Makale

dayanışma üzerine

Bahattin Akbaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

dayanışma
üzerine

Bazı güzellikler vardır ki insanları birbirlerine yaklaştırır, birleştirir, kaynaşmalarına vesile olur.
Böylece insanlar birbirlerinden güç alarak maddî ve manevî üstünlüğe erişirler. Böyle güzelliklere ve üstünlüklere sahip olanlar takdir ve güven görürler. Nezih bir hayata sahip olduklarından, etrafları için de model oluştururlar.
Toplumların dirlik, huzur ve güven içerisinde bulunabilmesi, güzel hasletlerle donanmış, birbirleriyle kenetlenmiş, birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışmayı ilke edinmiş bireylere sahip olmasına bağılıdır. Yüce dinimiz insanların iyiliğini, hayır ve mutluluklarını temin etmeyi gaye edinmiştir. Getirdiği emir ve yasaklar, hep bu gayenin tahakkukunu hedeflemiştir. Müminlerin fert ve toplum olarak uymaya mecbur olduğu birtakım prensipler arasında, kardeşlik, sosyal dayanışma ve yardımlaşma, danışma ve adalet ilkesine riayet başta gelir.
Dayanışma ve yardımlaşma bir davranış biçimidir. Sağlıklı bir toplumun gelişmesi için önemli bir davranış biçimi olan dayanışmanın, aileden başlayarak bütün topluma yayılması gereklidir. Aile müessesesi, sosyal dayanışmanın en önemli unsurudur. Çünkü aile toplum yapısının ilk temel taşıdır. Aile, insan fıtratında var olan değişmez ruhun talepleri, eğilimleri, merhamet ve sevgi duyguları, ihtiyaç ve maslahatın gerekleri üzerinde kurulur. Müslüman toplumu, Allah tarafından iyi ve güzel olan her konuda yardımlaşma ve dayanışma içerisine gjrmekle emredilmiştir. Sevgi, korku, güvenlik ihtiyacı, eğitim, istikrar ve devamlılık arzusu üzere yaratılan insan dayanışma ve yardımlaşmaya muhtaçtır. Dinimizde aileden başlayarak bütün insanlığa, yakından uzağa maddî ve manevî dayanışma ve yardımlaşma ilişkisi içinde bulunmak ön görülmüştür. Maddî dayanışmanın hedefi, her bir insanın asgarî ve temel maddî ihtiyaçlarını sağlamasıdır. Manevî dayanışma ve yardımlaşmanın hedefi de, insanları serbest iradeleri ile ahlâklı ve erdemli kılmak, uygun bir eğitimle toplum bireylerini yetiştirmektir. Toplumun kardeşlik ve dayanışma duyguları içinde bulunmasını öğütleyen bazı hayat düsturlarımız, davranış ilkelerimiz vardır. Buna göre; "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hainlik etmez. Onu yalanlamaz. Onu yardımsız ve yüz üstü bırakmaz. Her Müslümanın diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva/ihlas işte burada (kalpte) dir. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini hakir görmesi yeter." (Müslim, Birr,32) "Mümin bir tek insan gibidir. Eğer insanın gözünde bir şikâyeti olursa, bütün vücudu bundan etkilenir. Eğer başında bir ağrısı olursa yine bundan bütün bedeni etkilenir, (müminler de böyle olmalıdır)" (Müslim, Birr , 67). "Mümin mümine karşı parçaları birbirine destek olan yapı gibidir." (Tirmizi, Birr, 18)
Dinimize göre sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın maddî ve manevî olarak iki yönü bulunmaktadır. Maddî yardımlaşma ve dayanışma açısından bakıldığında Yüce dinimizin zekât, sadaka, infak, isar, hayır, karz-ı hasen gibi emirleri akla gelir. İhtiyacı bulunan insanlara el uzatmak topluma düşen bir görevdir. Bu bakımdan komşusu açken tok yatmak İslâm dinine göre uygun bir davranış biçimi değildir. Darda kalana yardımcı olmak, zorluk ve güçlük içinde olanı genişletmek, bunalım ve korkuya düşeni ferahlandırmak ve güven vermek, açları doyurmak, kimsesizlere sahip çıkmak, toplumun yararını gözetmek dayanışmanın gereklerindendir. Yüce dinimiz bu konularda duyarlı olmayı öğütler.
