Makale

Yapay Seyirlik Kültür ve ahlaki değerler

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Yapay Seyirlik Kültür
ve ahlâki değerler

İnsan kalabalıklarının "cemiyet"e dönüşmesi kültür adını verdiğimiz maya sayesinde gerçekleşir. Bize ait olmayan bir kelime ile anlatıma koyduğumuz bu olgu gerçekte neyin karşılığıdır? En geniş bakış açısı ile "Kültür, bir halkın yaşama tarzıdır" denebilir. Bu noktada, ne kadar kapsamlı bir kavramla karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz.
Kültürün daha birçok tanımı var, bir o kadarını da ortaya koymak mümkün. Konu yaşanan hayatın bir yansıması olunca; bu yansımalara baktığınız yere, aldığınız ışığın miktarına, gücüne, rengine ve onları algılayış biçiminize göre tanımlar yapabiliyorsunuz kültür için. Bütün bu tanımların sonuçta, "toplumun, geçmişten gelen tecrübe ve birikimlere kendi oluşturduklarını da ekleyerek yaşadığı hayatı şekillendirmesi" esasına dayandığını söylemek mümkündür.
Konuştuğumuz dil, tarihi mirasımız, sanatımız, edebiyatımız, bütün bunları bir şekilde etkileyen dinimiz, ahlâkımız ve nihayet üzerinde yaşadığımız coğrafya, kültürümüzü oluşturan temel unsurlardır. Dikkat edilecek olursa, toplum olarak dünya görüşümüzü, hayata bakışımızı, geleceğe ait planlarımızı, ideallerimizi, endişelerimizi hep bu temel yapı taşlarının ortak paydası şeklinde gerçekleştiği görülür. Bu sebeple kültür "yerli bir ürün"dür.
Bu noktada "kültür"ün, Latince’de "ekip biçmek" anlamındaki "colora" kökünden geldiğini hatırlamak anlamlı olacaktır. Yani belli bir toplumun, yaşadığı coğrafyada "ekip yetiştirdiği", "ürettiği" soyut bir yapı söz konusu olur kültür denince. Ziya Gökalp’in "hars"ında ve sonraları bu kelimeye bir karşılık olarak getirilen "ekin"de de aynı temel vurgu vardır: Yerlilik ve sahibine has oluş.
Biz bu "ürün"ümüzle fark ediliriz, başka milletlerden, toplum- lardan ayırt edilebiliriz. Fark edilemediğiniz yerde yoksunuz, demektir. Fark edilebilmek için farkınızı korumanız gerekir. Buna bir toplumun "kendisi olması", "kendisi gibi olması" diyoruz. Bu bakımdan kültür milletin varlık vesikasıdır. Ancak kültürün bu yerliliği bir içine kapanmışlığın, kendi yağı ile kavrulmanın değil, seçici ve değerlendirici bir toplumsal bilincin ürünüdür. Tabi ki kültürler arası etkileşim olacaktır. Bu etkileşim, zorunlu birtakım ilişki ve iletişimlerin tabii sonucudur. Hele uluslar arası bağlantıların böylesine karmaşık bir hal aldığı çağımızda bunu önlemek mümkün de değildir. Şu halde prensip, kültürün temel yapı taşlarının sahip olduğu merkezi konumun korunmasıdır. Bu da, onları yıpratacak, arka plana itecek, varlıklarını tehlikeye sokacak etkilenmelere meydan vermemekle mümkün olur. Bu alanda sergilenecek başarısızlık kültür yozlaşmasını kaçınılmaz hale getirecektir.
Kültür kelimesi zaman zaman farklı nitelemelerle de kullanılır ve her biri ile kültüre yüklenen farklı anlamlar, yahut kültürün farklı boyutları ifade edilmek istenir. İşte "popüler kültür" de bu tür nitelemelerin en çok kullanılanlardan biridir. Sözlük anlamı ile "halk kültürü" demek olan bu ifade anlam daralması ile "halkın -biraz da ayrıcalıklı, ’göz önündeki’- belli bir kesiminin kültürü" anlamında kullanılıyor. Daha çok müzik, eğlence sanat ve magazin dünyası ile bunların etrafında oluşturulan -çok kere yapay- bir külütür ortamıdır bu. Yapay kültür ile, kurgulanmış "dayatma kültür"ü kastediyoruz.
Popüler kültürün en çok beslenip yönlendirildiği kaynak olarak kitle iletişim araçlarının (medyanın), özellikle basın ve televizyonun üstlendiği etkin rolü vurgulamamak olmaz. "Globalleşme", "yeni dünya düzeni" gibi kavramlar bu iletişim araçları ile onları var eden teknolojik sıçrayışın birer yansıması olarak dolaşımda bulunuyor.
