Makale

Prof. Dr. Kenan Gürsoy “ Hiçbir güzellik iman duygusundan ayrı yaşanmaz.”

Söyleşiler : Ayfer Balaban

Prof. Dr. Kenan Gürsoy
“ Hiçbir güzellik iman duygusundan ayrı yaşanmaz.”

İslâm medeniyetinde ve İslâmî hayatta estetiğin ne olduğu üzerinde konuşacağız. Estetik deyince ne anlamamız gerekiyor?
Estetiğin hissiyatla, duygularla, özelde güzellik duygusuyla alâkalı bir mânâsı var. Felsefe alanında farklı disiplinlere gittiğimizde, estetik, üç dört ana disiplinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla estetiğin felsefî bir mânâsı var. Sondan başlayalım isterseniz. Estetik dediğimiz şey; düşüncenin genel yapısı içinde bilgi teorisinden, ahlâk teorisinden hemen sonra gelen bir alandır. Kavram itibariyle güzelliği değerlendirir, sanatı değerlendirir. Bir mânâda sanat felsefesi olarak estetiği anlamak mümkündür. Bunun, Uzakdoğu felsefesinde, daha sonra Mezopotamya, Mısır, Yunan felsefesinde, İslâm felsefesinde, Batı felsefesinde ya da felsefelerinde farklı ele alınışları var.
Hele şimdi böyle bir soruyu sorduğunuz zaman, bir felsefeci allak bullak oluyor; çünkü, objektifleştirilerek, nesnelleştirilerek verilecek bir cevabın çok fevkinde, çok üstünde bir noktaya doğru yürümeniz gerekiyor. Felsefeci, kavramların ve sistemlerin içinde biraz sınırlarıyla düşünen bir insan tipidir. Halbuki, güzellik dediğimiz zaman, oradan alınan hazzı ve o güzellikle bütünleşildiği zaman ulaşılan mertebeyi akılla anlamak mümkün değil, bu daha da ötede bir şey.
Ama, genel anlamda bir hikmet geleneğinin içine oturttuğumuzda -bilgelik ya da hikmet geleneğinin altını çizmek istiyorum- bizde, herhalde güzellik tek başına ele alınmıyor. Yani, bunun iki diğer ana kavramla da alâkası var: Doğruluk ve iyilik. Biraz kadim, yani en eski felsefelerde de bunun bu şekilde olduğunu görüyorsunuz. Bağımsız bir güzellik nosyonu, bağımsız bir güzellik duygusu kendi başına ele alındığında, çok fazla bir şey değil; ama, bunun ahlâkî ve İlmî anlamdaki doğrulukla bir alâkası olmalı, daha da ötede iyilik dediğimiz hayırla da bir ilgisi olmalı. Doğru yaşanırken, aynı zamanda estetik davranışlar ortaya koyarak yaşamak, güzel yaşamak, güzeli ortaya koyarak doğruyu yaşamak ve bunun en sonunda hayırla bütünleşmesini sağlamak...
Güzellik duygusunun mutlaka içimizde, ibadet anlamında, dinî hayatı yaşama anlamında olması icap ettiğine inananlardanım.
Davranıştan, hayatın değerlendirilmesinden, hayatın bütününün algılanmasından, idrakinden bahsediyorsunuz. Bunlar tek başına olmuyor elbette.
Eğer İslâm medeniyeti içinde bir estetikten bahsedecekseniz, daha önceki kadim hikmetlerde olduğu gibi, İslâm medeniyetinin kendine has tefekküründe de estetik, güzellik, doğruluktan ve hayırdan ayrı olarak ele alınmıyor. Bu bütünü tespit edelim. Bir tevhit medeniyetiyiz. Bu tevhidin içinde, bu üç temel kavramı, bu üç temel yönü birbirinden ayırmadan görmek durumundayız.
Tevhit dediğimiz zaman, iki şeyi, ama aslında tek bir şeyi anlıyoruz. Evvela iki şey üzerinden giderek bu teki fark etmeye çalışalım.
