Makale

Gönül İnsanı Olabilmek

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Gönül İnsanı
Olabilmek

İnsan olmak varlıklar arasında en üstün konumu hak etmek için yeterli midir? Diğer bir ifade ile acaba Kur’an’ın insan hak- kındaki "Ahsen-i takvim" (en güzel bir biçim) şeklindeki nitelemesi mutlak bir ifade midir? Bu ifade maddî-fizikî güzellik ve mükemmellik yanında potansiyel haldeki bir davranış ve iç güzelliğini ifade etmektedir. Şu halde insanın kıvam bulması, "en güzel biçim"i alabilmesi için bu potansiyel alanın da "işlenip" devreye sokulması gerekiyor. İşte maddî cihetin ve birçok zaafın ağır bastığı "beşer"in "insan"a dönüşmesi bu noktada gerçekleşir. Buna göre kişi, "insan" olmaya aday bir "beşer" olarak dünyaya gelir. Uygun "ortam"ı bulan "insan’^ dönüşür, bulamayan ise beşer olarak -Hz. Ali’ye atfedilen bir ifade ile "küçük bir maddî yapı" (cirm-i sağîr) - olarak kalır, içinde dürülü bulunan "büyük âlem"in farkında olmaz.
Tefekkür dünyamızın, merkezine kalbi yerleştirdiği bu "büyük âlem" bizi değerli kılan temel mekanizmayı temsil ediyor. Başta iman olmak üzere, sevgi, şefkat, merhamet gibi pozitif; inkâr, kin, kıskançlık, nefret gibi negatif ruhî yönelişlerin iç dünyamızdaki odak noktasına kalp adını vermişiz. Buradaki "kalb"in göğüs boşluğumuzun sol üst kısmında taşıdığımız organ ile bağlantısı biraz da temsili ve semboliktir. Elle tutup gözle göremediğimiz yanımızı, iç dünyamızı bu organın adı ile "maddî"leştir- mişizdir kendimizce. Kalbin Farsça karşılığı olan "dil"in Türkçemizde "sözlerden oluşan konuşup anlaşma ara- cı"nı ifade etmesi de anlamlı bir tesadüftür, içimizde yaşanan apayrı dünyanın dışa vurulduğu, ifade edildiği yer olarak da kalbi kabul ediyoruz çünkü. Yani kalp de "dil" oluyor bizim için.
Kalbin inanç, sevgi, şefkat merhamet, incelik gibi pozitif yönelişler üreterek oluşturduğu alana özel bir adla "gönül" diyoruz. Karşıdan bakışla söyleyecek olursak, kalp/yürek bu artı değerler kast edilerek kullanıldığında "gönül" yerine kullanılmış olur. "Gönül" kavramı olumsuz duygu ve yönelişlere yabancıdır. Buna göre, inkârın, kinin, nefret ve düşmanlığın ortaya çıktığı yer olarak kalbi gönül diye nitelemeyiz.
İnsanın, kendi içindeki "büyük âlem"in farkına varması, gönül dünyasının gelişmesine fırsat vermesi, zemin hazırlaması ile mümkün olur. Bütün ahlâkî değerler bu amacın hizmetkârlarıdır. Bunu başarabilenlere gönül insanı diyoruz.
Tek başına bir kimsenin gönül insanı olması söz konusu değil. Şunu kast ediyorum: Gönül insanı denince, kişinin hemcinsleri ile çevresi ile varlık âlemi ile ilişkileri ön plâna çıkıyor. Çünkü sevgi, şefkat, merhamet, affedicilik gibi gönül dünyası yansımaları bu harici unsurlar üzerine düştüğü zaman bizi varlıklarından haberdar edebiliyorlar. Yani gönül bir cevher, bir ışık kaynağı ise dış çevre onu yansıtan aynadır, ışıldaktır diyebiliriz. Demek ki birey, İnsanî yönünü sergileyebilmek için başkalarına, topluma, toplumsal hayata muhtaçtır. Bu yönü ile gönül dünyasının toplum ile sıkı bir bağlantısı vardır diyebiliriz. Toplumda gönül insanlarının çoğunlukta olması, o toplumu gönül toplumu olarak nitelemek için yeterli olur mu? Eğer söz konusu olanlar gerçek gönül erbabı kimseler ise, evet. Çünkü bu durumda bencillikler örtüler altına çekilmiş, en aza indirilmiş, hatta yok edilmiş olacaktır. Gönül eri çevresi ile ilişkilerini, Yaratıcı ile olan ilişkilerinin süzgecinden geçireceği için, davranışlarına rengini "Allah’ın boyası" (Bakara, 138) verecektir. Gönül toplumu olamayan ortamlarda bencilliklerin, kişisel yararların ve onları besleyen zaaf kökenli yönelişlerin insana ve topluma nelere mal olduğu burada ortaya çıkıyor.
