Makale

Uyarı mı? Hoşgörü mü?

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Uyarı mı?
Hoşgörü mü?

Toplum halinde yaşayan insanlar; mesken, iş, seyahat, alışla ğ veriş, eğitim-öğretim, cami, park, cadde ve sokakların kullanımı gibi pek çok nedenlerle sosyal ilişki halindedir. Fert ve toplumun güven ve huzuru için sosyal ilişkilerin bir düzen ve disiplin içersinde olması, karşılıklı haklara saygı gösterilmesi gerekir. Aksi takdirde hakların ihlali, terör, şiddet, anarşi ve kargaşa; can, mal ve namusun korunmasında zafiyet, huzursuzluk ve güvensizlik olur, neticede fert, aile ve toplum hayatında kaos meydana gelir.
İnsanın iyilik, güzellik ve hayra yeteneği olduğu gibi kötülük, çirkinlik ve şerre de yeteneği vardır. Çünkü genel olarak insan azgın (Alak, 7), hırslı, cimri, sabırsız (Meâric, 19-21), nankör, şımarık (Hac, 66; Hûd, 10), tartışmacı (Kehf, 54) ve zalimdir. (Ahzâb, 72) Zayıf yaratılmıştır, (Nisa, 28) zafiyeti; şehvetine düşkün, öfkesine mahkûm, ibadetlerin meşakkatlerine dayanıksız, sebatsız, nefsinin arzularına ve dünya lezzetlerine karşı koymada âciz oluşudur. Nefsi (Yusuf, 53) ve şeytan düşmanıdır (İsrâ, 53), onu daima kötülüğe teşvik eder ve Allah ile irtibatını kesmeye çalışır. Bu sebeple insan, felâkete sürükleyen şehevî arzularına ve kendisini sıkıntıya sokacak olan tembelliğe meyledebilir, şehvet ve şeytana uyup inkâr, isyan, zulüm, haram ve kötü lüklere dalabilir. Bu itibarla onu şehvet, şeytan, inkâr, isyan, zulüm ve gafletten uzaklaştırıp iman, ibadet, itaat ve takvaya yöneltecek rehbere, uyarıcı ve öğüt vericiye ihtiyacı vardır. Bu nedenle olmalı ki yüce Allah, kullarına marufu emretmek ve münkeri yasaklamak suretiyle bizzat kendisi öğüt verdiği gibi (Nisa, 58) peygamberlerini de öğüt vermeleri için göndermiştir. (Nisa, 63; Nahl, 90) Yüce Allah müminlerin de uyarıcı ve öğüt verici olmasını istemektedir. Bu husus, Kur’an’da pek çok ayette (Nisa, 114; A’râf, 157; Tevbe, 71,112; Lokman, 17; Hac, 41) açıkça ifade edilmektedir. Yazımızda bu ayetlerden birini, Al-i imrân suresinin 104. ayetini yorumlamaya çalışacağız. Ayette şöyle buyurulmaktadır: "Siz, hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri men eden bir toplum olun. İşte kurtuluşa erenler ancak on- lardır." "Vel-tekün minküm" cümlesindeki "min" edatının "beyâniy- ye" olması halinde ayetin anlamı böyle olur. Eğer "min" edatı "ba’zıyye" olursa ayetin anlamı; "içinizden hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri men eden bir grup/cemaat bulunsun, işte kurtuluşa erenler ancak onlardır" şeklinde olur.
Ayette geçen "ümmet" kelimesi, öne düşen, çeşitli grupları bir araya getiren, kendisine uyulan toplum / cemaat; "davet"; çağrı, duyuru ve tebliğ; "hayr", fert ve topluma yararı dokunan her türlü iyilik, güzellik ve nimet, İslâm ve hükümleri; "marûf"; aklın ve dinin iyi ve güzel, hoş ve yararlı gördüğü söz, eylem ve davranışlar; "münker"; Allah ve peygamberin yapılmasını yasakladığı ve aklı selîmin çirkin, kötü ve zararlı gördüğü söz, eylem ve davranışlar anlamına gelir. Ayet; İslâm toplu- munda her türlü iyilik ve güzelliğin, hayır ve nimetin yaygınlaşmasını; kötülük ve çirkinliğin, zulüm ve haramların işlenmesini, şer ve zararlı davranışların önlenmesini ön görmektedir. Bu görevi kim yerine getirecektir? Müslüman toplumun her bir ferdi mi, yoksa tamamı mı? Bu, ayetteki "min" edatına verilecek anlama göre farklı olacaktır. Türkçe Kur’an meallerinde genellikle ikinci anlam tercih edilmiştir.
