Makale

CAETANİ TARİHİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Kitap Tenkidi:

CAETANİ TARİHİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

İtalyan müsteşriki Caetani, yazdığı (İslâm târhi)nde Hadis ve Sünnet müessesesini sarsmak maksadiyle Eshabdan Ebû Hüreyre’ye şöyle hücum eder:

“İbn-i Abbas’dan sonra, Peygamber’in, havârık nakleden, Sahabeleri arasında en meşhuru Ebû Hüreyre el-Devsî (vefatı 59) dir. Buhârî, Sahîh’inde en çok bu zatla istişhad eder. Bu büyük îtimad, o en büyük Hadis mecmuasının kıymetini pek çok tenkis ettikten başka Müslüman Muhaddisîninin en büyüğünde ve en meşhurunda hakîkî bir fikri tenkidin suret-i kat‘iyede mefkud olduğunu gösterir.

Ebû Hüreyre, kelimenin tekmil mânisiyle, yalancı*[1] unvanına kesb-i liyakat eder.” (Medhal Fkr. 26, terceme C. I, s. 120).

Caetani, Ebû Hüreyreye atf ve isnad ettiği kötülüğü I numaralı notuyla da şöyle isbata çalışır:

“Not; 1— Ebû Hüreyre yalancılıkta o kadar hayasız davranmıştır ki*, ciddi Hadis ulemasından bir sınıf arasında Ebû Hüreyre’nin Hadislerinin mevsûkiyeti hakkında pek kuvvetli şüpheler mevcud idi. Goldziher (Zahir, sahife: 78, 79) bu noktada pek hâiz-i dikkat bâzı şeyler daha zikr ve ilave ediyor. ”

Demiri’ye göre (Hayatü’l-Hayevan’da, sahîfe: 350-351) Ebû Hanife, yalnız Ebû Hüreyre, Enes b. Malik ve Semüre b. Cûndüb müstesna olmak üzre bütün Eshab-ı Peygamberin sözlerine hürmet ve bunları kabul eylediğini söylemiştir. Mâlûm olduğu üzre, dört büyük mezheb-i hakk’ın müessislerinden biri olan Ebu-Hanîfe’nin sözleri pek haiz-i kıymettir”. (Medhal fkr. 26, Terceme sahife: 124).

Görülüyor ki: Caetani, Ebû Hüreyre’yi tam mânisiyle yalancı saydıktan ve onun yalancılıkta son derece hayasız davrandığını ileri sürdükten sonra, ciddî Hadis ulemasından bir sınıf arasında, kendisinin, rivayet ettiği Hadislerin mevsûkiyeti hakkında pek kuvvetli şüpheler bulunduğunu söylemektedir.

Mâlum olduğu üzre şüphe, daima ihtimal ifâde eden bir haldir ve ihtimal de hiç bir zaman kat’iyyet ifâde etmez. Şâyed, Muhaddislerden bazıları, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerinin mevsûkiyetinden şüphelenmişlerse —ki bu şüphenin de yerinde olmadığı görülecektir—bu, onun rivayet ettiği şeylerde nihayet doğruda, eğri de olabileceği ihtimalinin kabulünden başka bir şey ifâde etmez. Bununla, Ebû Hüreyre’nin tam mânâsiyle yalancı olduğuna, yalancılığı hayasızlık derecesine vardırdığına nasıl hükm edilebilir? Hüküm, dayandığı delîli ile mütenasip olmak lâzım değil midir?

Ebû Hüreyre, Enes b. Mâlik ve Semüre b. Cündüb’ün rivayetlerinin mevsûkiyeti aleyhinde Demîrî vâsitasiyle Ebû Hanife’ye söylettirilen sözün hakikatini ve Caetani’nin bu husustaki marifetlerini okuyuculara arz etmek üzre Hayâtü’l-Hayevân’ın (Mısır, Bulak tab’ı, 1284 Hicri) birinci cildindeki 350-351. sahîfclerin tercemesini, matbû Hayâtü’l- Hayevan tercemesinden aynen nakl ediyoruz:

“İbn-i Salâh’ın Rihle nâm kitabında ve Târîh-i İbn-i Neccârî’de Şâfiiyyü’l-mezheb Alî b. Yûsuf Muhammed Zencânî’nin tercemesinde menkuldür ki, der ki: Şeyh Ebû İshak Şîrâzî, Kâdî İmam Ebü’t-Tayyib’den bize haber verdi ki Kâdî Ebu’t-Tayyib eytti Bağdad’da Câmi-i Mamur’da halka-i dersde otururduk. Horasânî bir civân-ı mâhir gelüp mes’ele-i musarrattan süâl eyleyüp delil taleb eyledi. Erbâb-ı meclisden biri Sahîhayn’da ve gayride vâki’ Hadîs-i Ebû Hüreyre ile delil ve hüccet çektikte civân-ı merkum—ki Hanefîyyu’l-mezheb idi —Ebû Hüreyre (Rd. anh)nin Hadîsi makbul değildir diye düştü. Kâdî der kî kelâmını itmam eder etmez camiin sakfinden üzerine bir hayye-i azîme düştü. Nâs kaçtı. Yılan, anın ardına düşüp gayriye mukayyed olmadı. Etraftan ol civâna: bire tevbe eyle, dediler. Ol dahi tevbe ettim dedi ki, yılan gaîb olup nam ve nişanı kalmadı. İbn-i Salâh der ki, bu isnad sabittir. Eimme-i Müslimîn sulehasından bunu üç kimse nakl eyledi. Biri Kâdî Ebü’t-Tayyib-i Taberî’dir ve biri anın tilmizi Şeyh Ebû İshak’dır. Tilmizi Ebü’l-Kâsım Zencânî’dir.