Gönül insanı önce kendisi ile barışık olan insandır. Bunun temel şartı ise, varlığın hikmetini, varlığının amacını kavramak ve gereğine göre bir hayat tarzı sergilemektir. İşte burada kişi ile Yaratan, kişi ile diğer yaratıklar arasındaki ilişkiler devreye girer.
Gönül adamlığı, bilinç-altı- mızda bir yerlerde, çok kere maddî olarak mütevazı şartlar içinde yaşayan insanlara yakıştırılır. Oysa gönül insanı olmak, her konumdan herkesi birleştirmesi beklenen ortak bir zemindir. Gönül insanı olmak, en çok "güçlü" olana yakışır. Nitekim mutlak anlamda gerçek gönül insanları peygamberlerdir. Onların bu nitelikleri, peygamberlik görevini destekleyen, besleyen en önemli kaynaktır. Hasbilik, Allah’ın rızasını gözetmek, onların temel endişeleri idi. Kur’an’da birçok kere tekrarlanan "Buna (peygamberlik görevine) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak, âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir." (Şuarâ, 109) ayeti peygamberlerin görev anlayışlarının temelindeki hasbiliği dile getiren formül niteliğindedir.
Şeyh Edebâlî’nin Osman Gazi’ye nasihatindeki ifadelerin özeti "Gönül adamı ol, Bey olana yakışan budur"dan başka bir şey midir? Diyor ki Edebâlî:
"Ey oğul! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlik, çatışmalar, uyumsuzluk, anlaşmazlıklar bize, katlanmak sana. Kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana..." Anlaşılıyor ki gönül ehli olmak bir hâl eğitiminden geçmeyi gerektiriyor. Büyük mürşidin genç padişaha verdiği de işte böyle bir eğitim. Tasavvuf özde gönül ehli insanlar yetiştiren bir mekteptir. Kültür tarihimiz, dini özümsemiş, tasavvuf gözesinden içmiş nice gönül insanı kutuplarla doludur.
Gönül insanı deyince Mevlânâ’yı hatırlamamak mümkün mü? "Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı binadır. Gönül ise Aziz ve Çelil olan Allah’ın nazargâ- hıdır, baktığı yerdir" diyor o. Bu ifade asla, Kâbe’ye atfettiğimiz önemi örseleyici, göz ardı edici bir ifade değildir. Anlatılmak istenen şudur: Kâbe bütün kutsallığına rağmen nihayet maddî malzemeden yapılmıştır. Söz gelimi yıkılsa, zarar görse, tamiri, eskisinden daha mükemmel şekilde yapılması mümkündür. Ama onun da varlık sebebi olan insanın, Allah’ın nazargâhı ve imanın tecelligâhı olan kalp kırılacak olursa tamiri mümkün olmaz. İnsan gönlünü kırmaya özen göstermiyorsan Kâbe’ye gösterdiğin saygı şeklî olmaktan öteye geçmez.
Yunus Emre’yi de hatırlamadan edemeyiz gönül insanı deyince. O da Mevlâ- nâ’nın söylediklerini kendi üslûbunca dile getiriyor: "Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil." Eğer bir insan kalbi kıracak kadar duyarsızlaşmış isen, aldığın abdestin, kıldığın namazın bilincinde olduğunu söyleyemezsin. Bilinçsiz namaz da namaz değildir.
Sönül insanı önce kendisi ile barışık olan insandır. Bunun temel şartı ise, varlığın hikmetini, varlığının amacın kavramak ve gereğine göre bir hayat tarzı sergilemektir, işte burada kişi ile Yaratan, kişi ile diğer yaratıklar arasındaki ilişkiler devreye girer.
Gönül insanı olmak için sevgi yetmez ama bu yolda büyük bir aşama kaydedilmiş olur. Bu yüzden gönül dünyamızı oluşturan unsurlar arasında sevgi önemli bir yer tutar. Sevdik mi "cân-u gönlüden" severiz; gözden ırak olmak, gönülden de ırak olmak demektir bizim için. Yapmaya niyetlendiğimiz şeyleri gönlümüzden geçiririz. Gönül kırmayı insana vurulmuş en büyük darbe sayarız. Beklemediğimiz davranışları sergileyenlere gönül koyarız.
