Makale

FATİH DÂRUŞŞİFÂSI

Medeniyet Tarihimizden yapraklar:

FATİH DÂRUŞŞİFÂSI

Halim Bâki KUNTER

I.GİRİŞ

Şefkat ve merhamet, dînimizin başta gelen şiarıdır. Bunun gibi sağlığı korumakta İslâm Dîninde ferdlere düşen ehemmiyetli bir vazifedir. Herkes sağlığını korumakla mükelleftir.

“İlim ikidir. Evvelâ beden ilmi, sonra din ilmi” sözü ile

“Tedavi olununuz. Zira Allah-ü Teâlâ hiç bir hastalık yaratmamıştır ki, onun devasını da yaratmamış olsun. Ancak ölüm bundan müstesnadır.” Hadîs-i Şerifi bu lüzumu belirtmektedir. Bu maksada hizmet için kurulmuş olan Darüşşifalar Türk ve İslâm şefkatinin tecessüm etmiş âbideleridir.

II. Türk Darüşşifaları arasında Fatih Dârüşşifâsı:

Bu yazıda okuyucularımıza bütün hususiyetleriyle birlikte tanıtmak istediğimiz Fatih Dârüşşifâsı, memleketimizde kurulan ilk Türk hastahânesi olmadığı gibi Osmanlı Türkleri’nin kurdukları ilk hastahâne de değildir. Osmanlılar devrinde Fatih Dârüşsifâsından evvel Bursa Dârüşşifâsı (H. 802—M. 1339) ile Edirne Cüzzam Hastahanesi (H. 824— M. 1421) mevcuttur.

Anadolu’da en eski Türk hastahânesi Selçuk prenseslerinden Gevher Nesîbe tarafından (H. 602—M. 1205) de inşâ ettirilen Kayseri Dârüşşifâsıdır.

Onu takip edenler:

Bulunduğu yer Sivas Yaptıran Hizmete Giriş Tarihi

Sivas Dârüşşifâsı I. Keykâvus H. 614 — M. 1217

Divriği “ Prenses Melik Turan H. 626 — M. 1228

Çankırı “ Atabek Ferrah H. 633 — M. 1235

Kastamonu “ Ali Pervane H. 671 — M. 1272

Amasya “ Köle Anber Abdullah H. 708 — M. 1308

Konya “ — asır M. XIII

Aksaray “ — “ “

Tokad “ Ali Pervane bey H. 674 — M. 1275

Görülüyor ki, beş asır önce hizmete giren Fatih Dârüşşifâsı memleketimizde Türkler tarafından te’sis olunan hastahanelerin on İkincisidir ve saydıklarımızdan başka bugün mîllî huducllarımız dışında kalan eski Türk Dârüşşifâları da vardır.

Fatih Dârüşşifâsından sonra İstanbul’da kurulan sağlık te’sisleri de Haseki Dârüşşifâsı (H. 946 — 1539), Süleymâniye Dârüşşifâsı (H. 963 —M. 555) Üsküdar Atik Valde (Nûr-Bânû) Dârüşşifâsı (H. 961 —M. 1583), Sultan Ahmet Dârüşşifâsı (H. 1026 — M. 1616)dır.

Memleketimizde her sâhada muâsır medeniyet seviyesine ulaşabilmek için sarfedilen emekler arasında sağlık te’sisleri ne de ehemmiyet verilmekte, modern hastahane binaları yaptırılmakta, bunlar her türlü vâsıta ve imkânlarla ve ehliyetli elemanlarla teçhiz edilerek hastalara kusursuz hizmette bulunulabilmeğe çalışılmaktadır.

Bugün için garp memleketlerine nazaran birçok eksiklerimiz olmasına ve onlarla aramızda hayli mesâfe bulunmasına rağmen vaktiyle zamanının en mütekâmil hastahanelerine ve en iyi işleyen hastahane servislerine mâlik olduğumuz tarihî bir gerçektir. Edirne’deki II. Bayezit Dârüşşifâsı (H. 890— M. 1485) plânının garp memleketlerinde birçok hastahane binalarına model ittihaz edildiği, Avrupada akıl ve ruh hastalarının “şeytana mensuptur” denilerek ateşde yakıldığı sıralarda adıgeçen Dârüşşifâda bu kabil hastaların musikî ve av etleriyle tedavi edildiği de bilinen bir keyfiyettir. Bu hakikatleri zaman zaman hatırlamakta ve yeni yetişen nesillere, vesîkalariyle birlikte, tanıtmada fayda mülâhaza etmekteyiz.

III. Fâtih Dârüîşifasının işleyişi:

Fatih Dârüşşifâsı Türklerin İstanbul’da inşâ ve te’sis ettikleri ilk hastahanedir.

