Makale

Onu Gördüm!!! yıkılmak üzere olan tarihi bir eser Ahi Ahmet Çelebi Camii

Onu Gördüm!...
Yıkılmak üzere olan tarihi bir eser
Ahi Ahmet Çelebi Camii

Üsküdar’dan Eminönü’ne, Eminönü’nden Unkapanı’na, vasıtalar beni elden ele aktarıyor. Dolambaçlı şehir yollarında, Unkapanı istikametine dönmezden evvel, karşıma çıkan o tarih bekçisini anmadan geçemem. Bakımsızlığına rağmen kendisine bakakalmıştım.
Kurşuni takkesi altında, yılların döküverdiği saçlarının yerini, un-ufak olmaya yüz tutmuş tuğlalar arasında zülüflenen otlar almıştı. Nice yağmurlarla abdest almış kırmızı tuğlalar, pastel bir kızıllıkla, ona, ölüm anındaki son tebessümünü yollayan, pembe yanaklı bir
ihtiyar görünümü veriyordu, "inşallah cennetlik!..." dedirten bir duruşu vardı.
Dolu otobüsün içinde, sık bir orman gölgeliğinde kalmış gibiydim. Bir daha göremeyeceğim korkusu, beni dondurmuştu. Gövdelerin arasından, -gözlerimin onu aradığını bilircesine- sıcak tebessümlerini süzerek, bir gayretle beni selâmlıyordu. Bu aralık bakışlar, kalbime çıkan kestirme sokaktan, büyük bir dostluğa yürüyen ilk adımlardı. Yaklaşan bu dostluğun ayak seslerini alan yüreğim, saygın bir karşılama için sağ yanıma doğru kıpırdıyordu.
Belli ki; toprağa gömülmemekte diretiyordu. Çocuklara yakışan aksilik, ona da yakışıyordu. Dünya bir oyun ve oyalanmaysa, her fani gibi onun da bir kez daha çocuklaşmaya hakkı vardı.
Ya da ruhunun dik başlılığından bedeninin öldüğü anlaşılamayan, bu nedenle de gömülmesi unutulan, mutlu bir ölü gibi... "Toprağa nasıl gidilir?"i gözler önüne sergilemek istercesine... O toprağa girmese de, toprak onun üstüne yürüyor; toza dönüşmüş tuğlaların düşmesi, kirişlerin gayretiyle biraz daha erteleniyordu. Bir kum yığınına dönü- şünceye kadar buradan, bu deniz kıyısından kimse ayıramazdı onu.
Elmacık kemikleri üzerinden geçen zamanın derinliğince çıkık. Bu siyah ziftten örme takkesi, çağın hızına takılıp, yer yer sökülmüş, ayrık otlarının çene çaldığı eski bir saksıya dönüşmüştü. Bu yabani otlar, kendisi geçmiş bu ihtiyarın traşı gelmiş olduğunu gösteriyordu. Taş kaldırımdan taburesine, dağılmak için bir çığlığa bakan tuğlalarını yığmış, oturuyordu. Martıların içini kıyan o bildik çığlıklarına kulaklarını hususen sağır etmiş, ağrıyan sırtını, biraz da kaygısızlığa yaslamış, dediği dedik, sevimli bir dede; bir emektar... Eğilmez ruhu, şeffaf
cesedinin arasında dimdik ayakta!... Ayaklarında deniz dalga dalga serili, başında gök; bulutlarıyla nöbette... Eksiğini gediğini onaran kargaların çirkin sesinde bir güzellik. Yanı başında şehirden havadis getiren vefalı bir rüzgar...
Yüreğimde pişirip taşırdığım, bir tas sıcak muhabbetle gideceğim bir gün yanına! Boğazın tuzlu neminde üşümüş ayaklarına bir çift örme çorapla... Hal hatır sorup, ellerinden öpmek için... Dizlerinin dibine çömelip, eskilerden anlattırmak için...

Yüreğimde pişirip taşırdığım, bir tas sıcak muhabbetle gideceğim bir gün yanına! Boğazın tuzlu neminde üşümüş ayaklarına bir çift örme çorapla... Hal hatır sorup, ellerinden öpmek için... Dizlerinin dibine çömelip, eskilerden anlattırmak için...