"Her nimetin bir külfeti olur."
Kitle iletişim araçlarının çeşitlenip güçlenmesi ve çok etkin bir konuma ulaşması sağladığı imkanlar yanında ciddi problemleri de beraberinde getirdi. Kültürel etkinliklerin yozlaşmaya teşne bir halde gerçekleşmesinde bu durumun ciddi bir paya sahip olduğu söylenebilir. Zira yaşanan hayatın kültüre dönüşmesi sürecinde birtakım ayıklama, iyileştirme, özümseme ve benimseme işlemi gerçekleşiyor. Medya bu süreci büyük ölçüde ortadan kaldırmakta, kitlelerin bu yeteneğini ve yetkisini adeta elinden almaktadır. Yabancı kökenli kültür unsurları özellikle film, program tasarımı, reklam, kitap, dergi ve benzeri yapılar içinde "hazır" halde "kullanıma" sunulmaktadır. Bu tür yayınların hedef kitleleri başlangıçta birtakım "yabancılıklar"! yadırgasa da, bir müddet sonra bunları "olabilir"e, "niçin olmasın?"a çevirebilmektedir. İşte bu noktada kültürel yozlaşma aşaması başlamıştır.
Yapay popüler kültür kurgulamalarını besleyen temel etken ekonomik ve kültürel hegemonya kurma hedeflerinin varlığını görebilmek için derin tahlillere girişmek gerekmiyor. Yeni pazarlar oluşturma, var olanları daha "verimli" hale getirmek için tüketim kültürü acımasızca körükleniyor. İşte burada bütün çeşitliliği ile yapay popüler kültür devreye sokuluyor. "Onlar gibi yaşamak" ideali bireylerin bilinç altına yerleşiyor. Kazandığından çok harcama, ne pahasına olursa olsun kazanma ve "hayatını yaşama" arzusu temel endişe konumuna yükseliyor. Bu durum ise, hak ve görev dengesinin, kul hakkı anlayışının, Allah "korkusu"nun, ahlâkî endişelerin, sağlıklı tevekkül duygusunun ve nihayet otokontrolün paranteze alınmasında pay sahibi oluyor.
Yapay seyirlik kültürün -yapay popüler kültür de diyebilirsiniz- "pazarlandığı" tezgahlardan biri de yarışma programları. Ses, tiyatro ve dans içerikli bu yarışmalara adeta hücum eden binlerce genç, dayanılmaz psikolojik baskılara uğruyor. Çoğu kere alanları ile ilgili ciddi bir alt yapıya sahip olmayan bu insanlar, "başarı"ya ulaşma yolunda jüri masasındakileri hiç de hak etmedikleri iltifatlara boğdukları oluyor, uğradıkları aşağılanmalara boyun eğiyorlar, izleyicilerden ve jüriden oy alabilmek için sergilenen tavırlar, yarışmacılar arası rekabet ortamının oluşturduğu bencil ve kavgacı ruh hali hakim oluyor bu tür programlara. Ne pahasına olursa olsun kazanma mantığı üzerine oluşturulmuş bir süreç yaşıyor insanlar. Bu insanların yarışma süresince yaşadığı psikolojik ortamın onlar üzerinde ne ölçüde tahribat yaptığını görebilmek için bir psikolog olmak gerekmiyor. Alıcı gözle bakmak ve seyirlik mantıktan birazcık sıyrılabilmek bunun için yeterli olacaktır.
Aynanın arkasında neler oluyor? Bu yarışmalara çekilen geçlerin aileleri ile olan ilişkileri ne noktadadır? Yarışmaları "yenik" bitirenler hali hazır hayatlarında neler yapıyor? "Kazananların neler kazandığı, gerçekte kimlerin kazandığı birer bilimsel araştırmaya konu olacak nitelikte başlıklardır. Bu tür programlardan birinde, yaptığı "dans gösterisi"ni jüriye beğendiremeyince, elini bir kılıç gibi çenesinin altından geçiren genç kız, "Artık burama geldi. Ben bu yarışmaya, kalp hastası olan babama karşı çıkarak geldim. Bu yarışmayı kaybetmiş biri olarak eve dönemem. Babamın ölümüne sebep olmak istemiyorum" derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gösterinin hemen ardından yarışmacıya bu iş için yeterli yeteneğe sahip olmadığını açıkça söyleyen jüri bu dramatik olayı, yarışmacıya "bir şans daha" vererek "tatlıya bağlamak" zorunda kaldı. Acaba iş gerçekten tatlıya bağlandı mı?