Fatih külliyesinin birçok aksâmı ayakta kalabildiği halde Dârüşşifâ maalesef yıkılmış bulunmaktadır. Dârüşşifânın ve müştemilâtının kâin olduğu yerde şimdi evler ve sokaklar vardır. Beş asır önce inşâ edilen ve asırlar boyu hizmetine devam eden Dârüşşifâ, Fatih külliyesinin doğu cihetinde ve hâlen mevcut olan tabhaneye mütenâzır bir bina idi.

İstanbul Üniversitesi Tıb Tarihi Enstitüsü Müdürü sayın üstad Profesör Dr. Süheyl Ünver bu Dârüşşifâ hakkında kıymetli neşriyatta bulunmak ve son yıllarda ele geçen bir plânını neşretmek suretiyle ilim âlemine büyük hizmet ifa eylemiştir. Zamanında örnek hizmetler ifa eden bu müessese hakkında Fatih Sultan Mehmet vakfiyesinde esaslı ma’lûmat mevcuttur.

Fatih vakfiyesindeki ma’lumata ve elde mevcut diğer kaynaklara göre Fatih Dârüşşifasının nasıl işlediğini kısaca anlatmağa çalışacağız.

Vakfiyede “Dârüşşifâ”dan ilk defa “imaret” ile birlikte bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir:

“Câmi-i şerif civârında iki âlî imaret ve ziyâfethâne-i pür ni’met bina buyurdular ki, her biri bir mihmanhâne-i yegâne ve ziyâfethâne-i bî misl-i behânedir. Naîm-i cinan gibi feyzi kesilmez ve rahmet-i Rahman gibi bezille eksilmez. İki buk’a-i şerifenin birine Dârüşşifâ birine İmâret tesmiye buyurdular” (S. 55 ve 56). Bu ifâdenin bugünkü karşılığı şöyledir:

“Câmi-i şerif civârında iki muazzam ve nimetlerle dolu bina yaptırdılar ki, her biri oraya gelenleri eşsiz ve benzeri olmıyan bir şekilde barındırır ve yedirip içirir, Bunların, cennet nimetleri gibi feyzi kesilmez ve Allâh’ın rahmeti gibi bol bol verildiği halde eksilmez.”

Dârüşşifânın ne için yapıldığı ve kimlere bakacağı da şöyle anlatılmaktadır:

“Dârüşşifâ sû-i mîzâca müptelâ olmakla muhtâc-ı ilâç olan marîz-i alil ve imâret-i Sultaniye âmme-i müsâfirîn ve ebnâ-i sebil için vakf-t celîlleridir.” (S. 63).

“Ve İmaret ve Dârüşşifâyı âmme-i ehl-i İslâm belki kâffe-i ibâd-ı Rabbü’l-enâm için vakfeyledim.” (S: 359).

İfadelerinden Dârüşşifâya Müslüman hastalarla beraber, mürâcaat vukuunda, hangi din ve mezhebden olursa olsun ilâca ve tedaviye muhtaç olan bütün hastaların kabul edildiği, kapısının Allah’ın bütün kulları” için açık bulunduğu bizzat vakıf sahibinin ifadesinden sarahatle anlaşılmaktadır.

Bu müessesede hizmet görecek personel sayısı ile kendilerinde aranan vasıflar da vakfiyede gösterilmiştir. Zamanla kadrolara bazı ilâveler yapıldığı “Fatih Sultan Mehmet Evkafının şartlarını gösteren defter”den[1] ve Vakıflar Umum Müdürlüğü arşivindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Vakfiyede Dârüşşifâ kadrosu ve kendilerine tahsis olunan gündelikler şöyledir:

2 Tabib (biri Başhekim mevkiinde) 20 akça günde

1 Kehhal (göz tabibi) 8 „ „

1 Cerrah (Operatör) 8 „ „

1 Eczâcı (ilâçları yapan) 6 „ „

1 İlâç deposu memuru (mahzen emîni) 4 „ „

1 Mubâyea memuru (vekilharç) 4 „ „

1 Ambar memuru (masraf emîni) 4 „ „

2 Aşçı 3 „ „

1 Kapıcı 3 „ „

2 Hasta batıcı (hasta hizmetkârı) 3 „ „

1 Temizlik memuru 2 „ „

Bu kadroya sonradan şu hizmetler ilâve edilmiştir:

1 Göz doktoru

2 Cerrah

1 Eczacı

2 Tabib şâkird (stajiyer tabib)

4 Hasta bakıcı

4 Musluklara, helalara, oturaklara bakan kimse

1 Bulaşıkçı

1 Noktacı (devamı kontrol eden)

1 İmam

1 Müezzin.

Dârüşşifânın günde 20 akça alan bir de Şeyh’i vardır ki, gördüğü hizmet hastahanelerde bugünkü Dahiliye Müdürlerinin vazifesinin aynıdır.

