Makale

İSLAM NEDİR?

İslam’ı Tam Anlıyor muyuz?

İSLAM NEDİR?

Prof. Dr. Nusret Çam
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak.
Öğr. Üyesi

Günümüz İslam âleminde yan yana gelmesi mümkün değilmiş gibi gözüken kavramlardan bir tanesi de İslam ile sevgidir. Tabii böyle olunca hoşgörü ve uzlaşma gibi kavramlar da Islama uzak gibi gözükmektedir.
Bu kavramlar İslam ile birlikte kullanıldığında veya hiç olmazsa ön plâna çıkarıldığında kendisini dindar olarak kabul eden kimseler "İslâm’dan taviz verileceğini, onun hâkimiyet ve cihat ruhunu kaybedeceğini, hayat nizamı olmaktan çıkıp yalnızca kalplere hapsedileceğim" düşünmektedirler. "Halbuki İslâm bir bütündür, onun bir kısmını alıp diğer kısmını atmak veya onu yalnızca belli alanlara hapsetmek İslam olmaz."
Kendilerini dindar veya Müslüman olarak kabul etmeyen kimselere göre de İslam "sevgi, hoşgörü ve uzlaşma mefhumlarına çok yabancıdır. Allah namaz kılmayan, başını örtmeyen kimseleri Cehenneminde yakacaktır. İslâm tarihi baştan sona istilalar, işgaller ve zulümlerle dolu bir tarihtir. Bunun en iyi örneği ise günümüzdeki Müslümanlardır. Böyle bir dinin bu gibi mefhumlarla uzaktan yakından bir alâkası olamaz."
Ne yazık ki İslam dini, taraftarları ve muârızları tarafından yalnızca Türkiye’de değil, hemen hemen bütün Müslüman ülkelerde aşağı yukarı böyle anlaşılmakta ve böyle takdim edilmektedir. Hatta bu anlayış tesirini İslam ülkelerini aşarak İslam’la ilgilinen bütün Batı dünyasında ve İslam ülkeleri hakkında politika üreten çevrelerde de göstermektedir. Üstelik bütün bu derin görüş ayrılıkları gazete, kitap, dergi, radyo ve televizyonların hayatımızın her ânını işgal ettiği, araştırma, öğrenme imkânlarının kolaylaştığı, dünyanın tek medeniyete doğru gittiği ifade edilen 20. yüzyılın şu son yıllarında cereyan etmektedir.
İslam’ı bu şekilde anlayıp takdim eden ve birbirlerine düşmanca davranışlar sergileyen bu kimseler hiç bir konuda anlaşmamakla birlikte birkaç hususta paralel duruma düşmektedirler. Ayrı ayrı kampta bulunan bu kimselerin bir defa çıkış noktaları yanlıştır. Her- şeyden önce sevgi, hoşgörü, uzlaşma ve barış İslam’ın tali ve arızi unsurları olmayıp ta kendisidir. Zira bütün bunlar
İslam’ın kelime anlamında mevcuttur.
Gerçekten de İslam, lügatte "teslimiyet", "sal", "temiz", "katıksız", "emin olma", "barış" vs. anlamlarına gelir. Türkçemizde yaygın olarak kullandığımız "akl-ı selim", "halim selim", "selâm", "teslim", "selâmet", "salimen", "selim tümör" (iyi huylu, zararsız ur demek olup kanserli urun zıddıdır) gibi kelimenin kökünü se, le, me sessizleri teşkil eden bütün kelimeler ve terimler hep bu "İslam" kelimesi ile aynı kökten olup yakın anlamlar ifâde eder. Aslında İslam dini, "İslam" kelimesinin delâlet ettiği bu anlamların, vicdan muhasebemize, ibadetlerimize, içtimai münasebetlerimize beşerî ve uhrevî hayatımıza yansımasından başka birşey değildir. Bunun içindir ki Hazret-i Peygamber "İslâm güzel ahlâk dinidir", "ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" demiştir. Kur’an-ı Kerim’deki "Biz seni (Muhammed’i) ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" âyeti de İslam’ın bu şekilde anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bir toplumda huzur ve sükûn ise ancak güzel ahlâk ile tesis edilebilir. Barış anlamına gelen İslam’ın asıl hedefi ise insanı kendisiyle barışık hâle getirmektir. Bu noktaya erişen kimseye insan-ı kâmil de denilir.