İslam’ın aile konusuna yaptığı vurgu, bu kurumun toplum hayatı açısından üstlendiği rolün önemini kavramak için yeterlidir. Dinimizin bu yaklaşımı toplumsal diriliğimizin temel dinamiklerinden biri olmuş, bu gerçek sosyo-kültürel hayatımızda güçlü bir şekilde kendini göstermiştir. Bu çizgiyi kırılma ve kopmalara uğratacak eğilim ve yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Bize ait birçok değerin hiçe sayıldığı "eş bulma" programları "aile yuvası" anlayışımızın neresinde yer alacaktır?
Yapay popüler kültür gayrimüslim erkelerle evlenmeyi "normal" görüyor. Yine evlilik dışı beraberlik olağan bir şey gibi sergileniyor. Evlilik bağını bir esaret zinciri gibi algılayan tutum ve yaklaşımlar "aferin"ler alıyor. Dinî-ahlâkî endişe ve hassasiyetler bu tür yollarla aşınmalara maruz bırakılmış oluyor.
Kültür yozlaşması ev içi hayatımız için de söz konusu. Bizim kültürümüzde evlerimiz aynı zamanda birer "mescit"tir. Namaz kıldığımız, Allah’a secde ettiğimiz yerlerdir evlerimiz. Mescide ayakkabı ile girmeyiz, evlerimize de. Gelin görün ki, bir kısım yerli "aile dizileri" bize aksi örnekler sunuyorlar. Öte yandan alkollü içkilerin ev içinde gündelik içecek olarak kullanıldığı yapımlar hemen her gün ekranlarda seyrediliyor. Programa sarhoş geldiğini fark eden şarkıcıyı, olabildiğince nazik davranıp reklam arası vererek devre dışı bırakan sunucunun yanlış yaptığını söyleyenler, onu eleştirenler bile çıktı. Gerekçe de şu: "Sanatçının halka örnek olma zorunluluğu yoktur."
Ekranların, habercilik adına, hırsızlık, gasp ve kapkaç olaylarını, canhıraş takdimlerle "saniye saniye" evlerimizin içine taşımaları habercilik kavramı ile açıklanabilecek bir olgu değildir. Oto hırsızının "işini" nasıl yaptığını uygulamalı olarak göstermenin neresi "haber yapmak"tır? işlenen suçların, sergilenen olumsuzlukların haber olarak sunulmasında gösterilmesi gereken hassasiyetler vardır. "Kötü"yü "örnek" kılacak üslup ve yöntemlerden sakınmak temel ilke olmalıdır. Medya sektörünün yaşadığı vahşi rekabet ortamı, bir zamanlar gazete manşetleri altında yer alan "Basın ahlâk yasasına uyma taahhütü"nü işlevsiz hale getirdi. "Reyting" ateşi, pek çok İnsanî ve ahlâkî ilkeyi arka plâna itti. Bu konuda arkasına sığınılan siper ise "halk ne istiyorsa biz onu yayınlıyoruz" sloganı oluyor. Çarpık aile ilişkilerini, bin bir türlü entrikayı, hırs girdaplarını "pembe tablolar" halinde sunan Güney Amerika dizilerinden kimin haberi vardı? En mahrem alanlara mahsus davranış biçimlerinin eğlence programı adı altında ekrana taşımasını kim, nasıl istemiş? Diyelim bir kesim çıktı bunu istedi; bu isteği yerine getirmek ne kadar gerekli? Çok sınırlı bir kesimin içinde olduğu lüks, israf ve sefahat yüklü hayat sahneleri özendirici ve imrendirici bir "anlatım" ile sunuluyor. Böyle bir tutumun, geniş kitlelerde ortaya çıkaracağı yozlaşmanın bedeli ağır olacaktır.
Üretilmiş seyirlik kültür, toplumsal hayatımız ve ahlâkî değerlerimiz üzerinde oluşturduğu yozlaşma ile ökse otu görünümü sergiliyor. Ağaçlarda saçak kökleri ile asalak olarak yaşayan bu bitki kendisini barındıran ağacın yüksek dallarının üstünde yuvarlak top biçiminde yetişir ve zamanla bütün ağacı kaplar. Nohut büyüklüğündeki parlak, beyaz renkli meyvelerinin içindeki kaygan yapışkan madde insanlar için zehirlidir. Barındığı ağaç dışardan bakıldığında cazip bir yeşilliğe sahiptir. Ama aslında o yeşillik, ağacın öz suyunu sömüren ökse otuna aittir. Ağaç ise er ya da geç kuruyup ayakta öleceği günü beklemektedir.