Doktorların “vâkıf-ı ahvâl-i nabz-ı marîz, ilm-i teşrihte sâhib-i ilm-i arîz, fenn-i tıb ve kânûn-ı şifâda fâik iki tabîb-i Mücerrib-i hâzık” olması vakfiye şartı îcabındandır. Bu ifadenin bugünkü konuşma diline çevrilmiş şekli:

“Hastaların nabızlarından (ve umumî hallerinden) hastalıklarının mâhiyetini anlayabileni teşrih ilminde (anatomi) geniş bilgiler sahibi, tıb fenninden ve İbn-i Sina’nın “Kânûn-ı Şifâ” adlı meşhur eserinden yüksek bilgiler edinmiş, çok tecrübe görmüş (tecrübe ve müşahedeye muktedir) ve kendisi de tecrübe edilmiş, teşhis ve tedavisi keskin, mahir üstad doktorlaradır.

Göz doktorları “kehhâl-i hazık, vâkıf-ı ilâc-ı muvafık” yâni “teşhis ve tedavisi keskin, en iyi ve muvafık ilâçları bilen” diye tavsif edilmiş, cerrahın “üstad”, ilâç döğücü ve pişirici diye adlandırılan eczâcının “macunların, şurubların ve hapların yapılmasını bilen olgunlaşmış ve tecrübeli bir kimse” olması lâzımgeldiğine işaret edilmiştir.

Doktorların hastalara nasıl bakacakları vakfiyede şöyle anlatılmaktadır:

“Her biri külle yevmin ikişer defa Dârüşşifâ’da derd-i bîdevâ-yı kazadan hasta hatır ve Dârüşşifâ-i mekârim-i Pâdişâhîden izâle-i emraz edecek habb-i şifâ bahş-i atiyyâta müterakkip ve muntazır, derd-ü mend-ü muhtaç ve arzûmend-i devâ ve ilâç olan merzâ-yi müslimîni tefakkud ile tekayyüd edip kütüb-i tayyibe-i tıbbiyyede beyân olunan ilâc-ı münâsibi ile muâlece etmekte sa’y-ı belîga ve min-gayr-i müsâhele edâ-yi hizmet-i lâzimesinde cehd-i bi-diriğ eyleyüp.. ”

Bu ifâdeden anlaşıldığına göre: doktorlar; “Her biri birer derd ile Dârüşşifâya düşen ve oradaki bakımdan, verilecek ilâçlardan devasını bekleyen hastaları günde iki defa inceden inceye ve bütün dikkatleri ile muayene ederek, illetlerini ve sebeblerini araştırıp en makbul ve meşhur tıb kitaplarında yazılı olan en münasip ilâçlar ve en son tedavi usulleriyle, onları usandırmadan, iyileştirmek için elinden gelen her türlü hizmeti eksiksiz olarak yapmağa a’zamî gayret göstereceklerdir.”

Burada dikkatimizi çekmesi lâzımgelen nokta, zamanımızdaki vizit kontr vizit usûlüne mukabil Fatih Dârüşşifâsında da hastaların sabah ve akşam iki defa umumî bir muayene ve müşahededen geçirilmeleri hususudur.

Hastalara hizmet eden kimselerin hâiz olmaları lâzımgelen vasıflar üzerinde de bilhassa durulmuştur. .

Vakfiyenin buna âit fıkralarını târihî bir vesika olarak aynen naklediyoruz:

“Umûr-dîde ve kâr-âzmûde, acz-ü keselden hâli, hizmet-i merzâyı inkârdan tab‘-ı âlî kimesneler merzânîn hizmetine ta‘yîn oluna, tâ ki âteşdân-ı kazâ vü kaderde suhte-hâtır ve şerbethâne-i eltâfı sultâniyeden kâse-i âb-ı hayât-ı iltifâta muntazır olan merzânın ağdiye ve eşribesini ihrâz ve purşîş-i hâtır-ı marîz hemîşe tekrar ve bast-ı fürûş ve gasl-i siyap ve kens-i menâzil ve reşş-i mâ-i bârid etmekle gubâr-ı hâtır-ı marîzi zâil edip bunun emsâli kayyım ve ferraş hizmetlerini teâtî edip..”

Yukarıya aynen dercettiğimiz şarta göre: “Hastalara bakan kimselerin tenbel, düşkün, kımıldamaktan üşenir, işten usanmış, hastanın istediği ve beklediği hizmeti duymazlıktan, görmezlikten veya işitmezlikten gelen kimseler olmamaları, (eli ayağı çabuk, merhametli), hastanın her zaman hatırını, bir şey isteyip istemediğini, bir hizmete ihtiyâcı olup olmadığını sorarak gönlünü alır, derdini unutturur, sıkıntısını giderir, yatağını düzeltir, çamaşırını değiştirir ve yıkar, etrafın temizliğine itinalıdır, (yemeğini yedirir, suyunu verir) icabında soğuk su ile serinletir, bunun gibi muhtaç oldukları her türlü hizmeti istekle ve eksiksiz olarak yapan kimseler olması” lâzımdır.