Eğer ayetin anlamı ikinci şekilde olursa dinî tebliğ etme ve anlatma, haramları ve kötülükleri önleme görevi, Müslüman toplumun tamamına ait değil, bu konuda uzmanlaşmış bir gruba aittir. Bu yoruma göre ümmet kelimesi ayette, "topluma önderlik edecek olan grup" anlamına gelir. (Bakara, 128,213) Yüce Allah Müslümanların içinde onlara önderlik edecek, birlik ve beraberliklerini sağlayacak, onlara marufu emredecek, onları münker- den sakındıracak, insanları İslâm’a çağıracak bir cemaatin/kurumun bulunmasını istemektedir. Bu yoruma Tevbe sûresinin "Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Öyle ise her topluluktan (bir grup savaşa çıkarken) bir grup da din konusunda sağlam bilgi sahibi olmak ve dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde onları (günahlardan) sakınmaları için uyarmalıdır" anlamındaki 122. ayeti delalet eder. Bu anlama göre marufu emretmek ve münkerden men etmek farz-ı kifâye’dir. Toplumdan bir grup/kurum bu görevi yaparsa cenaze namazı gibi diğer Müslümanlar sorumlu olmaz. Bu yorumu savunanlar; herkesin, marufu emir ve münkeri men görevini yerine getiremeyeceğini, bu görevi yapacak kişilerin özel eğitilmesi gerektiğini, bu eğitimi almayanlar iyiliği ve kötülüğü anlatma görevini hakkıyla yerine getiremeyeceğini ileri sürerler.
Eğer ayetin anlamı birinci şekilde olursa dini tebliğ etme ve anlatma, haramları ve kötülükleri önleme görevi, Müslüman toplumun tamamına aittir, bu konuda her fert sorumludur. Kur’an ve sünnetin geneli ayetin bu şekildeki yorumunu teyit etmektedir. Aynı sûrenin 110. ayetinde "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, marufu emreder, münkerden men eder ve Allah’a iman edersiniz..."; Nahl sûresinin 125. ayetinde "Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et..." buyurulmakta ve bu görev, İslâm toplumun tamamına verilmektedir: "(Kurtuluşa eren kimseler) tövbe edenler, ibadet edenler, Allah’a hamd edenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, marufu emredip, münkerden alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır, müminleri müjdele" (Tevbe, 112) anlamındaki ayet, marufu emretmeyi ve münkerden men etmeyi teşvik etmekte ve Tevbe sûresinin 71. ayetinde müminler, kadın erkek ayırımı yapılmadan; "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır; marufu emreder ve münkeri men ederler..." şeklinde tanımlanmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.); ”(Ey müminler!) Sizden kim bir münkeri (İslâm’ın hoş görmediği söz, fiil ve davranışları, bir haramın işlenişini) görürse hemen onu eli ile değiştirsin, (eliyle değiştirmeye) gücü yetmezse dili ile değiştirsin, (dili ile değiştirmeye) gücü yetmezse kalbi ile (kötülüğü tasvip etmesin, onu protesto etsin). Bu son durum imanın (gerektirdiği amellerin) en zayıf olanıdır" (Müslim, İman, 78, I, 69; Tirmizî, Fiten, II, IV, 470; Nesâî, İman, 17, Vlll, 111) "Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, marufu emretme ve münkerden men etme görevini ya tam olarak yerine getirirsiniz, ya da Allah, katından size bir azap gönderir veya başınıza zalim bir yönetici getirir, onunla sizi baş başa bırakır; dua edersiniz, dualarınıza bile cevap verilmez!..." (Müslim, İman, 78, Rüya, 12) sözleriyle bu görevin her bir Müslümana şamil olduğunu beyan etmiştir.