Tevhit, gördüğünüz, yaşadığınız, bildiğiniz her şeyde bir bütünlüğü fark etmektir. Yani, ayrı ayrı, birbirinden kopmuş, parçalara ayrılmış ve parçaların kendi başına değer taşıdığı bir alanı düşünmüyor tevhit medeniyetinin insanları, bir bütünlüğü düşünüyor. Bu mânâda bir tevhit söz konusu. Bütünlükte olarak görmek...
Bir diğer mânâda da, ikisinin de birleştirici mahiyetinin asıl temel durumdaki taşıyıcısı, her şeyi de Allah’a bağlayarak düşünüyor. Yani, eğer siz yeryüzünde bir güzellik, bir güç fark ediyorsanız, kendinizde bir güzellik, kendinizle hayat arasında bir güzellik, bir güç fark ediyorsanız, bu aslında Allah’ın kudretinin tecellisinden başka bir şey değildir. Yeryüzünde var olan hiçbir şey, O’nun kudretinin dışında varlığa gelmemiştir ve yokluğa geçemeyecektir. O zaman, her şeyin bir bütünlüklü yapısı, -özellikle tasavvufun işlediği şekilde- karşımıza çıkıyor.
Bu bütünlük, herhangi bir bütünlük de değildir; bu bütünlük, ahenkli bir bütünlüktür. İşte, oradaki ahengi yani kainat nizamındaki ahengi, kâinatla sizin aranızdaki münasebetteki ahengi fark ediş, kendi ahenginizi fark ediş, en sonunda da, yaratılıştaki ahengin temel noktası olan o ana prensibe doğru yükselen ahengi, yani Allah’a doğru yükselen o ahengi fark ediş, bir estetik olarak ortaya çıkıyor, işte evvela estetiğe buradan girmek gerekir.
O ahenk, o ölçü insanı bütünüyle kavrarsa düşünceye, duyuşa, davranışa yani bütün hayata tesir eder.
Çok doğru bir noktaya temas ediyorsunuz. Çünkü o duyuş, estetik anlamda ruhunuzun en derininde duyduğunuz bu his günlük hayatınıza, iş hayatınıza, edebi anlamda vereceğiniz eserlere, hepsine tesir edecek, ahlâkınıza tesir edecek ve o zaman ahenkli bir bütünlüğü, oradan aldığınız duyguyla birlikte yavaş yavaş hayatın bütün kademelerinde hissedeceksiniz ve ibadeti bu ahengin ta kendisi olarak yaşayacaksınız.
Israrla bu ahenkten başlayarak estetiğe girdik, -belki bunu beklemiyordunuz- Israrla, Kur’an-ı Kerim’de; yerin ve göğün yaratılışı, gece ve gündüzün birbirini takip edişi, yıldızların hareketinde hep o düzene, o ahenge dikkat çekiliyor Bütün bunlardaki düzen, sadece bir kuru düzen değildir, ölçü ve ahenktir. Estetiği bizim açımızdan, bütünlük kavramından hareketle konuşmaya başladığımızda bu, en önemli kısımdır.
Sanat tarihçisi olan üstatlar özellikle Osmanlı mimarisinde debdebeli, şaşaalı, aşırı süslemeli bir görüntüden değil, ama sadelikteki ihtişamdan bahsediyorlar. Ama, o sadelikteki ihtişamı Osmanlı mimarisi içinden bakarak bir de görüntü itibariyle idrak etmeye çalışalım.
Muhteşem bir kubbenin, yani bütünlüğü kavrayıcı, ihata edici, kucaklayıcı muhteşem bir kubbenin her şeyi içine aldığını fark ediyorsunuz. Bir başka şeyi daha onunla beraber fark ediyorsunuz, o da, son derece zarif bir minarenin nereyi gösterdiğini.
