Makale

Sosyal Dayanışma

Prof. Dr. Ahmet Turan Yüksel
Selçuk Üniv. İlahiyat Fak.

Sosyal
Dayanışma

Hayatın bütün yönlerini kuşatan İslâm dininde, sosyal yardımlaşma önemli bir yer oluşturmaktadır.
Sosyal dayanışmanın maddi ve manevi cephelerinden söz etmek mümkündür. Bu noktada ayet ve hadislerde dikkat çekilen zekat, sadaka, hayırda yardımlaşmak ve yarışmak; müminlerin kardeşliği, birbirini sevmek, hoşgörü, diğergamlık, cömertlik, müsavat, adalet, kul hakkı, hak ve hukuka saygılı olmak v.b. kavramlar sosyal dayanışma ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. (Bkz. Bakara, 148, 282; Âl-i Imrân, 103; Tevbe, 11; Lokman, 3-4; Islâmda sosyal dayanışma kurumlan hakkında geniş bilgi için bkz. Mehmet Şeker, Islâmda Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Diyanet işleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1991; Mehmet Canbulat, "Islâm’da Sosyal Dayanışmanın Önemi ve Sosyal Dayanışma Müesseseleri", Hz. Peygamber’in Örnekliği, Islâm’ın Sosyal Dayanışma ve İsrafa Bakışı, TDV Yay., Ankara, 2002, s. 71132)
Hz. Peygamber’in hayatına bu açıdan bakıldığında, peygamber olarak gönderilişinden itibaren ve daha Mekke döneminde iken duyurduğu mesajı incelendiğinde, ilk dönem Müslümanlarını bu konuya yönlendirici hususların ifade edildiği göze çarpmaktadır. Örneğin, inananların öncelikle tev- hid inancı etrafında birleşmeleri ve bütünleşmelerinin emre- dilmesi, akraba ziyareti, adalet, iyilik, hakkı tavsiye etmek em- redilirken; cimrilik ve israf kötülenmiş, insanların kusurunu aramak ve kovuculuk yapmak yerilmiştir. (Bkz. Âl-i Imrân, 180; Mâide, 32; Zuhruf, 89; Asr, 1-3) Aslında bu unsurlar, sosyal bütünleşmeyi sağlayan önemli değerlerdir.
Hicretle başlayan Medine döneminde ise Hz. Peygamber, gerçekleştirdiği pek çok icraat ile sosyal dayanışmanın en güzel örneğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda, Muhacirler ile Ensar arasında gerçekleştirilen kardeşlik, yani muâhât oldukça anlamlıdır. Mirasın ancak kan bağı bulunan kimseler arasında gerçekleşeceğini bildiren ayetin gelişine kadar birbirine mirasçı da olunan bu sistem içinde kardeş ilan edilen ashabı kirâm, kardeşten de ileri düzeyde bir dayanışmayı sergilemiştir. Ensarlı kardeş, Muhacir kardeşine malının ve mülkünün yarısını hiç tereddüt etmeden teklif ederken, Muhacir kardeş ise bu teklifi saygıyla karşılamış fakat kabul etmemiş, ticaret ve iş hayatına atılma konusunda yardım ve rehberlik istemiştir. (Bu konuda bkz. Hüseyin Algül, "Muâhât", DİA, İstanbul, 2005, XXX, 308309) Burada Ensarın cömertliği, yardım etme arzu ve isteğine karşılık, Muhacirlerin tok gözlülüğü ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmak istemelerinin altı çizilmelidir. Bu değerlerin hakim olduğu toplumlarda gerçek anlamda bir sosyal dayanışmanın var olması da kaçınılmazdır.
Hz. Peygamber’in hicretten sonra gerçekleştirdiği ve bir arada yaşama tecrübesinin güzel bir örneğini ortaya koyan Medine Sözleşmesi, o dönemde Medine’de yaşayan Yahudi kabileleri, anayasal bir statü içerisinde İslâm toplumunun bir parçası haline getirmiştir. Bu şekliyle de, Müslü- manlar dışında diğer bir din sahibi olarak yahudiler ile şehrin savunması gibi önemli bir konuda dayanışma içerisine girmiştir. (Mu- hammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, Çev. M. Said Mutlu, 3.bsk., İstanbul, 1972, l, 136-153) Ancak ne var ki hukuki bir sorumluluk, bir başka ifadeyle bir vatandaşlık görevi olan bu konuda Benû Kaynuka, Be- nu’n-Nadîr ve Benû Kureyza kabileleri, üzerine düşenleri yerine getirmedikleri ve böylece suç işledikleri için gerekli cezaya da çarptırılmışlardır. (Bkz. İsmail Hakkı Atçe- ken, Hz.Peygamber’in Yahudilerle Münâsebetleri, Marifet Yay., İstanbul, 1996, s. 116-137) Bir başka ifadeyle, anayasal hak ve sorumluluklara riayet edilmesi toplumlardaki dayanışma ve bütünleşmeyi pekiştirirken, ihlali ise parçalanmayı ortaya çıkaracaktır.