Kur’an’da; öğüt vermek, doğru yolu göstermek,"marûfu emretmek" ve "münkeri men etmek", insanları İslâm’a, iyilik ve güzelliğe, iman, ibadet, ahlâk, itaat ve salih amelleri yapmaya çağırmak; şirk, küfür, isyan, zulüm, günah, haram ve kötülüklerden, kötü söz, eylem ve davranışlardan sakındırmak anlamını ifade eden pek çok ayet vardır. Sekiz ayette "marufu emretme" ifadesi yer alır, bir ayette marufu yasaklamak münafıkların özelliği olarak zikredilir ve bu kimseler kınanır. (Tevbe, 67) Otuz ayette "maruf" kelimesi "iyi, güzel ve örf haline gelmiş tutum ve davranışlar" anlamında kullanılmıştır. "Münker" kelimesi ise on altı ayette geçer, bunların sekizinde mâruf kelimesiyle birlikte "iyiliği emretme, kötülüğe karşı çıkma" anlamını ifade edecek şekilde, diğerlerinde ise genel olarak "kötü, çirkin, kamu vicdanını rahatsız eden, meşruiyet sınırını aşan tutum ve davranışlar" anlamında kullanılmıştır.
Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i de öğüt verici (Ğâşiye, 21) uyarıcı, müjdeleyici ve hak davet- çisi (Ahzâb, 45-46) olarak göndermiştir. Kur’an’ı âlemler için bir öğüt (Sâd, 87), Peygamberimiz (s.a.s.) sağlığında Kur’an’ı insanlara tebliğ etmiş, açıklamış, öğüt vermiş (Ibn Mâce, Fiten, 1, II, 1297) ve iyiliği emredip onları kötülüklerden men etmiştir. Müslümanlar da her devirde bu görevi yerine getirmeye çalışmışlardır. Çünkü "marufu emretme ve münkerden men etme" İslam toplumunun en önemli ilkelerinden biridir. Bu görevin yerine getirilmesinde; her Müslümanın, toplum içindeki konumuna, bilgisi ve becerisine, maddî ve manevî gücüne göre sorumluluğu vardır. Topluma salih kulların hâkim olması (Enbiyâ, 105), güven ve huzurun sağlanması ancak bu şekilde mümkün olur.
Bir toplumda "marufu emretme ve münkerden men etme" görevi yapılmazsa bunun vebali ve cezası umumi olur. Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle demiştir: "Ey insanlar! "Ey Müminler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulduğunuz zaman (haktan) sapan kimseler size zarar veremez" (Mâide, 105) anlamındaki ayeti okuyorsunuz (ve yanlış anlıyorsunuz). Ben Hz. Peygamberden işittim, o şöyle buyuruyordu: "(İnsanlar) zalim kimseyi gördüğü zaman onu zulümden men etmezlerse Allah en yakın zamanda herkesi (zalimi de zulme engel olmayanları da) cezalandırır." (Ebû Dâvûd, Melâhim, 27, IV. 510; Tirmizî, Fiten, 8, IV, 467; Ibn Mâce, Fiten, 20, II, 1327) Şu hadisler de bu gerçeği dile getirmektedir: "Bir toplumda günah fiiller işlenir, bu toplum bunu değiştirmeye gücü yettiği halde değiştirmezlerse Allah en yakın zamanda o toplumu cezalandırır." (Ebû Dâvûd, Melâhim, 1 7, IV, 510; Ibn Mâce, Fiten, 20, II, 1329); "Allah’a yemin ederim ki, ya marufu emreder, kötülüğe engel olursunuz ve zalimin iki elini tutup onu hakka çevirir, doğruluğa zorlarsınız veya (bunu yapamazsanız) Allah, sizin iyilerinizin kalplerini de kötülerinkine benzetir ve daha önce isrâiloğulları’na olduğu gibi size de lânet eder." (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17)
Sonuç Olarak; Yüce Allah Âl-i imrân sûresinin 104. ayetinde müminlerin; insanları hayra çağıran, marufu emreden ve münkerden men eden kimseler olmasını emretmektedir. Bu emre uyarak mümin, kendisi insanları hayra çağırdığı, marufu işlediği, münkerden sakındığı, kimseye zulmetmediği gibi başkalarının da marufu işlemelerini, münkerden sakınmalarını, kimseye zulmedilmemelerini ister, bu konuda elinden geleni yapar, ilgili ve yetkililere yardımcı olur, zulme seyirci kalmaz. İslam’ı öğrenir, öğrendiklerini usulü dairesinde başkalarına en azından aile fertlerine ve yakınlarına anlatır, kendisi İslam’ın emir ve yasaklarına uyar; bu emir ve yasaklara başkalarının da uymasını ister.