Sosyal dayanışmanın gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmek her Müslüman için bir ödev olduğu gibi, aynı zamanda ibadet hükmündedir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bu nevi güzel hasletleri ilke edinenler ve davranış haline getirenler övülmektedir.
İslâm dininin yasakladığı pek çok tutum, davranış ve kötü alışkanlıkların temelinde hikmet olarak bunların kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma gibi ulvî duyguları ortadan kaldırmaya yönelik unsurlar taşıması yatmaktadır.
Müminlerin daima birbirlerine doğruyu, hakkı, iyiyi, güzeli, sabrı, tavsiye etmeleri, çirkin işlerden ve fenalıklar ile haksızlıklardan birbirlerini sakındırmaya çalışmaları da dini görevlerindendir. Bu kabil üstün özellikler de dayanışma ve yardımlaşmanın ahlâkî veçhesini teşkil etmektedir. "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. işte kurtuluşa erenler onlardır." (Al-i İmran, 104) "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz" (Al-i İmran, 110) ayet-i kerimeleri de gerçeğj açıklamaktadır.
Bir hadis-i şerife göre insanların birbirlerine karşı tebessüm göstermeleri sadaka olarak ifade edilmektedir. (Tirmizi, Birr, 36) Öte yandan Müslüman o kimsedir ki, Müslümanlar onun elinden ve dilinden güvende olurlar. (Buhari, İman, 405) Maddî ve manevî olarak veren el olabilmek önemli bir meziyettir. Allah katında üstünlük ancak O’na daha çok saygı duymakla, İlâhî sorumluluk bilincinin gelişmesiyle elde edilir. Buna göre Allah yolunda yardımlaşmak ve dayanışmak maddî ve manevî her iki alanda gerçekleştirilecek Allah’a karşı görevlerimizin başında gelmektedir.
Hz. Peygamber’in davranış biçimlerinden biri de "Veren Allah’tır, ben taksim ediciyim" anlayışıdır. Mevlânâ da; "Hak’tan alır, halka veririm" demiştir. Bu itibarla sahip olduğumuz maddî ve manevî nimetleri başkaları ile paylaşmak çok önemli bir erdemdir. Yardımlaşma ve dayanışma halinde bulunan toplumlar, güçlü toplumlardır. Sevinçler, nimetler, güzellikler paylaştıkça artar. Bu, aynı zamanda Allah’a karşı bir şükrün gereğidir. Aynı şekilde üzüntü, acı, güçlük ve zorluklar da paylaştıkça azalacaktır.
Dayanışma, birlik ve milletçe kardeşlik duyguları içerisinde olmak toplumların bekası için de hayati önemi haizdir. Bir toplumu, yüz yüze geldiği engeller karşısında dirençli ve muzaffer kılan, o toplumu oluşturan bireyler arasındaki millî dayanışma ve birlik ruhudur. Bunu zaafa uğratan veya kaybeden toplumların uyakta durması mümkün değildir. Geçmişi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın, millî ve manevî bağlarının parçalanması, bir toplumda dejenerasyonun baş göstermesini, anarşinin hortlamasını, ardından da bölünmeyi ve yok olmayı kaçınılmaz hale getirir. Tarih; güçlenmiş, yükselmiş, zenginleşip büyümüş fakat millî şuurunu kaybetmesinden dolayı varlığını yitirmiş toplumların örnekleriyle doludur. Türk Milleti’nin İslâm ahlâkıyla birleştirdiği iman, cesaret, azim, sabır, irade gibi üstün nitelikleri dünya milletlerine örnek teşkil etmektedir.
Sonuç olarak sosyal dayanışma, ancak kötü yönlerini ortadan kaldırmış fert ve toplumların birbirlerine sevgi ve merhametli yaklaşmalarıyla gerçekleşecek bir husustur. Bu özellikler olmadığı takdirde, toplumda fertlerin birbirlerini istismarı baş gösterebilecek ve mücadele başlayacaktır. Sosyal dayanışma, iyilikte ve sorumluluk bilinci hususunda yardımlaşma, huzurlu ve müreffeh bir toplumun teşekkülü için hepimize düşen bir görevdir.
"İyiliği emretmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir." (Maide, 2)
"Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirinin yardımcılarıdır. İyiliği emreder, fenalıktan alıkorlar, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulüne itaat ederler." (Tevbe, 71)