Şimdi, -ilmi bir hakikati olmayabilir; bunu bir felsefecinin denemesi olarak lütfen kabul edin- bu gözle seyrettiğimizde orada farklı bir şey ortaya çıkıyor. Âdeta vahdaniyetle yani kâinattaki bütünlükle, ahadiyet prensibinin nasıl birbiriyle ahenk şeklinde olduğunu kavrayabilirsiniz. Bana kalırsa, estetik zevkin bu tarz bir algılayıştan hareket etmesi ve bu tarz bir algılayışın kapısını açması gerekir. Ne biri, ne diğeri; ama, ikisi birden.
"Estetik ihtişamdan, incelik büyüklükten korkar."
Neden estetik ihtişamdan korkar?
Dikkat ediniz, tefekkürde de öyledir. En sade olanı, -kelime yanlış anlaşılabileceği için telaffuz etmekten korkuyorum ama, yine de söyleyeceğim- en basit olanı idrak edebilmek en zorudur. Bir yere girdiğinizde bir çok şey görürsünüz ama bir şeye dikkat çekilir, işte buna bak denir size. Ona dikkatinizi yoğunlaştırmanız en zorudur. Tek olan o şeyi fark edebilmek fevkalade zordur.
Allah bize kâinatı, orada yaşamayı o şekilde bahşetmiş ki, çoklukların içinde, onlardan kopmadan, arkasındaki ahadiyet prensibini fark edelim. Bütün bu yaratılışın, O’nun kudretinin tecellisi olduğunu, ahenk içinde fark edelim.
Kendi içimizde açmamız gereken en güzel kapılardan biridir estetik duygu. Ancak estetik idrakimizi etkileyen, kapıları her geçen gün biraz daha uzaklaştıran küreselleşen bir popüler kültür var.
Popüler kültür, içimizde tam olarak yaşayamadığımız, ufuk ufuk açılması, ötelere doğru açılması gereken o temel hissiyatın, -açılamadığı için, kalmışları itibariyle- istismarı şeklinde düşünülebilir ve hissiyatı da, insanı da darmadağın eder. Popüler kültür, her seferinde, bütünlüğü oluşturulamamış, ahengi olmayan, kendisinden ötelere doğru açamayan bir kültür olarak maalesef ortaya çıkıyor. iç bütünlüğünden ve ahenginden mahrum kılınmış bir tezahürler yığını ortaya çıkıyor. Mübarek ellerin, mübarek gönüllerin, mübarek kafaların bunu bir şekilde onları yabancılaştırmadan bütünlüğüne kavuşturması ama bunun manasının ne olması gerektiğini fark ettirmesi gerekiyor, işte o zaman, kendi iç ahengini bulduğunuz andan itibaren madde ve hayat tezahürlerinin, yavaş yavaş estetiğe ve estetikten itibaren açılan bir öte duygusuna, yavaş yavaş bir kutsallığa doğru geçmiş oluyorsunuz. Bu son derece önemli. O zaman hayatın bütünü, yeniden bir mânâ kazanacaktır; çünkü, o kutsalın kendinden aksettiği bir ayna konumunda olacaktır. Bu, çok farklı bir duyguyla, ancak estetik duyguyla da fark edilebilir. Yani, sanatkârın bir eseri olarak kendinizi ve o sanatkârın eserinin içinde kendisi de bir sanatkâr olma kuvvetine, yine sahibi tarafından hak kazanmış bir varlık olarak kendinizi göreceksiniz ve orada, o sıfatın, ne kadar estetik anlamda önemli olduğunu fark edeceksiniz.
Bu estetik duygu, ahlâkî yaşayıştan bağımsız değildir.
Ben, hiçbir güzelliğin -inanan bir insan için söylüyorum- iman duygusundan ayrı yaşanabileceği kanaatinde değilim. Ama, iman duygusuyla kainata, insana, topluma ve kendimize baktığımızda da, orada güzelliği bulmamanız mümkün değil gibi geliyor. Gerçek mânâda güzellik, sanıyorum, tevhidin temel akidesi itibariyle kainatı ve insanı seyretmekten geçiyor. Ama, bunun en güzel yeri de, herhalde insandır.
