Makale

Dağların Dili

Dağların Dili

Mehmet Erdoğan

Kur’an’da dağ kelimesi, genel olarak yâ kıyamet sahnesinin tasvirinde diğer doğa unsurlarıyla birlikte kullanılan bir motif ya da düşünen bir toplum için ibret "niteliği, taşıyan bir olgu olarak karşımıza çıkar: "Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğün-; de, (...) denizler kaynatıldığında, (...) gökyüzü sıyrılıp alındığında, (...) kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır." (Tekvir, 1-14) "Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Kuşkusuz o, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır." (Nemi, 88) Bir yerde İnsanî bir sıfatla (sorumluluk) yine insanı uyarmak için kullanılmaktadır: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular; onu insan yüklendi..." (Ahzab, 72)
Dinlerde kutsal mekânlardan biri dağdır. Bazılarında Tanrı’ya yakın olan, bazılarında da Tanrı’nın yüceliğini ve aşkınlığını sembolize eden bir yer olarak kabul edilmektedir. Hatta tarihte bazı toplumlarda, dağların bulunmadığı yerlerde Tanrı’ya yakın olmak amacıyla Babil Kulesi gibi kuleler inşa edilmiştir! İlk toplumlarda dağların kutsal görülmesinin bir sebebi de Tanrı’nın ikamet yeri olarak kabul edilmesidir. Ayrıca dağlar, toplumdan uzaklaşmak, inzivaya çekilmek isteyen insanlar için uygun birer mekân olduklarından saygı görmüşlerdir. Bu yüzden kutsal dağ kültü, doğudan batıya, kuzeyden güneye hemen hemen bütün toplumlarda bulunmaktadır.
Öte taraftan Hz. Peygamberin kendine vahiy gelmeden önce ibadet ve tefekkür amacıyla Hira dağındaki mağaraya gitmesi, sonra ilk vahyin burada gelmiş olması, Hira dağının Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilmesine sebep olmuştur. Aynı şekilde Uhud ve Arafat dağları da Müslümanlarca kutsal kabul edilen dağlardandır.
Eski Türklerde zengin bir dağ kültü vardı. Helen her boy bir kutsal dağa sahipti. Şamanist k Budist Türkler, doğadaki her ulu varlığa, özellikle yüce dağlara secde ederlerdi. Cengiz Han’ın, düşmanlarından kaçarken bir dağa sığındığı, sonra kendisini koruduğu için ona kurban kestiği ve bunun da bir gelenek hâline geldiği rivayet edilir.
Ayrıca halk kültüründe dağın çok ayrı bir yeri vardır. Anadolu’nun Türkleşmesinden sonra halkça saygın kabul edilen birçok ulu kişinin türbeleri dağdadır. Bu tür yerleri ziyaret etmek halk kültüründe bir gelenek oluşturur. Bazı kahramanlık efsaneleri de dağlarda geçmiştir. Örneğin Ergenekon, Manas, Köroğlu gibi destanlarda; Âşık Garip, Âşık Kerem, Ferhat ile Şirin gibi halk hikâyelerinde ana mekân dağlardır. Geleneksel Türk masallarının en önemli sembollerinden birinin de "Kafdağı" olduğu bilinmektedir.
Deyim ve atasözü yönünden zengin bir dil olan Türkçemizde, dağ kelimesi çok çeşitli anlamlarda kullanılır. Kuşkusuz deyim ve atasözleri, bir dilin hayatla bağlarını ve onu kullanan insanların kendi aralarında geliştirdikleri ilişkinin boyutlarını gösterir. Örneğin deyimlerimizde dağın; dağa çıkmak, dağa kaldırmak, dağda büyümüş, dağ başı, dağdan gelip bağdakini kovmak, dağ eteği, dağ fare doğurdu, dağlara düşmek, dağlara taşlara, dağlar dayanmaz, dağları devirmek, dağların şenliği, dağ taş vb. birçok kullanımı vardır. Yine; dağ başına kış gelir, insanın başına iş gelir; dağ başından duman eksik olmaz; dağda bağın var, yüreğinde dağın var; dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur; dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz; dağ ne kadar yüce olsa insan üstünden aşar; dağ yürümezse abdal yürür; bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur; tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok gibi, içinde dağ motifi bulunan ve insanımızın hayat tecrübesiyle dolu birçok atasözümüz vardır.