Ve bundan ağrebdir: Ebü’l-Yemân Kindi’nin rivayet ettiği ki Ebû Bekr b. Kâsım Nahvî Ömer b. Habîb’e ref’ ile bîze haber verdi, Ömer b, Habîb der ki: Harun Reşid’in meclisinde idik. Zikr olunan, mes’ele-i musarrat olup her taraftan münazaa olunup ref‘-i savt ettiler ve bâzılar Ebû Hüreyre (Rd. anh)nin nakl ettiği Hadis ile hüccet getürdüler. Bazıları bu Hadîsi reci edüp Ebû Hüreyre rivayetinde medhuldür dediler ve Reşid bunların tarafına meyi edüp kelâmlarına iânet eyledi. Ben dahi ol Hadis sahihdir ve Ebû Hüreyre (Rd. Anh), Resûlullah (S. A.) tarafından olan rivayetinde sahihdir dedim. Reşid gazabla bana baktı. Ben dahi meclisden kalkup haneme geldim. Henüz karar etmeden kapuya Çavuş geldi dediler. Gördüm yanıma geldi. Emîru’l-Mü’minîne gel, maktul sıfat bağlayup ve kefenini hazır eyle dedi. Ben, yâ Rab, Sen bilürsün ki Habîbin Muhammed Mustafa (S. A.)’nın Ashabını şenaatten def’ edüp ve Ashâbına ta’n olunmaktan men ile Peygamberini iclâl ettim. Beni bu musibetten salim eyle deyû münâcât ederek Reşid’in meclîsine idhal olundum. Gördüm ki, Reşid bir altun taht üzerine cülus eylemiş, kolların sığayup yedinde kılıç ve önünde deriden mamul bir mak’ad durur. Vaktâ ki benî gördü. Yâ İbn-i Habîb senin beni karşuladığın gibi bir ahad beni karşulayup kelâmımı def’ etmedi. Yâ Emîre’I-Mü’minîn huzur-ı hümâyûnunda bî edeblik mücâdele ettiğimde Hazret-i Resûlullah (S. A.) ve Andan rivayet olunana şahidim var idi. dedim. Hayf sana nice ki? dedi. Ben, eyttim: zîrâ anın ashâb-ı kezzâbîn olmak lâzım gelürse Şeriat batıla olup Salât ve Sıyam ve Hac ve Nikâh ve Talâk ve Hudud gibi nesnelerden olan ahkâm ve feraiz merdud olup makbule olmamak lâzım gelürdu. Zira ashab bunların râvîleridîr ve bu ahkâm ancak Anların vasıtasiyle bilinür. Hârun tefekküre baştayup: Yâ İbn-i Habîb! Bana hayat verdin. Hüdâ-yı Müteal de seni ihyâ eyleye! dedi ve ba’dehû benim içün on bin dirhem verilmeğe ferman eyledi... C. I, s. 374-375”

Görülüyor ki, vesikanın birinci kısmında, Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği Hadîsin makbul olmadığına dair Horasanlı, Hanefî bir genç tarafından gelişi güzel bir söz söylendiği ve kendisinin derhal mânevî bir tehdidle bundan tevbe ve rücu ettiği haber verilmektedir ki bu, Ebû Hüreyre aleyhinde bir delil olarak irad edilemez.

Vesikanın ikinci kısmında ise Harun Reşid’in huzurunda bahis mevzuu edilen dinî bir meselenin ve bu husustaki Ebû Hüreyre Hadîsinin münakaşası sırasında meclisdekilerden bazılarının, Ebû Hüreyre’nin rivayetine dil uzattığı ve Harun’un da onların tarafını tuttuğu, bazılarının da bu Hadîsin sahih ve Ebû Hüreyre’nin Resûl-i Ekrem’den yaptığı rivayetlerinde doğru olduğu tezini savundukları, Harun’un, bu tezi destekleyenlerden İbn-i Habîb’e kızarak meclisi terk ettikten sonra onu sarayına celb edip sorguya çektiği, İbn-i Habîb’in de: Ashâb-ı Kiram yalancı olacak olurlarsa onların rivayetlerine dayanan Şeriatın bâtıl ve merdud olması lâzım geleceği tarzında cevap verdiği ve bunun üzerine Harun’un düşünceye daldığı ve en sonunda: Ey İbn-i Habîb, Sen beni ikaz ve ihyâ ettin. Allah da Seni ihyâ etsin diyerek ona on bin dirhem ihsanda bulunmuş olduğu anlatılmaktadır.

Biz, bunda da Ebû Hüreyre’ye atf edilen kötülüğü isbat edecek bir şey görmüyoruz. Çünkü Halîfe Hârun Reşid de dahil olmak üzre Ebû Hüreyre aleyhinde bulunanların söyleyebildikleri şey, nihayet onun rivayetine dil uzatılmış olmasından ibarettir ki bu, vaktiyle gelişi güzel söylenmiş bir sözün yine gelişi güzel tekrarından başka bir şey ifade etmemektedir.

Ebû Hüreyre’nin lehindekiler de, aleyhindekiler de sözlerini isbat etmiş değillerdir.

İbn-i Habîb’in, Halifeyi Ebû Hüreyre lehine çevirmeğe kâfi gelebilen müdafaası —kanaatımızca— Ebû Hüreyre aleyhdarlarının olduğu kadar, lehdarlarının da Ebû Hüreyre hakkında etraflı bir bilgiye sahib olmadıklarım göstermiştir.

Ashâb-ı Kiram, doğru oldukları, doğruluklarını fî’len isbat ettikleri, doğruluklarına Allah tarafından şehadet edildiği, kendileri doğrudan doğruya Allah tarafından tezkiye edildikleri için (Ahkaf: 13; Âraf: 181; Haşr: 8-10 ...) doğrudurlar. Yoksa, Şeriata ait rivayet ettikleri şeylerin hatırı için doğru sayılmış değillerdir.