Allah ile ilişkilerin temelinde yer alan sevgi unsuru, hasbiliği var eden asıl kaynaktır. İşte bu anlayışın insanlarla ve diğer canlılarla olan ilişkilere de yansıtılması kişiyi gönül insanı yapar. Bundan dolayı gönül yerine göre sevgidir, aşktır, merhamettir, tevazudur, inceliktir, özveridir, iyilik ve cömertliktir, ama özellikle bunların toplamı ve sonucudur. Bu ruhî yönelişlerin özünde bir fedakârlık duygusunun, kendini aşma eğiliminin yer aldığını fark etmek zor değildir. Bu sebeple gönül insanı olmak bencilliği aşmak demektir.
Gönül insanı, iyilikler için gönüllü olan kimsedir. Bu gönüllülük gündelik hayatımızdan büyük ideallere, büyük hedeflere ulaşma uğrunda verilen çabalara kadar geniş bir alanda sergilenebilir. İslâm, Mekke vadisi kıskacından "sahabe" unvanlı gönül erlerinin fedakârlık yüklü gayretleri ile çıkıp gelişti, imkânı olanlar neyi varsa ortaya koyuyor, imkânı olmayanlar
"...bu uğurda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözyaşı döke döke..." ağlıyorlardı. (Tevbe, 92)
"Gönül" deyince bir bağlanma eğilimi gelmiyor mu aklımıza? Sevdiğimize gönül veririz, ona bağlanırız. Merhamet, şefkat duyduklarımıza bir tür bağlılık oluşur içimizde bir yerlerde. Ancak, gönül insanının asıl bağlandığı merci Yaratan’dır. Bağlanıp teslim olacak mutlak varlık olarak O’nu görür ve bunun gereğini yapar. Bu sebeple gönül ehli tevekkül ehlidir, gerçek tevekkül ehlidir. Bütün sebeplere sarıldıktan sonra her şeyi O’ndan bilir ve sonuca razı olur. Şeyh Sadi’nin de dediği gibi, "Sen Allah iradesinin nereden geldiğine bak; başka şeylere güvenmek körlüktür. Allah balın içinde şifa yaratmıştır, ama ecelin hakkından gelecek kadar değil. Bu bal, yaşayanların sağlığına yararsa da ölüm derdine ilâç olmaz... Canı ağzına gelmiş olanın ağzında bal neye yarar." (Şeyh Sadi, Gülistan, Çev. Hikmet İlaydın, Milli Eğitim Basımevi, 1st. 1997, 5. Baskı, s. 258)
Gönül insanı olmak, insana gönülde yer verebilmek ve insanların gönlünde yer alabilmekle mümkün olur. Bu da, bütün insanların sığabileceği kadar geniş bir iç âleme ve küçücük kalplere sığacak kadar küçük bir benliğe sahip olmayı gerektirir, "alçak gönüllü" olmayı gerektirir. Yine Şeyh Sadi’nin ifadesi ile "insanlık bu maddî kalıptır sanma; insanlık keremdir, iyiliktir. Önce hüner gerek. Kırmızılı mavili boyalarla, kemerlerle de insan resmi çizebilirsin. Eğer bir erdemi, keremi yoksa ademoğlunun duvar nakışından ne farkı var. Dünyayı ele almak hüner değil, yapabiliyorsan bir gönül elde et." (Şeyh Sadi, Gülistan, s. 229) Bunu başarabilmenin ilk şartı, gönlün şifrelendiği merkez olan kalbin gerekli kıvamı almış olmasıdır. Yumuşak bir kalp ve tatlı bir dil bu vadide alınan yolun en açık göstergesidir. Yumuşak kalpliliğin kâinatın Efendisini (s.a.s.) başarıya taşıyan köşe taşlarından biri olduğu ifade ediyor Kur’an: "Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi." (Âl-i İmran, 159) "Allah’tan en uzak olan insanlar katı kalplilerdir" (Tirmizi, Zühd, 47) buyuruyor Efendimiz.
Bir gönül insanı tipini, "Eskici Baba" kimliği ile şöyle canlandırmıştım zihnimde:
Tırnakla kazanır, şükürle yerdi,
"Sağlığım yerinde, yetmez mi?" derdi,
Kendini de, herkesi de severdi,
Gönül adamıydı eskici baba.
Örsü çekicine gönül koymazdı,
Bir göz yanar diye soğan soymazdı,
Dinleyenler sohbetine doymazdı,
Onun candan dostuydu tüm kasaba.
Bir gün karşılaştık, dedi ki: "Oğul,
Ne et eyle; hayat iksirini bul:
Sevginin sihirli gölünde boğul,
Katıp ölüm-ötesini hesaba..."