Makale

MİLLİ DAYANIŞMANIN BAZI TARİHİ ÖRNEKLERİ

Prof. Dr. Mehmet Şeker
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak.

MİLLİ
DAYANIŞMANIN
BAZI TARİHİ ÖRNEKLERİ

Bundan altı yıl önce, Ağustos 1999’da, Adapazarı Depremi hepimizin hatıralarında iz etmiştir. Her vesile ile bu depremi, verdiği zararları ve kayıpları anarız. Bu olay ile ilgili olarak Frankfurt Goethe Üniversitesi profesörlerinden Weber meslektaşımız bize şu soruyu sormaktan kendini alamamıştır:
"Nasıl oluyor da, deprem olur olmaz, Türkiye’nin her yerinden insanlar deprem yerine ulaşabiliyorlar? Elinde avucunda ne bulursa onu deprem bölgesine getirip deprem zedelere dağıtabiliyor? Kimse bu insanları mecbur etmediği halde arabasına veya tırlara attığı eşyayı, ya da yiyecek malzemesini bölgeye ulaştırıyor, yetkililere teslim ediyor?"
Kuşkusuz bu sorulara hiç düşünmeden verdiğimiz cevap; Türk milletinin sahip olduğu millî dayanışma şuurunun köklü bir geçmişi ile tarihindeki unutulmaz olayların algılanışını bilmek ve yorumlamak gerekir, şeklinde olmuştur.
Anadolu’da Türkler’in bu toprakları yurt tutuşlarından yani on birinci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla kadar yaşadıkları toplum hayatı gözden geçirildiğinde, yerli yabancı kim olduğuna bakılmaksızın herkese yardım eli uzatıldığı görülecektir. Hatta otellerin, motellerin veya müstakil misafirhanelerin bulunmadığı yerlerde ve zamanlarda, bölgeye gelen misafirlerin karşılanıp ağırlanmalarında yarış edildiği tarihen sabittir.
Meşhur Kuzey Afrikalı Seyyah ibn Batuta, XIV. yüzyıl Müslüman-Türk Anadolu’sunu anlattığı Seyahatname’sinde kendilerini misafir etmek için birbirleri ile yarışan ve mücadele eden ahî reislerinden söz etmektedir. (Seyahat- nâme-i İbn Batuta (M. Şerif Tercümesi), İstanbul, 1333-1335, s. 318-319; Mehmet Şeker, ibn Batuta’ya Göre Anadolu’nun Sosyal-Kültürel ve İktisadi Hayatı İle Ahilîlik, Ankara, 1993, s. 75) Hele Seyahatname’sinin muhtelif hatıralarında Anadolu insanının sadece misâfir etmekle kalmayıp, kendilerine ayrılırken de uğurlama törenleri düzenlediklerini anlatmaktadır. (Seyahat-nâme-i ibn Batuta, 326, 329, 339, 352, 354; Mehmet Şeker, a.g.e., 48, 80) Bu hatıralar, toplu şuurun varlığının Anadolu’da daha Müslüman Türkler’in yerleşmelerinin başlangıcından beri var olduğunu göstermektedir.
Sadece İbn Batuta’nın eserini bile bu gözle incelersek, üzüntülü günlerde insanların birbirlerinin acılarını paylaştıklarına, sevinçlerini de coşkularını da birlikte yaşadıklarına dair örnekleri görmemiz mümkün olur. Cenazesi dolayısıyla, yalnız ölenin ailesi değil, aynı zamanda konu komşu, hısım akraba ve hatta bölge insanı günlerce başsağlığı ziyaretleri ile hazırladıkları yemeklerle cenaze sahibinin acısını hafifletmeye çalışırlar. Bu durum, bize topluluk şuurunun nasıl yerleştiğinin göstergesi olarak toplumumuzdaki dayanışmanın ruhunu anlamamıza yardım etmektedir.
Gerek evlilik, gerekse sünnet gibi merasimler vesilesiyle düzenlenen düğünlerde bu topluluk şuurunun ister aileler arasında, isterse konu komşu ve hısım akraba gibi yakınlar arasında olsun, bütün tanıyanları uzak yakın ilgilendirmesi yönüyle sardığını, kavradığını ortaya koyar. Zira düğünler, toplumun ortak şuurunun göstergeleridir. Bu törenler dolayısıyla hısım akraba nerede olursa olsun bir araya gelir ve uzun zamandır görüşme imkânı bulamayanlar da birbirleri ile görüşmüş olurlar.
