Makale

Hizmet Ehli Olmak

Hizmet Ehli Olmak

Ayşe Sucu

Hizmet kavramı genelde tasavvuf kültürümüze ait bir kavram olarak bilinir. Allah için sevap kazanmak amacıyla insanlara hizmet etmeyi bir fazilet kabul eden tasavvuf anlayışı, bu yolla kendine özgü bir eğitimi hedefler. Tasavvuf, eğitimin merkezine nefsin eğitimini koyar, insanı, riya, kibir, gurur haset ve cimrilik vs. gibi nefsi kötü hasletlerinden arındırmanın yollarından biri de hizmet etmekten geçer
Modern insan ilişkilerinde ve günümüzün dilinde ise hizmet kavramı, geleneksel anlamın ötesinde kişilik oluşumuyla ilgili bir olgu olarak ele alınır. Bir dünya görüşüne ve hayat tarzına sahip olan insan, hizmet anlayışıyla kendi duruşunu, aidiyetini tebarüz ettirmiş olur. Bir idealistin hizmete yüklemiş olduğu anlamla, sözgelimi bir meslek erbabının hizmet anlayışı kişilik nokta-ı nazarında kesişebilir. Böyle- ce hizmet kavramı ilimden sanata, ticaretten siyasete, aileden topluma hayatın bütün alanlarında bir karşılık bulmuş olur.
Bir inancın ve ülkünün heyecanını duyan kafasını, gönlünü ve canını hizmet sahasına taşımak ister. İradesi onu, doğru bildiği şeyleri yapmaya sevk eder. Doğruyu yakalamak, her konuda peşini bırakmamak bazen o kadar zordur ki; bu durumda insan iradesi, kendini çıkmaz bir labirentte hisseder. Bir konu hakkında inançlı ve bilinçle karar vermişsinizdir. Gün gelir geriye dönüp bakarsınız; yaptıklarınızdan kimi zaman gurur duyarsınız, kimi zaman da keşke şöyle yapsaydım, dersiniz, işte bu keşkeler hayatımızın her safhasında var olan gerçeklerdendir. Keşkeler aynı zamanda bizi ileriye götüren ve yeni karşısında ufkumuzu açan birer özeleştiri imkânıdır.
İnsanın bireysel hayatı da keşkelerle yol alır. Keşkeler olmasa önümüzü göremeyiz. Rizikosuz ve keşkesiz bir hayatı düşünmek mümkün müdür? Kendini hizmete adarken rizikoya girmeyen, geçmişe dönüp baktığında keşke demeyen bir anlayış ya da tavır yerinde saymış demektir. Milletlerin hayatında yerinde sayış veya geriye gitme, ileriye gidişlerinden daha büyük bir yekûn teşkil eder.
Bazen küçük bir ışık, büyük ışık kümelerinin heyecanına sevk eder bizi. O ışığa bütün bir geleceği yükleriz. Bir hayal âleminin içinde olduğumuzu da biliriz; biliriz ama kendimizi böyle bir hayale kaptırmaktan alıkoyamayız. Bu durum bizim, bir inanç ve ülkü sahibi olduğumuza delâlet eder. Çünkü büyük inanç ve ülküler olmaz sanılan hayallerin ürünüdür. Örnekleri bizim tarihimizden verelim. Fatih Sultan Mehmet böyle bir hayalle 53 gün İstanbul’u kuşatmamış mıydı? 52. gün yılgınlığa düşerek kuşatmayı kaldırabilirdi. O zaman da fetih müyesser olmazdı. Türk milletinin Avrupa’yı tanıyışı, dünya çapında bir devlet oluşu tarihin bir cilvesi olarak sanki bu bir güne bağlı. Aynı şekilde Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a doğru hareket eden vapura bindiği gün 1923’ün 29 Ekiminin hayali içinde değil miydi? Yola çıkarken umutsuz olsaydı, Türk milleti istiklâl Harbini kazanıp Cumhuriyete kavuşabilecek miydi?
Her hizmetin bir karşılığı vardır. Ama bazı hizmetlerin karşılığı karşı taraftan beklenemez. Çünkü onlara bir bedel takdir etmek güçtür. Bazen de bir karşılık beklemek için bir hizmete talip olursunuz. Hizmeti gerçekleştirir ve karşılığını alırsınız. Bu hizmetin en düşük derecesidir. Bazı hizmetlerin ise karşılığı yoktur. Onların değerini ancak kendiniz takdir edebilirsiniz. Yaptığınız iş içinize siner ve sonuçtan mutlu olursunuz. Yine bazı hizmetler de vardır ki, hizmet olup olmadığının farkına bile varmazsınız ve onu sevk-i tabiî ile yaparsınız. Çünkü yaptığınız iş, kişiliğinizin bir gereğidir. Kendi varoluşunuzu ancak bu şekilde tamamlayabilirsiniz. Bir misyonu yüklenir ve onu temsil etmiş olursunuz, işte bu, hizmetin en ulvî derecesidir. Din hizmetleri bu türden bir hizmettir. Çünkü din hizmetleri bir inanç ve ülkü olmanın ötesinde varoluşumuzu şekillendiren bir olgudur.