Makale

Modern Zamanlarda Eski Ramazanları Hatırlamak

GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

Modern Zamanlarda Eski Ramazanları Hatırlamak

Prof. Dr. Alâattin KARACA
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

NECİP Fazıl “Ramazan” başlıklı şiirinde ramazanı;
“Ramazan mübarek ay, müminlerin balayı;
Hatırla der, suyu bal kaybedilmiş sılayı…”
dizeleriyle anlatır. Ramazan, insanın ‘sıla’yı, geldiği ve gideceği asıl yurdu hatırlamasına da bir vesiledir ona göre. Bütün bir yıl boyunca iş, şehir ve yollarda yorulan ruhumuzu dinlendirmek, kirlenen kalbimizi temizlemek için işte Kur’an’ın indirildiği kutsal ay geldi, Sezai Karakoç’un deyişiyle; “…vakit erişti ve saat, mucize saati çaldı da ufkumuzda, incecik, gümüşten bir yay hâlinde, o ‘eskimez, yıpranmaz, kararmaz hilâli gördük.” Tıpkı Peygamber Efendimizin (s.a.s.) Hıra’ya çekildiği, ashab-ı kehfin mağaraya sığındığı gibi biz de yıpranan ruhumuzu arındırmak, inancımızı tazelemek, unuttuğumuz ‘sıla’yı hatırlamak için oruca sığınıyoruz… Kalbimizi, dilimizi, kulağımızı, gözümüzü, elimizi metafizik pınarlarda yıkayacağız. Artık susmak vakti, oysa ne kadar konuştuk, ne kadar koştuk, ne kadar yorulduk gölgelerin peşinde… Şimdi görkemli binalar, vitrinler, neon lâmbaları ve ekranlar arasında unuttuklarımızı hatırlamak vakti…
Ramazan telaşı…
Mazi daima kendine çeker insanı; çünkü mazi, çocukluk cenneti gibidir, çocukluksa masumiyetin bahçesi… Kim masumiyet bahçesinden çıkmak ister ki!... Hepimizin mazide kalan ramazanları var, bir de sadece kitaplardan okuduğumuz, keşke görseydik dediğimiz ramazanlar… Eski İstanbul’un ramazanları da öyleymiş, hatıralardan okuyoruz. Ramazan gelmeden önce camilerde, sokaklarda, evlerde hummalı bir telaş… Sermet Muhtar Alus’un anlattığına göre; önce camiler temizlenir, ramazana on beş, yirmi gün kala şerefelere kandiller takılır, selatin camilerde minareler arasına mahya ipleri bağlanır, Beyazıt’ta Serasker Kapısından içeri beygirlerle iki mantelli top çekilir, dükkânların raflarına pırıl pırıl reçel kavanozları, renk renk şerbet şişeleri dizilir ve Beyazıt Camisi’nin avlusuna türlü malların satılacağı bir sergi açılırmış… Şair, İstanbul’daki bu manzarayı;
“Donanıp al akideyle şeker tablaları
Etti her kûşe-i İstanbul’u Sûk-i Mercân”
beytiyle tasvir ediyor. Direklerarası da eğlenceye hazırlanıyor tabii. Sokaklarda, kahvelerde, dükkânlarda hummalı bir telaş anlayacağınız… Hatta askerî mekteplerin tatil oluşu ve mekteplilerin cadde ve sokakları doldurması da ramazanın geldiğine işaretmiş… Şaban’ın on beşi oldu mu, tüm askerî öğrenciler evci ve sılacı edilirmiş… Evler!... Evlerde de bir telaş!... Önce kilerlere erzak alınıyor. Yine Alus ve Musahipzade Celal’in anlattığına göre; büyük konaklarda iki türlü kiler varmış: Biri kalın, öteki ince kiler… Kalın kiler selamlıkta vekilharca emanet, ince kilerse haremde kâhya kadına. Kalın kilere yağlar, unlar, pirinçler, soğanlar, patatesler vs. konuyor, ince kilere ise türlü zeytinler, reçeller, turşular, peynirler, pastırmalar sucuklar, güllâçlar…