Bu düğün törenleri gibi dinî ve millî bayramlar da millî dayanışmanın en göze çarpan örnekleri olarak kaydedilebilir. Bayramlarımız milletimiz için hem sevincimizin, hem de gururumuzun pekiştiği günlerdir. Bu günlerde milletimizin ortak sevinci paylaşarak yine topluluk şuurunu benimsemelerine katkıda bulunulduğunu da ortaya koyar.
Daha da yaygınlaştırarak, içinde bulunduğumuz Ağustos ayında da tarihî örneklerini gördüğümüz millî zaferlerimiz de milletimizin birbirleriyle kaynaşmasına ve ortak duyguları paylaşmasına vesile olmaktadır. Bu zaferler vesilesiyle, ortak değerleri benimseyen Anadolu insanının gelecek nesillere ve gençlere örnek oldukları da görülmektedir. Böylece aynı duyguları paylaşan nesiller bu anlayışı nesilden nesle aktarırken, topluma ait bir şuurun da pekişmesine yardımcı olduğu söylenebilir.
Öyle ki, topluluk şuuruna birer müessese olarak da yerleşen faaliyetlerden de söz edilebilir. Muhtaçların elinden tutmak ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek üzere kurulan vakıflar, işte bu şuurla ortaya çıkmış müesseselerin başında gelir.
Medeniyetler, insanlığın muhtaç olduğu müesseselerin varlığı ile hayatiyetlerini muhafaza ederler. İslam Türk Medeniyet tarihinde bu mânâda kurulan sayısız müesseselerden biri de vakıflardır. Vakıflar, bir malın veya mülkün gelirinin tamamen insanların yararına olarak, kişilerin sahip çıkmalarına imkân bırakmaksızın hayır işine tahsis olunan eserler olarak kabul edilmişlerdir. Buna göre; insanlar vakfolunan eserlerden faydalanacaklardır. Faydalanmak için de, bu eserlere yakın yerlerde bulunacaklardır. Böylece, vakıf veya benzeri eserlerin çevresinde iskân sahaları, yerleşme bölgeleri teşekkül edecektir. Burada toplu yaşamanın gereği olarak insanların birbirlerine yakınlaşmaları, birbirleri ile kaynaşmaları ve dayanışmaları mümkün olacaktır.
Nitekim, tarihimizde görüldüğü üzere vakıf eserlerden; kadın-erkek, zengin-fakir, büyük-kü- çük; herkes belli ölçüde yararlanabilmektedir. İyi işlediği ve korunduğu devirlerde vakıf eserler, insanların sığınacağı sıcak yuvalar olmuşlardır. İslam dünyasında, muhtaç olsun olmasın bütün insanların ihtiyaç duydukları konularda vakıflar tesis olunması ve insanların hatta diğer varlıkların bu müesseselerden istifade etmeleri vakıf müesseselerine verilen önemi ortaya koyar.
Öncelikle zengin fakir farkı gözetmeksizin insanlığın yararına sunulan vakıf eserlerinden çoğunlukla muhtaç olanların faydalandıklarında şüphe yoktur. Nitekim, eğitim-öğretim hizmetlerinde; okul öğrencilerine çeşitli vesilelerle yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak üzere tahsis olunan vakıf eserleri yanında, fakir olup olmadıklarına bakılmaksızın kış mevsimlerinde öğrencilerin soğuktan korunmaları için bile kömür alınarak gerekli şekilde ısınmalarına imkân hazırlayan vakıflar tesis olunması, bu müesseselerin ne kadar topluma mâl olduğunu göstermektedir. Hatta, öğrencileri dinlendirmek üzere piknik yerlerine götürerek eğlenmelerini sağlamak gibi pedagojik maksatlar yanında, okulların öğretmen ve idarecilerinin geçim sıkıntılarını hafifleten vakıf eserlerine de rastlanılması, vakıfların toplumu birbirine bağlayan müesseseler olduğunu ortaya koymaktadır.
İslâm medeniyet tarihinde, varlıklara merhametin doruğa çıktığı devirler olmuştur. Bu gaye için meydana getirilen vakıf eserlerin başında devrin tam teşekküllü hastahanesi niteliğini taşıyan İmaretler; aynı zamanda dârü’şşifâlar, medreseler, hamamlar ve diğer tesisleriyle bir külliye hâlinde topluma hizmet vermişlerdir.