Bütün bunlar gösteriyor ki kültürümüzde dağ; aşk, kahramanlık, güç, ululuk, yalnızlık, engel, görgüsüzlük, imkânsızlık vb. anlamlarında kullanılan çok çağrışımlı bir semboldür.
Türkülerimizde dağ ise aşk, ayrılık, gurbet, sıla, sığınma vb. temalar işlenilirken tasvir etme, kıyaslama, tavır koyma, işlev belirleme vb. amaçlarla kullanılır. Örneğin Elazığ yöresine ait Mustafa Sarısözen’in derlediği bir türküde dağlara şöyle seslenilir:
Dağlar dağımdır benim / Gam ortağımdır benim
Söyletme çok ağlarım / Yaman çağımdır benim
Kırşehir yöresine ait Neşet Ertaş’ın bir türküsünde de dağlar, ayrılık motifi olarak kullanılır:
Dağlar dağladı beni / Gören ağladı beni
Ayırdı zalim felek / Derde bağladı beni
Ve Sivas yöresine ait Nida Tüfekçi’nin derlediği bir türküde ise dağlara meydan okunur:
Dağlar seni delik delik delerim
Kalbur alır toprağını elerim
Elerim aman aman dumanlı dağlar
Bu türkülerimizdeki melâl, dağ motifi üzerinden bir büyüklük niteliği kazanır. Zaten millet olarak her şeyimiz büyüktür bizim; sevgimiz, ayrılığımız, hasretimiz, mücadelemiz!...
Şiirimizin en eski temalarından ve motiflerinden biri dağdır. Divan edebiyatımızda pek kullanılmayan bu motif, yaşadıkları çevreye bağlı olarak halk şairlerimiz tarafından sıkça kullanılmış, Cumhuriyetten sonra da Anadolu’ya açılma politikalarıyla yeniden birçok şairimizde işlerlik kazanmış ve çok kullanımlı bir tema hâline gelmiştir.
Divan edebiyatımızda dağ, Tur dağıdır. Özellikle tasavvufî edebiyatta Tur dağı, Hz. Mu
sa ile Allah arasında geçen olayları hatırlatan bir motiftir. Hz. Musa’nın Allah’ı görmek istemesi üzerine Allah bu dağa tecelli etmiş ve dağ parçalanmıştır. (A’raf, 143) Hz. Musa da bu nurun şiddetinden bayılmış ve sonra Allah’tan af dilemiştir.
Yunus Emre’de dağ, insanla Allah arasında bir engel teşkil eder, ama âşıklar için aşılmaz değildir:
Tağ ne kadar yüksek ise yol anun üstinden aşar
Yunus Emrem yolsuzlara yol gösterur vü hoş ider
Pir Sultan Abdal’da dağlar, âşıkların gezip dolaştığı birer aşk mekânıdır. Pir Sultan Abdal’ın âşıkları yüksek dağlarda avare avare dolaşırlar:
Abdal olup şu dağlan dolandım
Aştığım dağlara göç eylemişim
Karacaoğlan dağlık bir bölgede yaşadığından veya dağlarda sıkça dolaştığından onun şiirinde dağ, hayatın doğal bir parçasıdır. Örneğin birçok şiirinde dağlar karlarla örtülüdür:
Binerim atıma ben de aşarım
Aşarım da karlı dağlar eşerim
Dadaloğlu ise Karacaoğlan gibi dağlarda yaşamıştır. Ondan farklı olarak çevresindeki dağları birer birer isimleriyle anar. Âdeta dağlarla konuşur ve onlara hitap eder.