Şeriat-ı İslâmiyye, her şeyden evvel, Kur’ân-ı Kerîm’e dayanır. Sünnet-i Nebeviyye nihayet onun bir tefsir ve izahından ibaret olup bu da kütleler halindeki Sahabîlerin, Resûl-i Ekrem’den gördükleri, işledikleri ve o suretle ahlâfa devr ettikleri bir müessese-i İslâmiyyedir.

Şimdi; Caetani’nin, dayandığı vesika üzerinde irtikâb ettiği yolsuzlukları kısaca gözden geçirelim:

Caetani, kaynak kitaplar listesinde (terceme C. 5, s. 21) gösterdiği Kahire 1319 tabı’lı Hayâtü’l-hayevan nüshasındaki sahifeler yerine, 1284 Bulak tab’ının 350-351 nci sahifelerini zikr etmektedir ki bu, vesika üzerinde yapılmış olan yolsuzlukları setr gayesinden başka neye haml edilebilir? Biz, bu hîleye 1319 tabı’lı Hayâtül’l-hayevan nüshasını (ki 350-351 nci sahifeleri ihtiva etmez) aylarca karıştırdıktan ve Hayâtü’l-hayevan’ın başka tabı’ları peşine düşüp 1284 tabı’lı nüshasını altı ay arayıp elde ettikten sonra muttali olabildik. Her okuyucunun bu kadar zahmete katlanmağa tahammülü ve sabrı var mıdır?

Caetani’nin hiç bir yolsuzluğu olmasa, sırf bu hareketi, kendisinin ne zihniyette olduğunu göstermeğe yeter ve artardı bile.

Caetani, bahis mevzuu olan vesikayı, Ebû Hüreyre aleyhinde bir silâh olarak kullandığına göre, onu, olduğu gtbi kabul etmiş demektir. Makul ve mantıkî olan da budur. Öyle olunca, vesika’da “Ebü Hüreyrmin Hadisi makbul değildir” denir denmez camiin tavanında büyük bir yılanın peyda olduğu ve bu sözü söyleyenin üzerine düşüp “tevbe ettim" deyinceye, Ebû Hüreyre aleyhindeki sözünü geri alıncaya kadar peşini bırakmadığı ve en sonunda gözden nihan olduğu da haber verilmiş iken Caetani, niçin bunu okuyuculara, olduğu gibi aks ettirmekten kaçınıyor da sadece ateyhde olan sözü nakl ile iktifa ediyor? İlmî diirüsduk böyle mi olur?

Dahası var:

Vesikada, ne Enes b. Malik’in, ne de Semüre b. Cündüb’ün ismi geçer. Geçmediği halde, Caetani’nin—ileride balıis mevzuu ve istinad edebilmek üzre vesikada bahis mevzuu edilmişler gibi— rahatça sıraladığı görülür. Caetani, bunu da İbn-i Abbas’a veya Ebû Hüreyre’ye atf edemez ya?

Bundan daha feciini de haber verelim:

Vesikada “Ebû Hureyrenin Hadîsi makbul değildir” diyen ve bu sözünden de dönen kimsenin Horasanlı, Hanefi bir genç olduğu açıkça bildirildiği halde Caetani, her nedense, bunun: “dört buyük mezheb-i hakkın müessislerinden biri olan Ebû Hanife” olduğunu söylemekten çekinmemektedir.

Caetani, 1 numaralı notuna devamla şöyle diyor:

“Ebu Hüreyrenin muasırlarından biri yani Abdullah b. Amr b. As (vefatı 65) da bunları teyid etmekledir. Abdullah b. Amr b. As, Ebu Hüreyreden daha yalancı bir adam bulunamaması ihtimalinden bahş etmiştir (Ezraki, S. 35 Goldziher tarafından zikr edilmiştir (Caetani, Medhal Fkr. 26, terceme s. 124”

Ezraki’nin (Ahbâru Mekke)’sinden bu husustaki haberin tercemesini arz etmeden evvel, haberin tealluk ettiği hâdiseyi aydınlatacak izahata ihtiyaç vardır.

Hazret-i Hüseyin’in şehadetinden bir sene kadar sonra (Hicri 62), aralarında Medîne eşrafından Abdullah b. Hanzala, Abdullah b. Ebî Amr, Münzir b. Zübeyr, in de bulunduğu bir heyet, Muaviye’nin oğlu Yezid’le görüşmüşlerdi. Gösterilen izzet ve ikrama rağmen heyet, Yezid’in hal ve hareketlerinden hoşlanmamışlaıdı. Medîneye döndükleri zaman, kötülüklerini sayıp dökerek kendisini emirlikten hal’ ettiklerini açıklamışlardı. Bunun üzerine Medîneliler, ayaklanarak henüz çocuk denilecek bir yaşta bulunan Medine Valisi Osman b. Muhammed b. Ebî Süfyân’ı Medine’den çıkardıkları gibi sayıları bini bulan Emevîleri de Mervan b. Hakem’in evinde muhasara etmişlerdi. Emevîlerin acele imdat istemeleri üzerine Yezid, Müslim b. Ukbe’yi 12 bin kişilik bir ordu ile Medîne ve Mekke halkını tenkile memur etmişti.

Müslim, Medînede istediği gibi asıp kesdikten ve yağmacılık ettikten sonra Mekke üzerine yürüdü. Müşellele gelince öldü. Ölürken Husayn b. Numeyr’i çağırarak: “Bana kalsa seni bu orduya Başbuğ yapmazdım. Fakat Mü’minlerin Emiri, benden sonra Başbuğluğa seni tâyin etti. Ordu ile çabuk git. Kureyş’e eman ve meydan verme” diyerek ona sıkı direktif verdi. Husayn, mancınıklar kurdurarak Mekke’yi taşa tuttu. Kabe’nin, Mescid-i Harâm’ın duvarları yıkıldı. Örtüsü ve ahşap kısmı yandı, O sırada Yezid de öldü. Husayn, Yezîd’in çlüm haberini alınca muhasarayı kaldırarak Şam’a döndü. (Taberi C. 7, S. 3-15, Ezrakî C, I, s. 129-130; Mes’iıdi, Mumcu’z-zeheb C. 3, s. 16-19, Fahri S. 85-86 Mısır matbaa-i Rahmaniyye tab’ı)

