Makale

İnsan ve Varoluşun ANLAMINA DAİR

İnsan ve Varoluşun
ANLAMINA DAİR

Dr. Mustafa Öztürk
Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fakültesi

Kur’an’ın beyanına göre biz insanların tarihi, Allah’ın meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." hitabıyla başlar. Bu hitap, meleklerin, "Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuk yapıp kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın?" diye bir serzenişte bulunmalarına sebep olur. Fakat Allah, "Sizin bilmediğiniz çok şey var; onları ben bilirim.", der ve sonuçta sırf kendisine kulluk (ibadet) etmesi için insanı, insanla birlikte ölüm ve hayat yaratır. Böylece insanın yeryüzündeki serüveni başlar. Bu serüvenin bir tek amacı vardır: imtihan!
Samediyet vasfıyla muttasıf olan Allah’ın, insanı bir imtihan varlığı olarak yaratmasının neden ve niçinini rasyonel bir çerçevede izah etmek zor, hatta imkânsızdır. Bu noktada, Kur’an mesajına inanmış insanların, Allah’ın, her fiilinde mutlak surette hikmet ve/veya hikmetler bulunduğunu kabul etmekten başka bir seçenekleri yoktur.
Kur’an’da, "Muhakkak ki ölümle ve açlıkla, dünya malının, canın ve [alınteri] ürünlerin kaybı ile sizi sınayacağız." (Bakara, 155) buyuran Allah, bize dünyada katıksız ve kesintisiz mutluluk vadet- memiş; tam aksine, ilâhî hoşnutluğa erişmekle eşdeğer olan kesintisiz mutluluğu elde etme sürecinde karşılaşılması mukadder olan zorluklara karşı sabretmek, zaman sermayesini çok iyi kullanmak, öte dünya bilincini her dem zinde tutmak, kısaca, çehresine azıcık bir tebessüm çalınmış olan hayatı büsbütün bir aymazlık içinde heder etmemek gerektiğini tembihlemiştir.
Hiç şüphesiz, imtihana tâbi olmak mükellefiyeti, mükellefiyet ise özgür iradeyi gerektirir. İnsan, ilâhî adaletin muktezasınca hür ve muhtar bir iradeye sahiptir. Bu böyledir; çünkü ilâhî adaletin tahakkuku için, insanın yapıp ettiklerinde hür ve muhtar olması, dolayısıyla kendi fiilinden mesul tutulması gerekir. Bunun aksi düşünüldüğü, yani insanın yapıp etme kudreti nefyedildiği takdirde, onun sevab ve ikâba müstehak olmasından söz edilemez. Kaldı ki, yaptığı işlerde irade yönünden hür ve muhtar olmayan bir varlığı Allah’ın cezalandırması apaçık bir zulümdür. Oysa Allah ne zulmeder, ne de zulme rıza gösterir.
Bu yüzdendir ki, Allah insanı hem ahlâkî zaaf gösterme hem de kendisine karşı sorumluluk bilinci içinde olma yetisiyle donatmıştır (Şems, 8). M. Esed’in de çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi "insanın hem üstün ruhî mertebelere yükselme hem de açık ahlâkî zaaflar gösterebilme özelliğine aynı ölçüde sahip olduğu gerçeği, insan tabiatının temel bir karakteristiğidir. En derûnî anlamıyla, insanın kötü/yanlış davranabilme özelliği, onun doğru davranma yeteneğinin bir eşidir; başka bir deyişle, her doğru seçime bir değer kazandıran ve böylece insanı ahlâkî olarak serbest irade sahibi kılan şey, temelde mevcut olan bu eğilim kutupluluğudur."
İşte yeryüzünde halife kılınma ve emaneti (sorumluluğu) üstlenmenin menatı budur. Esasen insanın mükellef olduğu görevi yerine getirme ve dünya imtihanını başarıyla verme sürecinde aşması gereken en önemli engel, yine insanın kendisidir. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, bencillik, umutsuzluk, unutkanlık, acelecilik, böbürlenme, gerçeğe karşı direnme, inkarcılık, kendisini müstağni görme gibi zaafları bulunmaktadır. İnsan bu zaaflarına yenik düştüğü zaman, bizzat kendi varlığına ihanet etmiş olur. Bu tahripkâr ihanetten de kaçınılmaz olarak nankörlük hasıl olur.
Özünde en güzel şekilde yaratılmış olan insan, aslî tabiatına aykırı davrandığı zaman hayvan derekesine düşmeye mahkûmdur. Hatta denebilir ki insanın ahlâken alçalması, dünyevî hayatın cazibesine kapılıp arzularının esiri olması için çok fazla çaba harcaması gerekmez. Ne ki bu durum, insan doğasının bayağı olanı tercih etmeye daha yatkın olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Belki en doğru yorum, erdem ve fazilet basamaklarına tırmanmanın alçalmaktan çok daha zor olduğudur. insanın ahlâkî yükselişinde, Allah’ın rolü gerçekten çok büyüktür. Çünkü hiçbir insan, "iyi bir insan olacağım" demekle iyi insan olamaz. Bunun için mücadele etmesi şarttır. Bu mücadelede Allah ona yardım eder.