Âşık Veysel daha çocuk yaştayken geçirdiği bir hastalık sonucu gözlerini kaybetmiştir. Buna rağmen çocukluğundan aklında kalanlar ve diğer duyu organlarıyla hissedebildiklerini birleştirerek şiirlerinde rengarenk doğayı çok güzel bir ustalıkla işlemiştir. "Dostlar Beni Hatırlasın" şairi Âşık Veysel’de dağlar, şirin vatanımızın en güzel yerleridir:
Türlü türlü irenklere belenmiş
Yeşil yaprağile döşeli dağlar
Giyinmiş kuşanmış gelin misali
Gülüyor yüzüme neşeli dağlar
"Eski Şiirin Rüzgârıyle" ve "Kendi Gök Kubbemiz" şairi Yahya Kemal’de dağlar nostaljik bir anlam ifade eder. O, dağlara tarihin cereyan ettiği birer mekânı olarak bakar. Çünkü dağlarda atalarımız savaşmıştır:
Gezdim o yaşta dağları, hülyam içimde lâl Aldım Rakofça kırlarının hür havasını Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını iman ve aksiyon şairi olan Mehmet Akif’in "Safahat"ında dağlar, Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik eden güzel birer örnektir:
Eğildi sonra o dağlar huzur-ı izzette Göründü sonra o dağlar zemin-i haşyette
"Han Duvarları" şairi Faruk Nafiz, "Dağlar" adlı şiirinde halk edebiyatının klâsik motifleriyle dağlara seslenir ve duygusuz bulduğu sevgilisine geçit verdiği için onlara sitem eder:
Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız, Gövdeniz Tanrı’m gibi gökte yaşardı, dağlar! Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız Tepenizden bir güneş, bir ay aşardı, dağlar!
Kalbini göstermese göğsünün yırtığından Yol mu bulurdu Kerem kurduğunuz yığından? Cihangirler hızını göklerden aldığından Üstünüzden sel gibi ufka taşardı, dağlar!
Siz, ki yalnız kahraman geldi mi geç derdiniz; Yalnız ulu canlara karşı baş eğerdiniz,
Nasıl oldu o soysuz kıza geçit verdiniz,
O taş yürek bu işi nasıl başardı, dağlar?...
Şehir kültürü içinde yetişen ve modern hayatın çıkmazlarını sorgulayan "Çile" şairi Necip Fazıl, şiirlerinde din, tarih ve bozulmamış doğa üzerinden alternatif yeni atmosferler sunar. Bu çerçevede dağlan, şehrin stresli hayatından bir kurtuluş yeri olarak düşünür:
Uzasan, göğe ersen Cücesin şehirde sen Bir dev olmak istersen Dağlarda şarkı söyle
"Fahriye Abla" şiiriyle herkesin tanıdığı Ahmet Muhip, 1 78 mısralık "Ağrı" şiirinde ve birçok diğer şiirlerinde dağı, önünde secdeye kapanılacak bir büyüklüğün simgesi olarak görür:
Vardım eteğine, secdeye kapandım,
Koşup bir koluna sımsıkı abandım.
Karlı başın yüce dedikleyin yüce,
Sükûn içindeki heybetin gönlümce.
Şartlar ne kadar kötü olursa olsun devamlı olarak hayattan zevk almak, neşeli olmak, ayrıntılardaki güzelliği görmek isteyen "Garip" şiirinin öncüsü Orhan Veli için dağlar, birer hayal ve neşe kaynağıdır:
Dağ başındasın,
Derdin günün hasretlik Akşam olmuş Güneş batmış
Toplumcu gerçekçi şairimiz Attilâ İlhan’da dağlar, Türk insanının ve köylüsünün gerçek mekânlarıdır:
kaman civarına bahar gelince yıkılır ovadan aptal çadırları yücesinde pare pare duman tutmuş düldüldağ’ın yaylasında mekân kurulur.
Modern edebiyatımızda "İkinci Yeni" şiir hareketinin öncülerinden Sezai Karakoç’ta dağ, eski şiirimizdeki kullanımları çağrıştıran bir biçimde ilk defa dinî temalarla iç içe kullanılır:
Ben Hızırı gördüm kardeşim (...)
Genellikle dağ havasını taşıyan biri
"Yedi Güzel Adam" şairi Cahit Zarifoğlu ise dağ-insan ilişkisine psikolojik bir boyut kazandırır:
dağ insan zirvesine tırmanıyordu bende
Evet dağ, görüldüğü gibi Türk kültüründe birçok özelliklerin simgesi olan bir olgudur. Bazen tevhit sembolü, bazen ululuk motifi, bazen kutsal bir kült, bazen âşıkların sığınağı, bazen sevgilisiyle âşık arasında bir engel, bazen kahramanların mekânı, bazen yalnızlık yurdu, bazen hüzün sebebi, bazen de neşe kaynağı olarak bütün haşmetiyle karşımıza çıkmaktadır. Bütünsel olarak bakıldığında hem coğrafî, hem kültürel, hem de mitolojik nitelikler taşımaktadır. Bu durum, insanımızın doğayla kurduğu duygusal ve düşünsel yakınlığın sahih bir göstergesi şeklinde düşünülmelidir.