İşte, bunun üzerinedir ki, Abdullah b. Amr b. Âs, yanında bazı kimseler bulunduğu halde, Kabe’ye girmiş, ağlayarak halka acı bir hitabede bulunmuştu. Bu hitabeyi, Ebü’l- Velid Muhammad (b. Abdullah b. Ahmed) Ezrakî, ceddi Ahmed Ezrakî ve İbrahim b. Muhammed Şafiî, Müslim b. Halid, İbn-i Heysem tarîkiyle Ubeydullah b. Sa’d’den şöyle nakl eder:

“Ubeydullah b, Sa’d, Mescidi Haram ve Kabe’nin yandığı, Husayn b. Nümeyr’in askerleriyle geri döndüğü sırada Abdullah b. Amr b. Âs’la birlikte Mescid-i Harâm’a, Kabe’ye —ki yanmış bir haldeydi— girmişti. (Râvî Ubeydullah b. Sa’d der ki:) Kabe’nin taşlan darmadağınıktı. Abdullah b. Amr b. As, orada durdu. Yanında, az sayılmayacak kadar kimseler vardı. Ağladı. O kadar ağladı ki göz yaşlarının, gözlerindeki sürmeden, (karararak) yanaklarına, sinek başları gibi döküldüğünü görüyordum. İbn-i Amr (halka hitapla): Ey halk, yemin ederim ki Ebû Hüreyre, size, Peygamberinizden sonra, Peygamberinizin evlâdının katilleri ve Rabbınızın Beytinin yıkıcıları siz olacağınızı haber verseydi, “Ebû Hureyreden daha yalancı bir kimse yoktur. Biz mi, Peygamberimizin evlâdını öldüreceğiz, Biz mi Rabbımızın Beytini yakacağız?! (Yâni biz böyle bir şeyi irtikâp etmeyiz)” derdiniz. Fakat yemîn ederim ki, siz bu işi işlediniz: Peygamberinizin evlâdım öldürdünüz ve Allah’ın Beytini yaktınız. O halde, başınıza gelecek felâkete intizâr edin. Abdullah b. Amr’ın nefsi kudret elinde olana yemîn ederim ki, Allah sizi tefrikaya düşürecek, bazınıza bazınızın hıncını tattıracak (sizi biribirinizle te’dip edecek) tir, dedi. Ve bunu üç defa söyledikten sonra Mescidde sesini yükseltti. Mescidde Onun söylediğini anlamayan bir kimse yoktu. Anlamayan da onu işitmiş bulunuyordu. İbn-i Amr, sesini tekrar yükseltti: İyiliği buyuranlar, kötülükten sakındıranlar nerede? Abdullah b. Amr’ın nefsi kudret elinde olana yemîn ederim ki, Allah sizi tefrikaya düşürür, bazınıza bazınızın hıncını tattırırsa, iyiliği buyurmayan, kötülükten sakındırmayan kimse için yerin altı (üstünden) hayırlı olur, dedi. (Ezrakî-Ahbâru Mekke C. I, s. 128, Mekke Matbaai Macidiyye 1352 tab’ı)”

İşte Goldziherin de, Caetaninin de Ezrakîde bulup başını sonunu bırakarak Ebû Hüreyre aleyhinde kullanılmağa kalkıştığı söz, bundan ibarettir.

Açıkça görüldüğü üzre Abdullah b, Amr, hitabesinde, Resulullah’ın evlâdını öldüreceklerine ve Kabe’yi yakacaklarına dâir Ebû Hüreyre’nin vereceği haberi, muhatablarıınn red ve tekzib edeceklerini; bunun, Ebû Hüreyre’nin inanılmaz bir zat olduğundan değil, haber vereceği hâdisenin fecî ve dehşetliliği dolayisiyle alâkalılarca benimsenmeyeceğinden ileri geleceğini, bununla beraber vukuatın, Ebû Hüreyre’yî te’yid ve tasdik, muhataplarını tekzib edeceğini ifade etmektedir.

İbn-i Amr, bu hitabesiyle Ebû Hüreyre’yi itham etmiş değil, evlâd-ı Resûlullaha ve Kâbe’ye karşı irtikâb ettikleri cinayetten dolayı Müslumanlardan bir zümreyi ve onları, bu hususta îkaz etmek vazifesini ihmal edenleri muâhaze etmiştir.

Bu hâdiseyi, Ebû Hüreyre’nin değil de, başka bir Sahâbînin haber vereceği farz edilseydi, Ebû Hüreyre’yi red ve tekzîb edecek olanlar o Sahabîye: Senden daha doğru sözlü kimse yoktur. Bu cinayetleri biz işleyeceğiz mi diyecekler, kendisini ve rivayetini tasdik mi edeceklerdi sanki?

Görülüyor ki, İbn-i Amr’ın, Ebû Hüreyre hakkında muhataplarının söyleyeceklerini farz ettiği sözü, Ebû Hüreyre aleyhinde saymağa ne mevzu, ne de sözün gelişi musaiddir, Abdullah b. Amr’ın bu hususta başka Sahabîyi değil de, Ebû Hüreyre’yi misal vermesinden maksadı ne olduğu sorulabilir.