İslâmî anlayışta "bana ne", "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" anlayışı yoktur. Müslüman "vurdum duymaz" ilgisiz ve bencil olamaz.
Mümin ,kendisi için sevip arzu ettiğini diğer insanlar için de sevip arzu eder. Toplumda hırsızlık, gasp, fuhuş, kumar, edepsizlik, haksızlık, hile, yalancılık, çevre kirliliği, saygısızlık ve benzeri kötülükler karşısında Müslüman duyarsız kalamaz, yerine ve usulüne göre uyarıcı olur. Toplumu saran ve ahlâkı kemiren kötülüklere "hoş görü" diye kayıtsızlık gösteremez.
Yorumlamaya çalıştığımız ayetin ilk cümlesindeki "minküm" (sizden) ifadesi, hitabın bütün müminlere yönelik olduğunu ifade eder, "ey müminler" anlamına gelir. Dolayısıyla marufu emretme ve münkerden sakındırma görevi, farz-ı kifâyedir, nasılsa bir kısım insanlar bu görevi yapıyor, biz yapmasak da olur denilemez. Herkes böyle düşündüğünde yukarıda peygamberimizin uyardığı durumla karşı karşıya kalınır. Birilerinin deldiği gemi su alırsa, bu deliyi açanlara müdahale etmeyenler de zarar görür. Sokağa çöp atanlara o sokakta ya- şanlar uyarıda bulunmazsa, sokağın pisliğinden onlar da bizar olur. Oturduğu binada kurallara uymayanlara "hoşgörü" diye ses çıkarmayanlar, rahatsızlığı kendileri çekerler. Çağdaş ülkelerde toplumda oto kontrol sistemi gelişmiştir. Toplumda suç işleyenler ve kuralları ihlal ederler, vatandaşlar tarafından yetkili mercilere ihbar edilir. Bu jurnalcilik değildir, münkerden men görevidir. Böyle olmazsa son yıllarda olduğu gibi hırsızlık, yankesicilik ve gaspçılık alıp başını gider. Sokak ve caddelerde güven ve huzur içinde yürünmez olur. Evinizi ve dükkanınızı bırakıp gittiğinizde acaba hırsız mı girecek diye gözünüz arkada kalır. Hoşgörü diye hırsızlara ve arsızlara gereken yasal ceza ve toplumsa tepki verilmezse mal ve can güvenliği kalmaz. Dükkanlar, iş yerleri soyulur, otolar çalınır, üreticiler bozuk ve hileli mal üretip piyasaya sürerler, insanlar aldatılır. Bu itibarla yorumunu yapmaya çalıştığımız ayet, iyilik ve güzelliklerin yaygınlaşması, kötülük, edepsizlik ve ahlâksızlığın önlenmesi, İslam’ın bilinmesi ve yaşanması için her Müslümana görev yüklemektedir. Herkes gücün nispetinde; yazılı veya sözlü, davranış biçimi veya tepki ile bu görevi yapmak, en azından yapanlara destek vermek durumundadır. Toplumda kötülükler ve zulüm hoş görülemez, bunların önlenmesi gerekir, her fert için kötülere ve zalimlere karşı uyarı dinî bir görevdir. İnsanları hayra çağıran, marufu emreden ve münkerden men eden bir toplumun felaha, kurtuluşa, huzura ve güvene ereceği "ülâ-ike hümü’l-müflihûn" cümlesi ile ifade edilmektedir. Cümlenin ortasındaki "hüm" zamiri, ancak sayılan niteliklere sahip olan toplumun, huzur ve güvende olabileceğine vurgu yapmaktadır. Müslüman toplum bu bilinçle hareket etmek durumundadır.