İmaret yapma geleneği Müslüman-Türk devletlerinde özellikle devlet adamları eliyle devam ettirilmiştir. Buna örnek olarak Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı Orhan Bey fethettiği yerlere bir imaret yaptırmış ve ihtiyaca göre bu imarete gerekli gelirleri vakfettirmiştir. Hatta bunlardan İznik’te yaptırttığı imaretinin açılışında bizzat kendisi hizmette bulunmuştur. Açılış törenine katılanlara kendi eliyle yemek dağıtmaktan tutun da imaretin aydınlatılması için gerekli kandillerin yakılmasına kadar birçok hizmeti bizzat kendisinin yaptığı tarihlerde haber verilmektedir. (Aşıkpa- şaoğlu, Tevârih-i Âl-i Osman (Yayınlayan: Atsız, Osmanlı Tarihleri), İstanbul 1949, s. 113-120) Bilindiği gibi imaret yapma ve vakıf kurma geleneği, diğer Osmanlı Sultanları tarafından da devam ettirilmiştir.
Bunun yanında, çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, hatta göl gibi tesislerle yolların tamirleri ve düzeltilmeleri maksadıyla toplumun birçok ihtiyacına cevap veren vakıf eserleri görülmektedir. Yolcuların hizmetine açılan kervansarayları da bu arada hatırlamak gerekir.
Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleyen müesseselere ocaklık eden vakıf eserler, ana kucağı gibi insanları sarmış, dertlilere çare, kimsesizlere sığınak olmuştur. Hayatının baharında olan genç insanların elinden tutulması, kızların çeyizlerinin hazırlanması, erkeklerin meslek sahibi olup dükkân açmaları gibi birçok konuda hizmet gören vakıflar sayesinde insanlar topluma kazandırılmışlardır. Bu tür vakıflardan en belirgin olanı, esnaflarla mahallenin dayanışmasını ortaya koyan Avârız vakıflarıdır.
Hangi gaye ile yapılırsa yapılsın, hayır yapma duygusu daha ağır basan vakıflar; insanları dünyada mutlu ve rahat ettirmek gibi ulvî bir gayenin tahakkukuna imkân hazırlamıştır. Böylece, insanların, birbirlerine sevgi ve saygı bağları ile bağlanmalarına, karşılıklı yardımlaşmalarına vesile olan vakıflar; neticesi itibariyle, sosyal dayanışmayı meydana getiren çok önemli bir müessese olarak tarihimizde hak ettiği yeri almıştır. Bu tür müesseselerin geçmişle gelecek arasında köprü vazifesi gördükleri de şüphe götürmez bir hakikattir. (Mehmet Şeker, Müslüman Türkler’de Sosyal Dayanışma Müessesesi Olarak Vakıflar, 1. Vakıf Haftası 5-11 Aralık 1983, Ankara, 1984, s. 123)
Vakıf eserleri gibi diğer alanlarda da milletimizin birbirleriyle yardımlaşıp kaynaşmalarına vesile olan bir başka müessese de şüphesiz ki camilerdir. Camilere devam edenler, topluluk şuurunu tam anlamıyla içselleştirirler. Eğer içlerinden biri bir iki vakit namazına iştirak edemezse, diğerleri onun durumunu merak eder, arkasını arama ihtiyacı duyarlar. Hasta mı yoksa başka bir sıkıntısı mı vardır diye onun akıbetini arar sorarlar.
Müslüman-Türk toplumlarında ortak felâketlere karşı çok duyarlı olan insanlar, bu anlayışı nesilden nesle aktarırken, aynı zamanda millî dayanışma örneği de vermiş olurlar. Yangın, deprem, sel ve diğer tabiî âfetler karşısında gerek bu felâketlere uğrayanlar, gerekse âfet bölgesinden uzak olanlar hemen birbirleri ile dayanışma ve yardımlaşma anlayışı ile derhal harekete geçerek; üzerlerine düşeni yapmaya gayret ederler.
Bu tür dayanışma örneklerini tarihimizin sayfalarında çokça görmekteyiz. Bunu gelecek kuşaklara da göstermek, bu günün anne ve babalarına olduğu kadar, toplumumuzun diğer fertlerine de düşen millî ve dinî bir görev olduğunda şüphe yoktur.