Dârüşşifâ’da çalışanların hepsine gündelik hesabiyle verilen paradan başka vakıftan aş ve ekmek de tahsis olunmuştur. Tıb talebeleri ile stajiyer tabibler Dârüşşifâ’nın üzerindeki küçük odalarda ikâmet ederlerdi.

Fatih Dârüşşifâsı aynı zamanda amelî ve nazarî tıb öğretimi yapılan bir müessese idi. Dârüşşifâ müstahdemlerinin gündelikleri yekûnu günde 100 akçe, ilâç ve levazım masrafı da günde 200 akçe olarak tahdid edilmişti. Aynca ölen hastalann teçhiz ve tekfin masrafı olarak günde 5 akça ayrılmıştı. Mübayea ve anbar memurlarının alış verişten anlar, kötü malları almaz, vakfın hakkını korur, korumasını bilir, her veçhile i‘timâd edilir kimseler olması lüzûmu da vakfiyede bilhassa belirtilmiştir.

Vakfiyedeki hususî bir şarta göre şeker, (sabun) ve sâire gibi levazım senelik ihtiyacı karşılayacak mikdarda, vakit ve zamâniyle alınıp ambara konulacak, mevsim icâbı olarak bir şeyin bulunmamasına mahal bırakılmıyacaktır.

Fatih külliyesinin îmâret kısmında ayrıca büyük bir umumî matbah mevcut olduğu halde Dârüşşifâ’nın matbahı ayrılmış ve hasta yemeklerinin tabib nezâreti altında mütehassıs aşçılar tarafından pişirilmesi şart edilmiştir.

“ Dârüşşifânın iki merd-i sâlîh tabbâh-ı taâmı olup külle yevmin tabip marifetiyle berk-i hazân gibi çehre-i zerd ile mübtelâ-yı hezâr dert olan müstahikk-i merhamet emrâz-ı muhtelife-i kazadan zaîf ve me’yûsü l-ilâç derdmend-i muhtâca küt-ı kuvvei-i hayat olmak için gıda tabh eyleyip huzûr-ı marîza ihzar ve ol bîmârın rîş-i dil-i mecruhuna tımar ve tatyib-i kalb-i mecruhum say-i bîşümâr eylenip...” ifâdesiyle “bin bir dertden birine uğrayarak hazan yaprakları gibi sararıp solmuş, zaif düşmüş, yapılan tedaviden ve alınan ilâçların hiç birinden fayda görmiyerek ye’se uğramış hastalara Dârüşşifânın matbahında tabîbin ta‘rifi ve nezâreti altında bu işi öğrenmiş aşçılar tarafından kuvvet ve şifâ verecek yemekler hazırlanacağı”, aşçıların da hastaların tedavisinde ehemmiyetli hizmeti olacağı açıkça belirtilmektedir ki, bu usul zamanımızda tatbik edilmekte olan diyet tedavisi ve buna mahsus diyet matbahı usulünün Fatih devrinde bilindiğini ve Türklerin İstanbul’da kurdukları ilk hastahanede muvaffakiyetle tatbik edildiğini göstermektedir.

Dârüşşifâ’da haftada birgün sabahın erken saatlerinde şehirdeki hastalardan evine doktor getirmeğe ve lâzım olan ilâcı almağa kudreti olmayanlara bakılmakta ve tedavileri için muhtaç oldukları şeyler Dârüşşifâ’dan kendilerine meccânen verilmekte idi.

“Vakfiyedeki ol sâhib-i hayratın ambar ve kilârından istidâ-i inayet edenlerden vakf-ı şerifleri diriğ olunmayıp kerem-i şâmilleri âmme-i enâma vâsıl olmakla sahibü’l- hayra ecr-i azîm hâsıl ola.” ibâresinde ambar ve kilârın sarahatle zikredilmesinden hastalara ilâçları ile beraber bünyelerini kuvvetlendirmeye yarayan bazı gıdaların da verilmekte olduğu anlaşılıyor.

Zamânının örnek ve en ileri bir sağlık te’sîsi olan Fatih Dârüşşifâsı medeniyet târihinde şerefli bir yer alan milletimizin üstün vasıflarını ve teşkilâtçılığını cihana isbat ve îlân eyleyen târihî müesseselerden biridir; ecdâdımız böyle bir başarıya ulaşmıştır.

Zamânımızda devrimizin üstün ve örnek müesseselerini kurmak ve işletmek de bizlere düşmektedir.



[1] Topkapı sarayı müzesi arşivi, numara: 3882.