Hazırlık tamam, artık İstanbul hilalin doğmasını bekliyor!...
Hilalin doğuşu…
Bekleyiş!.. Şaban’ın 29’u… ‘Kutsal gün’ kapıda. Müminler ramazanın arifesinde hilali gözetliyor. A. Ragıp Akyavaş’ın naklettiğine göre, hilali görmede Cerrahpaşa İmamı epeyce ustaymış. İstanbul’da hilalin görüldüğünün Şeyhülislam Kapısı’nda İstanbul kadısının huzurunda ispatı gerek. Hilali görenler, Şeyhülislam Kapısı’na koşuyor, biri alacaklı, diğeri borçlu gibi davranarak durumu kadıya arz ediyorlar, neticede hilalin görüldüğü şahitlerce de teyit edilince, görenlere para veriliyor. Sonra durum bir mazbata ile saraya bildirilip alınan irade gereğince Salıpazarı önünde demirli bulunan Utarit adlı gemiden toplar foga ediliyor, Süleymaniye’de kandille işaret veriliyor ve İcadiye, Selimiye, Beyazıt Meydanı’ndaki toplar ateşe başlıyor. Artık ramazan-ı mah-ı gufran gelmiştir… Hoş gelmiş!... Nedim’in dediği üzere; “Sen kim gelesin meclise yer mi bulunmaz/Baş üzre yerin var.” Bursalı İsmail Hakkı da Ramazaniye’sinde bu kutsal mağfiret ayını sevinçle karşılıyor:
“Sâye saldı ehl-i imân üstüne
Hamdülillah geldi mâh-ı ramazan
Doğdu ol nûr ehl-i irfân üstüne
Hamdülillah geldi mâh-ı ramazan.”
Her yerde bir neşe, kucaklaşmalar, el öpmeler, çocukların sevinç çığlıkları, davullar, sokakları çınlatan tekerlemeler:
- Ramazan geldi hoş geldiii, baklava tepsisi boş geldiiii!..
Şimdi eski mahalle yok, çocuk seslerinin yerini araba kornalarının garip çığlıkları ve motor homurtuları aldı, mahyaları görmek de zor onca beton arasından…
Mahyalar…
Eski İstanbul’da ramazanın bir başka işareti de mahyalar. Ramazandan on, on beş gün önce iki minare arasına halatlar geriliyor, bu halatlara meşakkatli ve ince hesaplarla kandiller dizilerek çeşitli yazı ve resimlerden oluşan mahyalar kuruluyor. Camilerde minareler arasında kurulan mahyalara dış mahya deniyor. Bir de camilerin içinde, kubbeye kurulan iç mahyalar var. İstanbul’un semalarında mahyalar parlıyor: Önce; Merhaba Ya Şehr-i Ramazan, Safa Geldin… On beş gün sonra; Ya Hazret-i Allah, Ya Sübhan, Ya Rahman, Bismillah, İnna Fetahna Leke, Elhamdülillah… On beşinci gece Hırka-i Şerif Alayı münasebetiyle bu kez; araba, vapur, piyade kayığı, gül, lâle, hercai, menekşe resimleri… Kadir Gecesi’nde; Ya Kur’an, Ya Leyletü’l-Kadir… Arife gecesi ise; Elveda ve El-firak mahyaları…
İstanbul nur içinde!...
İftar sofrası…
İftar, sabrın meyvesi. Recaiza-de’nin oğlu Ercümend Ekrem ve Sermet Muhtar Alus yazılarında Müslüman İstanbul’da iftar vaktinin beklenişini tasvir eder. Şöyle; iftar yaklaşınca, tavuklar kümese sokulur, hane halkı sofraya oturur, civardaki caminin kandilini gözetlemek ve top sesine kulak vermek için küçük besleme cihannümaya çıkarılır, sofrada herkesin kulağı kirişte…
- Atıldı galiba?... Bir ses işittim…
- Ne münasebet! Rüzgâr kapıyı çarptı, top değil...