Diğer taraftan Hz. Peygamber’in Medine döneminde insanlara duyurduğu mesaj göz önüne alındığında, bu noktada önemli pek çok hususa dikkat çekildiği görülecektir. Nitekim infak, yetim hakkının korunması, iyiliğin emredilip kötülükten sakındırılması, kimsenin aldatılmaması emredi- lirken; alay, iki yüzlülük, hırsızlık, haset, kibir (Bkz. Bakara, 3, 177, 215; Nisâ, 54; Isrâ, 37) v.b. kötü davranışlardan uzak kalınması istenmiştir.
Bu bağlamda, Medine çarşısında buğday satan bir tacirin çuvalını kontrol eden Hz. Peygamber’in, çuvalın alt kısmının ıslak olduğunu tespit ettiğinde, müminleri aldatanın müminlerden olmayacağı ikazı (Ebû Dâvud, Buyû, 50; Tirmizî, Buyû, 72), bir taraftan ticari hayatı düzenleyen bir kural iken, diğer taraftan insanları aldatmanın ve haksız kazanç sağlamanın toplumdaki birlik ve dayanışmayı zedeleyici unsurlardan birisi olduğunu da ortaya koymaktadır.
Toplum hayatında görülen yanlışlıklara birey olarak ve vatandaşlık bilinci ile hukuk çerçevesinde gerekli tepkiyi koyabilmek, mazlum durumunda olanın hakkını almasına aynı biçimde yardımcı olmak, dayanışmanın temel unsurlarındandır. Nitekim Hz. Peygamber’in, toplumda ortaya çıkan ve dinen münker, hoşa gitmeyen kabul edilen davranışlara karşı en azından kalben buğzetmenin gerekliliğine işaret eden ve diğer taraftan zalim olan mümin kardeşin zulmüne engel olarak ona yardım etmenin zorunluluğuna dikkat çeken hadisleri ile komşusu açken tok yatanın, kendisi için istediğini diğer mümin kardeşi için de istemeyenin yerildiği ve iman açısından kamil düzeyde olmayacağının altının çizildiği hadisler, sosyal dayanışmanın önemli unsurlarını ortaya koymaktadır. Bu ve benzeri hadisler, duyarlılık eğitimi ve dayanışma bilincinin bireylere kazandırılması açısından büyük önem taşımaktadır. Sosyal dayanışmanın gerçekleşebilmesi için de bu değerlerin önemi tartışma götürmeyecek kadar açık ve nettir.
Buna karşılık nemelâzımcılığın, kin ve nefretin, hoşgörüsüzlüğün, kan davasının, güven bunalımı v.b. kötü hasletlerin hakim ve yaygın olduğu toplumlarda sosyal dayanışmadan bahsetmek mümkün olmayacaktır.
Nitekim Hz. Peygamber, daha cahiliye döneminde Muhammedü’l-Emîn sıfatıyla tanınırken, bir defasında Müslümanı tanımlarken, diğerlerinin elinden ve dilinden emin olduğu kimse şeklinde bahsetmiştir. Bu noktada, kendisinden her türlü kötülüğün gelebileceği düşünülen insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda ise, bırakın sosyal dayanışmayı, toplum olma özelliğini korumak bile mümkün olmayacaktır.
Diğer taraftan Hz. Peygamber, bir Evrensel insan Hakları Beyannamesi niteliğini taşıyan Vedâ Hutbesinde cahiliye döneminde var olan kan davalarını kaldırdığını açıkça beyan etmiştir. Ayrıca bütün insanların Hz. Adem’den yaratıldığını ifade ederek, Allah katında geçerli olan üstünlük ölçüsünün sadece takva olduğuna dikkat çekmiştir. (Veda Hutbesi’nin tam metni için bkz. Hamidullah, İslâm Peygamberi, ı, 195-197) Bu noktada özellikle ortaya konulan takva ölçüsü, sosyal dayanışmayı zedeleyen her türlü sosyo-kültürel faktörleri bertaraf eden önemli bir değer yargısıdır.