Ebû Hüreyre, her şeyi Resul-i Ekrem’den sorup öğrenen (Tabakat C. 4, Ks. 2, S. 56) bir zat olduğu için, ileride Müslümanların karşılaşacakları musibetlerden de—sene ve şahıs tayin edecek surette— haberdardı. Bunu, Abdullah b. Amr da biliyordu. Çünkü Resulullâh’ın Hadislerini Ebû Hüreyre kadar kendisi de bilmekte, Ebû Hüreyre’nin ezberlediği Hadisleri kendisi yazı ile tesbit etmekte idi (S. Buhârî C. I, s. 36). Bunu, Caetani dahi itiraf etmekte ve: “. .muhtelif rnenbalardan anlaşılıyor ki Abdullah b. Amr b. As, Muhammed berhayat olduğu zaman malûmat ve Hadis toplayan ve buna kayd ve tahrir eden nâdir zevat meyânında idi. Bu suretle Ebû Hüreyn ’nin hasedini tahrik ederdi. Ebû Hüreyre münhasıran hafızasına güveniyordu (Caetani terceme C, 2 s. 188)” demektedir.

Ebû Hüreyre’yi bu derece yakından tanıyan bir insanın bu mevzuda ondan başkasını hatırlamayacağı tabiî idi.

Buharî’nin, Ahmed b. Muhammed Mekkî, Amr b. Yahya b. Said Emevî tarîki ile Saîd-i Emevîden rivayet ettiği şayanı dikkat Hadis de İbn-î Amr’in bu hususta Ebû Hureyre’yi misal getirmesindeki hikmeti açıklar. Bu Hadîse göre Saîd-i Emevî demiştir ki: Mervan ve Ebû Hüreyre ile birlikte bulunuyordum. Ebû Hüreyre: Sâdık ve masduk olan Resulullâh’ın: “Ümmetimin helâki, Kureyş’in birkaç gencin elindedir.” buyurduğunu işittim, dedi. Mervan: Nasıl, bir kaç genç mi? diye teaccüb edince, Ebû Hüreyre: İstersen filânın oğulları filânın oğulları diye onların isimlerini de haber verebilirim, dedi (diğer bir rivayete göre Mervan: Allah o gençlere lâ’net etsin, deyip sözü kapatmıştır) (S. Buhari C. 4, s. 177-178)”

59 ncu yılda ölen Ebû Hûreyrenin: “Allâhım, altmışıncı yılı bana idrâk ettirme (El Isâbe C. 7, s, 206)” diye duâ etmesi mânidar değil midir?

Bu haberin mânasını, daha doğrusu İbn-i Amr’ın Ebû Hüreyre’yi misal getirmesinin hikmetini gereği gibi anlayabilmek için İbn-i Amr’ın Emevîlere ve Emevî tarafdarlarına hitap ve tarizde bulunduğunu ve Ümmetin, Emevî gençleri tarafından helake sürükleneceğine dair olan Hadîsin de Ebû Hüreyre tarafından rivayet edilmiş olduğunu göz önünde tutmak îcab eder.

Abdullah b. Amr, Ebû Hüreyre’yi yalancılıkla itham etmediği, bilâkis Ona böyle bir ithamda bulunacak olanları, vakıaların red ve tekzîb edeceğini açıkça ifade ettiği halde Goldziher ve Caetani’nin, okuyuculara, bunun tam aksini telkine çalışması ilmen ağır bir suç teşkil eder.

Caetani, 1 numaralı notuna şöyle devam ediyor:

“Ebû Hüreyre’nin mevsûkiyeti hakkındaki şüpheler için Goldziher’in Muh. stııd. eserinin ikinci cildinin 49 ncu sahifesıne de bakınız. Burada Ebû Hûreyrenin muasırlarından başka birinin yâni Abdullah b. Ömer’in açıktan açığa onun kendi menafi-i maddiyyesine muvafık bir takım Hadisler neşr etmekte olduğunu söylediği de görülür. Goldziher’in Phil. eserinin birinci cildinin 49 ncu sahifesine bakınız (Medhal fkr. 26, terceme s. 124)”

Goldziher’in mezkür eserine bakıldı. Orada, Sahîh-i Buhârî’nin Kitâbü’s-sayd 6 ncı bâbına ve S. Tirmizînin birinci cildinin 17 inci babına atf ile köpeklerin öldürülmesi ve İbn-i Ömer’in bir sözü bahis mevzuu edilerek Ebû Hüreyre’nin, istisna edilen köpekler arasına bekçi (ziraat) köpeğini de katmak ihtiyacım duymuş olduğu ve kendisinin bu hareketinin kritik bir örnek teşkil ettiği ileri sürüldüğünü gördük.

Sahîh-i Buhârî’nin zikr edilen bâbında İbn-i Ömer’den üç muhtelif tarik ile rivayet edilen Hadisde; koyun ve av köpeği hariç olmak üzre köpek edinmenin, her gün insanın amelinden iki kırat eksilteceği haber verilmiştir (S. Buhârî S C. 6, S. 219-220).

Buhârî, Ebû Hüreyre’nin bu husustaki Hadîsini, Sahîhinin Vekâle kitabının (Hars için köpek edinme babı)na derc etmiştir (C. 3, S. 66-67). Bu babda Ebû Hüreyre’den üç ayrı tarik ile rivayet edilen Hadis’in birinci tarîkında: Ziraat ve Koyun köpeği; ikinci tarîkında: koyun, ziraat ve av köpeği; üçüncü tarîkında da: av ve köyün köpeği hariç olmak üzre köpek edinen kimsenin her gun amelinden bir kırat eksileceği haber verilmiştir.

Goldziher’in İbn-i Ömer’den nakl etmek istediği Hadis ve Ebû Hüreyre hakkındaki söz, S. Tirmizî ile Sahîh-i Müslim’dedir, Buhârî’de yoktur.

Sabîh-i Müslim’de, Yahyâ b. Yahyâ, Hammâd b. Zeyd, Amr b. Dînâr tarîkiyle İbn-i Ömer’den rivâyet edilen bu Hadîs’e göre: Av ve koyun köpeğinden başka bütün köpeklerin öldürülmesi için Resûlullah tarafından emir verilmiş, İbn-i Ömer’e: “Ebu Hüreyre, ziraat köpeği de müstesnadır diyor" denildiği zaman İbn-i Ömer: “Ebû Hüreyre ziraat sahibi (ziraatçı)dir” demiştir (S. Müslim C, 5, s. 36).