Yüce Allah, "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" demektedir. Bunu biz günlük hayatımızda sık sık kullandığımız "Bismillahirrahmanirrahim" sözünde çok daha yakından görüyoruz. Bir bakıma» müslümanların parolası olan bu "besmele"de geçen "Rahmân ve Rahim" gibi bağışlamayı ifâde eden sıfatların Allah telakkisi hakkında da bir anlamı olması gerekir. Niçin bütün sûreler bu sıfatların anıldığı cümle ile başlıyor da O’nun diğer sıfatlarından olan mesela "Çelil" ve "Cebbar" gibi heybet bildiren kelimeler ile başlamıyor? Bütün bunlar İslam’ın hayata olumlu yönden baktığını, insanın olumlu hislerine hitap ettiğini göstermektedir. Eğer İslam hem kelime, hem de din olarak bu anlamlara geliyorsa, insanı kendisiyle barışık olarak olgunlaştırmak, cemiyetin rahat ve huzurunu sağlamak gibi hedefe sâhipse ve Allah’ın rahmeti gazabını geçmişse bunun tatbikatta da böyle olması, Islâm dininin bu şekilde anlaşılıp takdim edilmesi gerekir. Aslında hem üslûp, hem de muhteva olarak Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin sözlerinde bundan başka birşey bulmak mümkün değildir.
Ben gelmedim davi için,
benim işim sevi için
Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil
ve
Elif okuduk ötürü, pazar
ettik götürü
Yaradılanı hoş gördük,
Yara dan’dan ötürü
diyen Yunus, Islâm’ın ta kendisini ifâde etmektedir.
Ne yazık ki son bir kaç asırdan beri İslam, Müslümanlar tarafından hiç de böyle anlaşılmamıştır. Vaazların baş konusunu korku ve Cehennem teşkil etmiş, Cennet’ten hiç kimse bahsetmez olmuştur. Üstelik bu durum, eğitimimizin de bir parçası olmuştur. Böylece öz anlamlarından koparılan İslam şekilciliğe yönlendirilmiş, hem çok dar bir çevreye sıkıştırılmış, hem de sosyal hayatta problem çözücü değil, problem koyucu bir görünüme bürünmüş; bunun sonucunda ise o, çekici değil itici gibi gözükmüştür. Zâten yeryüzündeki Müslüman ülkelerin geri kalmışlığı da İslam’ın doğru anlaşılıp yaşanmadığının ve güzel şekilde takdim edilmediğinin bir ifâdesi değil midir?
İslam’ı barışçı ve sevgi dini olarak anlamak dinimizin asıl çıkış noktası ve hedefi olmakla birlikte böyle bir tutumu tenkit etmek isteyenler, bunun İslam’ı pasifleştireceğini ve teslimiyetçi hâle getireceğini iddia edebilirler. Şunu hemen belirtelim ki İslam’ın ilk zamanlarında insanların kalbinin dine bu kadar çabuk ısınmasının sebebi İslam’ın sağlam inanç ve hayat nizamı olması yanında onun insanlara sevgi ve hoşgörü ile yaklaşmasıdır. İslam tarihi ve bizzat Peygamberimizin hayatı bunun sayısız örnekleriyle doludur. Mesela bunlardan bir tanesi şu ayettir:
"O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et." (Al-i Imran: 159)
İslam kültür, felsefe ve medeniyet tarihine baktığımız zaman geride iz bırakan kimselerin de İslam’ı ancak böyle anlayanların olduğunu görürüz. Aradan yüzlerce sene geçmesine rağmen Hz. Ali’nin bu kadar sevilmesinin asıl sebebi onun "ilimlerin kapısı" veya "haydar-ı kerrar" (döne döne döğüşen, Allah’ın aslanı) olmasından ziyâde, düşmanına dahi iyilikle muamele etmesidir. Muaviye ile yapılan Sıffın Savaşı öncesinde Hz. Ali’nin askerleri su yolunu tutmuş, böylece O, çok önemli bir avantaj elde etmişti. Böylece Muaviye ordusuz susuz kalmıştı. Hz. Ali, biraz sonra çok kanlı bir çarpışmanın olacağını bile bile, sırf Müslüman oldukları için onları o sıcakta bu sudan mahrum etmemiş, onların da faydalanmasını sağlamıştı.
Diğer taraftan, İslam’ın kendi içindeki dinamizmi, ilkeleri ve hedefleri zâten teslimiyetçiliğe ve pasifliğe imkân vermez. İnsanın dinî ve dünyevî bütün hayatını kuşatmak gibi büyük hedefleri ve bu yönde belli ilkeleri bulunan bir dinin sert, hoşgörüsüz ve uzlaşmaz olarak takdim edilmesi onun hayat damarlarını bütünüyle kesmek anlamına gelir. Hem sonra bir insan olarak kim hayatının devamlı şekilde stres altında olmasını ister? Korkuyu sevgiye kim tercih eder? Sizi birisi hep korkutarak birşeyler yaptırmak istese izzetinefsiniz ve kendine güveniniz, geleceğe bakışınız, kendi başınıza iş yapma kaabiliyetiniz, kısaca şahsiyetiniz ne hâle gelir? Bir fıtrat (yaradılışa uygunluk) dini olarak İslam’ın bu soruya vereceği cevap, akl-ı selim sâhibi bir kimsenin vereceği cevaptan farklı olamaz. İşte İslam budur.