıne..

Aradan yıllar, onyıllar geçti. Kaybolsa bile dilden-dile yaşadı o çamurlu taş.. "Mistik Tepesi" diye andı köylüler orasını.. Nesiller değişti ama onun ismi değişmedi: "Mistik Tepesi..." Taşlık Köyü ful-kı hala anlatır. İğneci Yusuf un teşhisini, Kocabaşın gayretini, Osman Çavuşla Güllü Halanın birdenbire çöküş/erini ve imkansızlığın küçük Mıstığı dağ tepesinde bırakışını.,