Yine Sahih-i Müslim’de (C. 5, Kitâbü’l-büyu’ s. 38) Abd b. Humeyd, Abdurrezzak, Ma’mer, Zührî, Ebî Seleme tarîkiyle Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen ve davar veya av veya ziraat köpeğinden başka köpek edinen kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksileceğine dair olan Hadis üzerine de İbn-i Ömer’in: Ebû Hüreyre’ye Allah rahmet etsin. O, ziraat sahibi idi” dediği bildirilmiştir,

İbn-i Ömer’in bu sözü —başta Goldziher olmak üzre— nedense, bazı müsteşrikların, Ebû Hüreyre’nin işine gelen birtakım Hadisler neşr ettiğini ve Hadis üzerinde evvel ve âhir istenildiği gibi oynandığını söyleyecek kadar ileri gitmelerine yol açmıştır.

İbn-i Ömer bu hususta Ebû Hüreyre ile ilgili bir söz söylemiş olabilir. Fakat bunu bir delil olarak ele almak isteyen bir kimseye yaraşan; her şeyden evvel, köpeklerin öldürülmesi hakkında verilmiş ve infaz da edilmiş olan bir emri veya şu veya bu köpeklerden maadasını evde tutmanın dînen zararlı olduğu hakkında umum Müslümanlara yapılmış olan bir tavsiyeyi, Resûlullah ile bir tek Sahabî arasında cereyan etmiş şahsî bir hâdise gibi farz ve telâkkî edip bu husustaki emir ve tavsiye üzerinde her hangi bir kimsenin kolayca tasarrufda bulunabileceğine ihtimal vermek gafletine düşmemek; saniyen: İbn-i Ömer’in, Ebû Hüreyre hakkında sarf ettiği sözün vârid ve bu hususta delil edinilmeğe elverişli olup olmadığını, başka bir tâbirle, İbn-i Ömer’in sözünden, Ebû Hüreyre’nin, rivayet ettiği Hadîse ziraat köpeğini katmak işine geldiği mânası çıkarılacak ve bu da Ebû Hüreyre ve İlm-i Hadis aleyhinde bir vesîka olarak kullanılacaksa, ziraat köpeği sözünün, başka Sahabîler tarafından rivayet edilen Hadislerde geçip geçmediğini araştırmak değil miydi?

Caetani’nin; İslâm tarihi ve Hadîs’e aid eserlerin dâhi münekkidi diye tanıttığı (Medhal fkr. 9, terceme s. 70-71) Goldziher, S. Müslim’in aynı bâbındaki Hadislerine bir defacık olsun göz gezdirmek zahmetinde bulunmuş olsaydı, orada, Muhammed b. Müsennâ, Muhammed b. Ca’fer, Şu’be, Katâde, Ebü’l-Hakem tarîkiyle bizzat İbn-i Ömer’den rivayet edilen Hadisde dahi Resûl-i Ekrem’in: “Kim, ziraat, yahut davar yahut av köpeğinden başka köpek edinirse o kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksilir (S. Müslim C. 5, s. 37)” buyurmuş olduğunu ve yine Sahîh-i Müslim’in aynı bâbında Yahyâ b. Yahyâ, Mâlik, Yezid b. Husayfe, Sâib b. Yezîd tarîkiyle Süfyân b. Ebî Züheyrin —ki Şenuet kabilesinden ve Ashâb-ı Resûlullah’dandı— Resûlullah’ın: “Herkim, ziraat ve davar muhafazası ihtiyacından doğmaksızın köpek edinirse o kimsenin amelinden her gün bir kırat eksilir.” buyurduğunu işittim, dediğini ve kendisine: “Sen bunu Resûlullah’dan işittin mi?” denildiği zaman: “Şu Mescidin Rabbına yemîn ederim ki, evet işittim” (S. Müslim C. 5, s. 38) dediğini görebilirdi. Bu Hadis, Sahîh-i Buhârî’de de mevcuddur. (Bakınız C. 3, s. 67)

Sünen-i İbn-i Mâce’de (C. 2, s. 289): Ebû Bekr b. Ebî Şeybe, Ahmed b. Abdullah, İbn-i Şihâb, Yûnus b. Ubeyd, Hasan tarîkiyle Sahâbîden Abdullah b. Mugaffelden ve hattâ Goldziherin bu hususta me’haz edindiği S. Tirmizî’de (C. 6, S. 284-285) aynı Sahâbî’den başka bir tarikle rivayet edilen Hadîs’de de: davar, av ve hars (ekiıı) köpeğinin istisna edildiği görülür.

Aralarında, İbn-i Ömer’in de dâhil bulunduğu üç Sahâbe’nin Resûlullah’dan bizzat işittiklerini söyledikleri bir şeyi, dördüncü bir Sahâbînin yâni Ebû Hüreyre’nin uydurmuş, ve Hadîs’e katmış olmasına ihtimal verilebilir mi ve İbn-i Ömer’in sözü ta’rize hami edilebilir mi ve Ebû Hüreyre aleyhinde sayılabilir mi? Takdir, okuyucularındır.

Bu münasebetle; Cenaze namazına ve defin merasimine katılmanın ecri hakkında Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği Hadis üzerine İbn-i Ömer’in yine: “Ebû Hüreyre de artık uzun ediyor, çok oluyor” diye ta’rizde bulunduktan sonra keyfiyeti Hazret-i Âişe’den sordurup Onun Ebû Hüreyre’yi te’yid ve tasdik ettiğini görünce bilmiyerek kaybettiği ecirlere acındığını hatırlamak da her halde yerinde olur.