Salih amel işleyenler, işte hayatın temelindeki o ana prensibi fark etmişlerdir ve her şeyin onun bir aynadan aksedişi olarak tezahür ettiğini fark etmişlerdir ve kendilerine de, bu bakımdan çeki düzen vermek durumundadırlar. Salih amel işlemek, robot gibi programlanmış bir makinenin hareketleri, davranışları değildir. Hayatla bütünleşmiş olan, ana prensiple bütünleşmiş olan bir insanın yaratıcı hareketleridir. Ama, o yaratıcı hareket öyle hareketlerdir ki, aslında Allah’a kul olmaktan başka bir şey değildir. O’nun iradesiyle bütünleşmiş oluyorsunuz, O’nun hayata verdiği, yüklediği mânâ ile bütünleşebildiğiniz ölçüde, O’nun iradesiyle iradeleniyorsunuz. Bunu tabii estetik anlamda söylüyorum ve ahlâkî anlamda söylüyorum. Bir şeyi ontolojik anlamda, varlık anlamında meydana getirmek biçiminde haşa söylemek istemiyorum; ama estetik anlamda ve ahlâkî anlamda farklı bir duyguyla O’nun iradesiyle bütünleşerek, yaratıcılık kazanarak yapıyorsunuz. Mimar Sinan böyle değil midir? Malzemeyi tanıyor, bu kültürün mânâsını, içinde yaşadığı medeniyetin mânâsını özümsemiş, bir büyük iman insanı. Niçin eser verilmesi gerektiğini, hangi prensip uğruna eser verilmesi gerektiğini sadece anlamamış, fakat bunu içten giyinmiş, özümsemiş ve şimdi besmele deyip inşa ediyor. Bu muhteşem bir şey.
Bunun sadece fikri idraki yoktur; yani, bu sadece bir tefekkür, sadece bir bilgi, sadece bir felsefe, bir bilim konusu değildir. Bir de, estetik idraki vardır. Estetik idrakiyle fark edemezsek, belki eksik idrak etmiş oluruz ya da idrak etmiş olmayız.
Allah’ın bize bahşetmiş olduğu en güzel duygulardan biridir bu estetik duygu. Ne kadar üzerinde durursak o kadar yerinde bir iş yapmış oluruz.
Evet, yani bu bütünlüğün, bu ahengin kendisinden aksedeceği eserler vücuda getirmişler. Sanat tarihi üstatları derler ki, mimari en yüksek sanatlardan biridir. Neden; çünkü, bir bina inşa edebilmek için, fizik bilmemiz, fizikle bütünleşmemiz gerekecek, malzemeyle bütünleşmeniz gerekecek. Bütünleşmek aynı zamanda, o binayı niçin yaptığının da farkına varmaktır. Gerçekleşecek olan fonksiyona da uygun bir şey yapmak mecburiyetindesiniz; yani, sadece malzemeyi değil, ama kafanızda onun neye faydalı olabileceğine ilişkin sosyal anlamda da, dinî anlamda da, başka anlamlarda da bir gereklilik var. Buna uyacaksınız.
Eserleri vücuda getirirken sadece göze, kulağa hitap edecek bir güzellik ortaya koymak değildi maksatları, mânâya çekmekti.
Üçüncüsü, güzeli temenni edeceksiniz, güzel olmasını isteyeceksiniz ve güzel bir şey yapacaksınız. O halde, sayalım, fizik imkânlar dolayısıyla kâinatı hesaba katmak durumundasınız. Fonksiyon itibariyle toplum hayatını hesaba katmak mecburiyetindesiniz. Güzel olması dolayısıyla da, estetiği hesaba katacaksınız. Şimdi, ahlâk da bunun içine girecek, medeniyet fikri de girecek. İşte, büyük mimar, sadece güzeli yansıtan bir bina diken insan değildir; büyük mimar, aynı zamanda, sosyal yapıyı, ahlâkî gerekleri ve içinde bulunduğu fizik ortamı, kainat ortamını fark edip, ona göre iş yapandır. Bu bir ibadettir.