İnsanın bu çetin mücadeleden yüzünün akıyla çıkmasının, diğer bir deyişle yeryüzü sınavını başarıyla vermesinin yegâne şartı, ubudiyet ve ibadettir. Kulluk ya da ibadet, insanın Allah’a saygı, sevgi ve itaatini göstermesidir. Bu temel anlam düzeyinde ubudiyet, kulun Allah’ın yaptıklarından memnun olması, ibadet ise onun razı olacağı işleri yapmasıdır, ibadet Allah’a yönelik saygı ve alçak gönüllülüğün son kertesidir.
Saygının yanı sıra sevginin dışa vurumudur. Bu anlamda ibadeti, ahlâkî ve manevî özünden soyutlayarak sadece formel dinî ritüellere indirgemek mümkün değildir. Genel anlamda ibadet, Allah’ın rızasını kazanmak için sarfedilen her türlü çabanın adıdır. Diğer bir deyişle, insanın Allah’ın rızasını gözeterek yapmış olduğu her türlü iradî eylem bir ibadettir. Kısaca ibadet, insanın kendisini var eden yaratıcısına ödemesi gereken bir teşekkür borcudur.
Bu borcu ödemek için her şeyden önce benliğin, varlığına ve birliğine şeksiz şüphesiz inanılan Allah’a adanması ve onunla barışık olunması gerekir. Bu gereklilik Kur’an’da iman ve İslâm diye tabir olunduğuna göre, Allah’ın ibadet maksadıyla yaratmış olduğu insandan en temel beklentisi, kendisinin tapınılmaya müstehak olan yegâne varlık olduğunun bilinmesi (marifet) ve bu bilince paralel bir teslimiyet gösterilmesidir. Teslimiyet, Allah’ın varlığını ve mutlak birliğini tanımakla (iman) gerçekleşen bir eylemdir. Bu iradî eylemin sahibi olan mümin, yani Allah’ın uhrevî felah vaad ettiği güzel insandır. Bir insana mü’min vasfını kazandıran değer imandır. Lâkin iman kâl değil hâldir. Daha açıkçası, Allah’ın varlığını ve birliğini sadece ikrar etmek, iman değil inançtır. Bu zorunluluğun Kur’an’daki karşılığı ise salih ameldir. Çünkü iman -inanç değil- ehli olan insanlar, namazlarında ve Allah’a yakarışlarında alçakgönüllü bir duyarlık içindedirler; onlar boş ve anlamsız şeylerden (işler ve sözlerden) sarfı nazar ederler; onlar arınmak için çaba gösterirler; onlar iffet ve namuslarını muhafaza ederler; onlar emanet ve ahde vefa gösterirler (Mü’minûn, 1-10).
Güzel insanlar tevazu sahibidirler, gecenin derinliklerinde secdeye kapanıp rablerini anarlar. "Ey Rabbimiz! Cehennemin korkunç azabından bizi uzak tut." diye dua ederler. Başkaları için harcama yaptıklarında ne saçıp savururlar ne de cimrilik yaparlar. Allah’a asla eş koşmazlar; zina etmez, onun haram kıldığı cana kıymazlar. Onlar, yalan ve asılsız olandan yana şahitlik etmezler; boş işlerle uğraşan kimselerin semtinden vakarla geçip giderler. Rablerinin mesajları kendilerine hatırlatıldığı zaman kalpleri ürperir ve nihayet, "Bize göz nuru olacak eşler ve çocuklar bahşet, bizi muttakîler için örnek ve öncü kıl." diye niyaz ederler.
Bütün bunlara rağmen insan yine insandır. Yani insan sehv ve nisyan ile malül bir varlık olup pekâlâ günah işleyebilir ve işlemektedir. İyilik ve sevap kadar, kötülük ve ceza da insan içindir. Bu, gerçekten inanmış insan için de geçerli bir hükümdür. Daha açıkçası, mümin için de günah vardır; ama onun dünyasında günahta ısrar etmek diye bir şey yoktur. iman sahibini, inanç sahibinden farklı kılan en temel özellik belki de budur. Hülâsa, Kur’an’ın beyanı üzere mümin de her kul gibi günah işler; ama günah işlediğinde hemen Allah’ı hatırlar ve yaptığı kötülükten dolayı tövbe eder ve günahta bilerek ısrar etmez.
Sonuç itibarıyla, özüne uygun davranmaya çalışan her insan, Allah’ın has kullarının zümresine girebilmek ya da güzel bir insan olabilmek için, hayatın anlamını çok iyi kavramak ve bu hayatın mutlaka başarılması gereken, bütünlemesi ve tekrarı bulunmayan ilk ve son sınav olduğunu iyice bellemek zorundadır. Dahası hayatı, "Alamadım veremedim; yapamadım edemedim; muradıma eremedim..." gibi aymazlıklar içinde heder etmemesi gerekir. Her hâlükârda hak ve hakikatten, iyi ve güzelden yana olmak, güzelin peşinde koşmak ve güzel şeylerle meşgul olmak; kısaca güzelce yaşayıp güzelce ölmek gerekir. Çünkü, sırf yaşamak ve ölmek bir meziyet ve fazilet değildir. İnsan olmanın şanına yakışan fazilet, en başta yaratanına olmak üzere, kendisine, ailesine, toplumu- na ve bütün insanoğluna karşı üstüne düşen vazifeyi yapma bilinci içinde yaşamak ve can emanetini bu bilinç ve duyarlılık üzere sahibine teslim etmektir. Allah’ın insandan beklentisi de bundan başka bir şey olmasa gerektir.