Caetani 1 numaralı notunu şöyle bitiriyor:

“Bu izahattan sonra, Buharî’nin Es-Sâhîh nâmındaki Hadis mecmuasında Ebû Hüreyre’ye bu kadar büyük bir yer tahsis etmesine akıl erdirmek kabil olmuyor. Buna bakarak, bu büyük Hadis âliminin pek az nüfûz-ı nazara mâlik bulunduğuna hükmediyoruz. Fakat İslâm’ın en hayretbahş ve muktedir erbab-ı hukukundan İmam Şafiî (vefâtı: 204) nin, Ebû Hüreyre’nin vüsûkunu kabul etmesini ve zamânının Hadisleri en iyi bilen adamı olduğunu teslim eylemesini görünce hayretimiz bütün bütün artıyor (Hacer IV. Cilt, S. 338 satır 15..) Halbuki Peygamber’in geveze, dul zevcesi Âişe, Ebû Hüreyre’nin neşr ettiği kâzib Hadislerden hayretlere düşmüş ve bir gün açıkça kendisine şu sözleri söylemiştir: ‘Benim hiç işitmediğim bir takım hikâyeler anlatıyorsun., Ebû Hüreyre derhal kendisine şu cevabı vermiştir: ‘Yâ vâlide! Sen, onları unutmuşsun. Çünkü başka şeylerle meşgul oluyordun. Gözlerin için sürme kutun, kendini seyretmek, için aynan vardı., (Hacer IV nci cild, s. 394, satır 15 ve müteakip satırlar)

Diğer bir defa Ebû Hüreyre, İbn-i Ömer tarafından âyinin bir ufak cihetinde Peygamber’den başka türlü hareket etmiş olmak ithâmına mâruz kalınca hiç bozmadan şu cevâbı vermiştir: Ben, hatırımda tutmuş, ötekiler unutmuş iseler bunda benim kabahatim ne? (Hacer IV, 395, satır 14). (Caetani Medhal Fkr. 26, terceme s. 124-125)”.

Biz Müslümanlar, kendi dinî şahsiyetlerimize âzamî hürmeti göstermekle kalmaz, Peygamberimiz’den önceki Peygamberlere ve Ehl-i beytlerine, hattâ O Peygamberlere mensubiyet iddiâ eden din adamlarına karşı da hürmet ve nezaketten ayrılmamayı dini ve insanî bir vecîbe sayarız. Muhâtabımızın şu veya bu şekilde hareket etmiş olması durumumuzu değiştirmez.

İtalyan müsteşrikinin insani edeb ve nezaket dışına çıkarak “Peygamberin geveze, dul zevcesi” diye hakaret etmek istediği Hazret-i Aişe hakkında daha evvel bir nebze izahat vermiş, Onun, yalnız İslâm tarihinde değil, dünya kadınlık tarihinde bile eşine nadir rastlanır bir şahsiyet olduğunu belirtmeğe çalışmıştık[2]. Burada da şu kadarcık söyleyelim ki İbn-i Sad’in, muteber kaynaklardan verdiği bilgilere göre Hazret-i Âişe, halkın en âlimi idi. Resûlullah’ın büyük Sahâbîleri, bilmediklerini Ondan sorarlar, şüphelerini halledecek bilgiyi Onda bulurlardı. Sünnet-i Nebeviyyeye ve Ferâize vukufta, ictihadda Ondan daha üstünü yoktu. Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman devrinde ve daha sonraki devirlerde, birçok dinî meseleler Ondan sorulup öğrenilirdi (Tabakatı İbnî Sa’d C. 2, Ks. 2, s. 126-27). Bu derece yüksek ilim ve fazilet sahibi bir insanı gevezelikle vasıflamaktaki münasebetsizliğe dikkati çektikten sonra asıl mevzua geçiyoruz.

İbn-i Sa’dın; Mekkeli Velîd b. Atâ b. Egarr ile Ahmed b. Muhammed b. Velîd Ezrakî, Amr b. Yahyâ b. Saîd Emevî, Said Emevîden naklen Tabakâtında (C. 2, ks. 2, s. 119) kaydettiğine göre Hazret-i Âişe bir gün, Ebû Hüreyre’ye: “Senin, Peygamber aleyhisselâm’dan rivayet ettiğin Hadîsi ben, Ondan işitmedim” demiş, Ebû Hüreyre de Ona “Ey valide ben, o Hadîsi Resûlullah’dan telâkki etmek isterken seni, ondan ayna ve sürmedanhk meşgul ediyordu. Fakat beni, Ondan hiç bir şey meşgul etmiyordu” cevabını vermiştir.

Caetani, Ebû Hüreyre’nin birtakım kâzîb Hadisler neşrettiğini, Hazret-i Âişe’nin bunlardan hayretlere düştüğünü, ona: hikâyeler anlatıyorsun dediğini vesaireyi bu haberin, neresinden çıkarmaktadır?

Hazret-i Âişe veya başkaları, her hangi bir Hadîsi işitmemiş olabilir ve onu işitmediklerini de söyleyebilirler. Bu, ne o Hadîsin uydurmalığnıı gösterir, ne de onu rivayet edenin, yalancılığını.

Caetanî’nin de vukuunu kabul ettiği bu muhavere Ebû Hüreyre’nin aleyhinde değil,, lehindedir. Çünkü Ebû Hüreyre, Resûl-i Ekrem’e hizmet ve mülâzemet esnasında hiç bir şeyle oyalanmayarak Ahâdîs-i Nebeviyyeyi bellemeğe Hazret-i Âişe’den ziyâde ihtimam ve i’tina ettiğini Hazret-i Aişe’ye derhal hatırlattığı zaman kendisinin bunu tekzip ve sözünde ısrar etmemesi, Ebû Hüreyre’yi tasdikten başka neyi ifade eder? Eğer Hazret-i Âişe’nin Ebû Hüreyre ve naklettiklerinden ufak bir şüphesi olsaydı, ona lâyık olduğu ve hak ettiği cevabı vermesine ne mâni vardı? Hazret-i Âişe bu hususta sükût etmişse, bununla ancak kendisinin hak severliğini, Ebû Hüreyre’nin de doğruluğunu göstermiştir.