Rabbimiz güzellik üreten insan olmamızı ister.
Evet, O güzeldir ve güzeli sever. Bu, iki bakımdan son derece önemli: Birincisi; ahenk dolayısıyla bizi kâinatın içindeki güzelliği keşfetmeye sevk ediyor, İkincisi; kendimizi güzel kılmamız için, güzel davranışlarda bulunmamız için bir ikaz olarak bizi seviyor. O’nun sevgisine layık olabilmek için de, bu güzellik duygusunu, içimizde, kâinat adına ve kendi adımıza fark etmek ve onu gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz.
Güzelliğin beş para etmez, bu bendeki sevgi olmasa diye Aş/k Veysel’in çok zikrettiğimiz bir sözü var; her şey galiba insanın kendisinde cereyan ediyor. Kâinattaki o güzelliğin kapılarını da açan kendi ruhunun güzelliğinin bir şekilde farkına varılmasıyla alakalı ve kendi gönlüyle seyretmekle alakalı. Her birimiz kendi seçtiğimiz o güzeli fark edip yaşarken, aynı zamanda Allah’ın bize ilham ettiği güzellik duygusunu, yine bize ilham ettiği güzellik nosyonu dolayısıyla fark etmiş ve yaşamış oluyoruz. Oradaki tevhit de ancak Allah fikriyle mümkündür.
Sadece estetik nosyon değil; ama, başta estetik nosyon olmak üzere, hayatın bütün kademelerinde olması gerekenlerin unutulduğu, unutulmasa bile bigane kalındığı zamanları idrak ediyoruz.
Her dönem bunu kendisi adına da bir zamanlar idrak etmiş olabilir; ama, biz şu anda kendimizden sorumluyuz. Peki, ne yapmalıyız diye soracak olursanız, bana kalırsa, şimdi sizin dosya konusu olarak işlemekte olduğunuz estetik, bütün kademelerde hissettirilebilirse, yani iş hayatında, ilim hayatında, ibadet hayatında, bunların düzelmesine vesile olacaktır. Ben, bu hisset- tirişin, Müslüman hayatı açısından önemli olduğunu ve hatta başat derecede, esas seviyede bir önemi haiz olduğunu düşünüyorum.
Tasavvufun çok kullandığı bir prensip var malumlarıdır, o prensipte bunu bütünleştirerek ifa de etmek istiyorum, hayatın bütün kademelerinde edeple yaşamak mecburiyetindeyiz.
Hazret-i Peygamber’in Mekke’nin fethinden önce şehrin önünde girmeden evvelki aldığı vaziyeti geçen gün televizyonda tasvir etmişlerdi, o tasvir hiç kulaklarımdan gitmiyor.
Yani o kâinatın kendisi için yaratıldığı Güzel Efendimiz, en mütevazı haliyle, kudret O’nun, yol O’nun, şehir O’nun bi- iznillah en mütevazı haliyle oraya teveccüh etmişler. O’nun edebinde bizim kendimizi görmemizle alâkalıdır.
Edep, kendinden bilmemektir, yani kendini kendinden bilmemektir. Ama, edep aynı zamanda kendini bilmektir, haddini bilmek dolayısıyla.
O zaman ritm oluyor, ahenk oluyor; çünkü, kâinatı kâinat kılan temel prensip karşısındaki teveccühünüzü, O’na olan niyazınızı yaşamış oluyorsunuz. O zaman işte insan da insan oluyor. Yani, en güzel dediğimiz varlık, en güzel olmaklığı, O’nu düşünerek ve O’na yönelerek, O’nun- la alışveriş içinde olduğunu bilerek ve bütün tecellilerde sadece O’nunla işini tutarak hayatını sürdürüyor.
Allah, hepimize neyle alışverişte olduğumuzun farkına vararak yaşamayı nasip etsin.