Makale

Başkasını Sevebilmek

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Başkasını
Sevebilmek

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurdular: "Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." (Buhari, İman, 7)
Maliki Mezhebi âlimlerinden Abdullah b. Ebu Zeyd, bütün hayır ve iyiliklerin yukarıdaki rivayetin de içinde yer aldığı dört hadisten kaynaklandığını söylemiştir. Diğerleri, "Allah’a ve ahiret gününe iman eden hayır konuşsun veya sussun", "kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir" hadisleri ile Hz. Peygamber’in birisine yaptığı "öfkelenme" tavsiyesidir. (Nevevi, ei-Minhac, 2/19, Beyrut-1 392)
Şârihler, başta zikrettiğimiz hadiste geçen "mümin olmama" keyfiyetini imanın olgunlaşmaması olarak açıklamışlardır. Başka bir ifadeyle hadis, böyle bir tutumun Müslümana yakışmayacağını vurgulamaktadır. Rivayetlerin çoğunda "kardeşi", bazılarında ise "komşusu" olarak geçen kelime ilk bakışta bu kardeş veya komşunun Müslüman olduğunu ima etmektedir. Bu, doğru olmakla beraber, buradaki kardeşliğin, insan kardeşliğini de kapsayacak bir genişlikte anlaşılmasına mani bir hal yoktur. Rivayetin bir varyantında "Müslüman kardeşi" tahsisinin ve "kendisi için hayır olarak istediği" kaydının bulunması, (ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/20, Beyrut-1379)
Müslüman olmayanların hayrına bir şey is- teyemeyeceğimiz anlamına gelmez. Meselâ, onların hidayete erip doğru yolu bulmalarını dilememiz, onlar adına isteyeceğimiz en büyük hayırdır. Düşmanlık, zulüm ve haksızlık yapmadıkları sürece onlar için de iyilikler ve güzellikler dilemek Müs- lümanın geniş gönlüne bir yük getirmeyecektir.
İnsanları Allah için sevmeyi (Buhari, İman, 9), kendisi için istediğini başkaları için de istemeyi imanın gereklerinden sayan başka bir din ve öğreti acaba var mıdır? Günümüzde, "kişinin, kendisini karşısındakinin yerine koyarak onun duygularını anlayabilme yeteneği" şeklinde tanımlanan "empa- ti" kavramı hadiste ifade edilen manayı karşılamakta kanaatimce yetersizdir. Örneğin, acı çeken insanın elemini, ya da yoksul bir kimsenin sıkıntısını empati yoluyla anlamaya çalışacaksınız. Bunu başarabilir ve nihayet yardım etme isteği duyarsanız ona elinizi uzatacaksınız. Halbuki sevgili Peygamberimiz, insanın, kendisi için isteyebileceği bütün güzellikleri ve hayırları kardeşi için de peşinen dilemeyi, kendisinin sakınıp çekindiği bütün kötülüklerden onun da uzak olmasını arzu etmeyi imanın bir gereği sayarak, "kendisi" ve "başkası" ayrımını adeta ortadan kaldırmıştır. Onun bu öğretisi, Mekke’den Medine’ye hicret sonrasında Ensar’ın muhacirlere gösterdiği davranış biçimiyle zirve noktasına ulaşmış ve Cenabı Hakk’ın övgüsüne mazhar olan bu tutum, (Ha^r, 9) "gerektiğinde başkasını kendisine tercih etme anlayışı" (îsâru’n-nefs) olarak İslâm ahlâkının şahikasını oluşturmuştur.
Müminleri, bazen bir binanın tuğlaları, (Buhari, Salat, 88) bazen bir bedenin uzuvları (Buhari, Edeb, 27) gibi niteleyen Peygamberimiz, onları, birbirlerine destek veren, birbirlerinin dertleriyle dertlenen duyarlı bir toplum haline getirmeyi amaçlamıştır. Hodgamlık (bencillik) yerine diğergamlığı (başkalarını düşünmeyi), israf ve cimrilik yerine infak ve tasadduku, kabile asabiyeti yerine İslâm kardeşliği ve dayanışmasını ikame ederek, kaışılıklı sevgi, saygı ve yardımlaşmanın egemen olduğu bir ümmet oluşturmak istemiştir. Kur’an’ın ifadesiyle bu ümmet, "Allah’a iman eden, birbirlerine iyiliği tavsiye eden, kötülükten sakındıran, insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmettir" (Âli imran, 110)
Peygamber Efendimiz, sevgilerin açığa vurulmasını tavsiye ederek, sevgi ve mutluluğun paylaşılarak çoğalacağı gerçeğine de işaret etmiştir. Bir hadislerinde, "Bir kimse kardeşini seviyorsa, sevdiğini o kimseye haber veısin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Edeb, 122) Enes b. Malik’in naklettiği bir hadise göre Hz.Peygamber’in huzuruna gelen birisi oradan ayrılmakta olan bir kişi için "ya Resulallah ben bu adamı seviyorum" demiş, Hz.Peygamber’in, "bunu ona bildirdin mi?" sorusuna "hayır" cevabı verince, Peygamberimiz, "öyle ise bildir" buyurmuştur. Bunun üzerine adam, oradan ayrılan kişiye yetişerek, ben seni Allah için seviyoıum" demiş, o da, "beni uğrunda sevdiğin Allah da seni sevsin" diye dua etmiştir. (Ebu Davud, Edeb, 122)
Sevginin Allah için olması, kişiyi, herhangi bir dünyevi çıkar beklentisi için değil,
Allah katında sevilmeye layık niteliklere sahip olduğu için sevmek anlamını taşır. Bir kimseye buğz etmek, yani onu sevmemek de ancak Allah için olabilir. Böylece, sevgi ve nefretimizin ölçüsü kişiden kişiye ve günden güne değişen göreceli değerler yerine, hiçbir zaman değişmeyecek sağlam bir ilkeye bağlanmış olur. Bu ilke İslâm kültüründe "el-hubbu lillah ve’l-buğzu lillah" (Allah için sevgi, Allah için nefret) şeklinde formüle edilmiştir. Bunun kaynağı, "kim Allah için sever, Allah için buğz edeı, Allah için verir, Allah için men ederse imanı olgunluğa ermiştir" hadisidir. (Ebu Davud, Sünne, 15) Bu hadis aynı zamanda, Müslümanın, hemcinsleriyle ilişkisinde sadece nefsani duygularla hareket etmesine mani olan bir çerçeve oluşturmaktadır.
Bütün aşırılıklarda olduğu gibi, sevgi ve nefrette aşırıya gitmek de hoş karşılanmamıştır. Hz. Ali’ye atfedilen şu söz bunu çok güzel ifade etmektedir: "Sevdiğini dengeli sev, gün gelir düşmanın olur, kızdığına dengeli kız, gün gelir dostun olur" (Tirmizi, Birr, 60) Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, kendimizin olduğu gibi başkalarının da iyiliğini ve hayrını dilemek, bize bulaşmasını istemediğimiz kötülükleri başkasına da reva görmemek İslâm dininin bize öğrettiği yüce ahlâkî erdemlerdir, işte, Cena- b-ı Hakk’ın birbirlerinin dostu olarak tavsif ettiği müminler topluluğunu (Tevbe, 71) bu ahlâkî güzellikleri nefislerinde toplayan Müslümanlar oluşturacaktır.