İbn-i Ömer’in Ebû Hüreyre hakkındaki sözüne gelince:

Sünen-i Ebî Dâvud’da; Müsedded ve Ebû Kâmil ve Abdullah b. Ömer b. Meysere Abdu’l-Vahid, A’meş, Ebî Sâlih tarîkiyle kaydedilen bir Hadîse göre: Ebû Hüreyre, Resûlullah’ın: “Her hangi biriniz sabah namazının farzından evvel iki rek’at sünnetini kıldığında sağ yanı üzerine uzansın” buyurduğunu rivayet edince Mervan b. Hakem, ona: “Bizden birinin mescide kadar gitmesi yetmiyor mu ki, bir de sağ yanı üzerine uzansın?” der; Ebû Hüreyre de: “Yetmez” cevâbını verir. Bu olay, Abdullah b. Ömer’e erişince İbn-i Ömer: “Ebû Hüreyre de artık uzun etti (çok oldu).” der. Kendisine : “Yoksa Ebû Hüreyre’nin rivayetlerinden her hangi bir şeyi inkâr mı ediyorsun?” denilince,“Hayır, hiç bir rivâyetini inkâr etmiyorum, fakat bu hususta o cesaretli çıktı, biz, korkak davrandık.” cevâbında bulunur. İbn-i Ömer’in bu cevâbı Ebû Hüreyre’ye ulaşınca: “Ben, işittiklerimi hafızamda tuttum, onlar işittiklerini unuttularsa benim günâhım ne?” der. (S. Ebî Dâvûd C, I, s. 198; Dârekutnî’ye atfen El-Isâbe C. 7, s. 205).

Biz, bu haberin dahi Ebû Hüıeyre aleyhinde sayılabileceğine kâni değiliz. Çünkü,, haberin metninde de görüleceği üzre: “Ebû Hüreyre de artık çok oluyor” tarizine karşı “Yoksa, onun rivayetlerinden her hangi bir şeyi inkâr mı ediyorsun?” tarzında vak olan istizaha bizzat İbn-i Ömer tarafından “Hayır, inkâr etmiyorum” cevabı verilmekle tarizin, Ebû Hüreyre’yi tekzibe mâtuf bulunmadığı gösterilmiştir.

Demek oluyor ki, İbn-i Ömer’in bahis mevzuu olan sözü, mâna murad edilmeden söylenmiş ve hemen dönülmüş bir sözdür. Başka bir tâbirle: bu, her hangi bir haber karşısında insana ârız ve hemen kaybolan bir irkilme kabilindendir.

Bu hususta Ebû Hüreyre’nin cesaretli, İbn-i Ömer’in ise mütereddid davrandığı sözüyle anlatılmak istenilen şeye gelince, bunu da Ebû Hüreyre’nin verdiği kesin ve mantıkî cevabda bulmak mümkündür.

Meselenin tetkîkine gelince:

Sabah namazının sünnetinden sonra sağ yanı üzerine uzanmak hakkındaki kavl-i Nebevi, Ebû Hüreyre tarafından nakl ile kalmamış, bu husustaki fi’l-i Nebevî de: Ebü’l-Yemân, Şuayb, Zühri, Urve b. Zübeyr tarîkiyle Hazret-i Âişe’den rivayet edilen Hadîsde: “Resûlullah aleyhisselâm, müezzin, Sabah namazının ilk ezânını okuduğunda Sabah namazından evvel ve fecr aydınlığı iyice belirdikten sonra kalkıb hafif iki rek’at kıldıktan sonra sağ yanı üzerine uzanır, namazın ikâmetini haber vermek için müezzin gelinceye kadar beklerdi" denilerek haber verilmiştir (Sahihi Buhârî C. I, S: 154; S. Ebî Dâvud C. I, s. 198-199 za da bakınız)

Sabah namazının farzından evvel, Resûlullah’m sağ yanı üzerine uzandığı, Hazret-i Âişe’den başka, Abdullah b. Amr b. Âs tarafından da rivayet edilmiştir (Müsned-A. b. Hanbel, Feth-i Rabbani C. 4, s. 228, Mısır 1354 tabı)

Bunun içindir ki, Sabah namazının farzından evvel bu şekilde uzanmayı sünnet ve hattâ vâcib sayanlar olmuştur.

Buraya kadar verdiğimiz izahatla; Caetani’nin, Ebû Hüreyre’ye atf ve isnâd ettiği yalancılığı, getirdiği delil ve şâhidlerle hiç de isbat edemediğine okuyucular her halde kanaat getirmişlerdir,

İtalyan Müsteşrıkı; Buhârî’nin Sahîh’inde Ebû Hüreyre’ye o kadar büyük bir yer tahsis etmesine akıl erdiremediğini ileri sürerek onu fikr-i tenkid ve nüfûzu nazardan mahrum ve Sahîh’ini de kıymetten pek çok düşmüş sayacağına; İmam Şâfii gibi kudretli ve itimâda şâyan bir ilim adamının Ebû Hüreyre’yi sika ve zamanının en büyük Hadis âlimi olarak kabul eylediğini görünce hayrete düşeceğine, bu husustaki tedkik ve tetebbuunun eksik ve aksaklığını kabul edip hakikati öğrenmeğe çalışsaydı daha iyi etmiş olmaz mıydı?

M. Âsım KÖKSAL



[1] *Caetani’nin bu gibi sözleridir ki memleketimizde İbni Abbas ve Ebû Hüreyre aleyhinde bir takım haksız neşriyata yol açmış, bu cümleden olmak üzre Defne mecmuasında (1955 Mayıs sayısı) (Hadis Yalancıları) başlığı altında bu zatlara ağır hücumlarda bulunularak müslümanların dinî hisleri rencide edilmiştir.

[2] Caetani İslâm tarihi hakkında basılmakta olan Reddiyye isimli kitabımıza müracaat olunması.