Dakikalar geçmek bilmez, dudaklarda; “Allahümme ya vasie’l- mağfire iğfirli..” duası... Derken besleme rasathanesinden inip müjdeyi verir. Bir yudum su, bir zeytin tanesi, reçele banılmış bir lokma pideyle açılır oruç… Sofrada neler yok ki!... Dilim dilim pide, simit, en az iki türlü reçel, zeytin, peynir, pastırma, sucuk, frenk üzümü, mandalina, bergamot, ağaç kavunu, zencefil, incir, salep kökü… Makamat-ı Mübareke ile münasebeti olanlar, sofraya ayrıca zemzem suyu ilave eder, oruçlarını zemzemle açarlarmış. İftar geleneğine göre önce çorba gelir, sonra mutlaka yumurta, ardından et yemeği, börek, bir sebze yemeği, pilav ve sıra tatlılarda. Bu arada eskiler, çorbadan sonra akşam namazını kılar ardından yemeğe devam ederlermiş. İftardan sonra ise gelsin kahve…
Musahipzade Celal, eski İstan-bul’un zengin konak veya köşklerinde kapılar herkese açılır, iftar davetleri verilir, bu evlerde kırk elli, hatta yüze yakın sofra kurulurdu, diyor. Ahbap ve akraba arasında, davetsiz ve ilk hafta içinde iftara gitmek, bir nezaket ve hürmet sayılırmış. Sonra iftarda misafirlere ‘diş kirası’ adıyla hediyeler vermek âdettenmiş, bilhassa fukaraya bir miktar para ‘diş kirası’ olarak verilirmiş.
Bunun dışında sarayda da ilk gün vükelaya, dokuzuncu güne kadar ise devletin ileri kademesinde bulunan zevata iftar yemeği verilirmiş.
Teravih namazı ve sonrası…
Eski İstanbul’da iftardan sonra halk, ellerine fener ve mumlu fanuslar alarak sokağa koşar, yaz ise, Fatih, Şehzadebaşı, Lâleli, Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya, Mahmutpaşa, Eyüp, Yeni Cami, Sultan Selim Cami meydanları hıncahınç dolar, teravihe kadar çubuklar, nargileler tüttürülür, deve tüyü fincanlarda köpüklü kahveler içilirmiş. Teravih vakti erişince de camilerde namazlar eda edilirmiş. Eskiden hâl ü vakti yerinde olanlar, ramazanda imam ve güzel sesli hafızlar tutar, teravih namazlarını konaklarında kılarlarmış. Ama asl olan camilere gitmek… Vakit erişti mi, selatin camileri dolarmış. Teravihi, şimdiki gibi hızlı kıldıran da var, uzatan da… Hatta A. Ragıp Akyavaş, Fatih’te Sofiye tarikatı mensuplarının teravihte Kur’an’ı baştan sona okuduklarını ve teravihi sabah namazına bağladıklarını söyler. Tersine hızlı kıldıranlar da var. Örneğin Kadıköy Osmanağa Cami imamı rahmetli Said Efendi ile Kuyubaşı Cami imamı İsmail Efendi hızlı imamlardanmış. Teravihi hızlı kıldıranlara halk, hızından kinaye ‘torpido imam’ dermiş.
Ve teravihten sonra… Faytonlar, kupalar, konak ve köşklerden çıkan türlü arabalar, katarlar hâlinde Direklarası’na akıyorlar… Camilerden dağılan halkın bir kısmı Yeşiltulumba, Çemberlitaş, Tavukpazarı semai kahvelerine dağılıyor, bir kısmı Kambur Sarı Efendi, Mevlanakapılı Ahmet Efendi, Hayali Kâtip Salih ve Şeyh Fehmi efendilerin Karagöz oyunlarını, bir kısmı da Saraçhanebaşı’nda Meddah Sururi veya Çarşıkapısı’nda Meddah Aşki Efendi’yi seyretmeye gidiyor…
Haydin sahura…
Sahur vakti erişti… İstanbul halkı evlerine çekildi, kimi uykuda, kimi sahuru beklemede. Sokakta davulcular… Ramazan davulcuları bunlar. Gecenin bir yarısı davul sesinden camlar zıngırdamakta… Davulcunun dilinde türlü maniler, İstanbullular sahura kalkıyor:
“Enginarı taşladılar
Teravihe başladılar
Mahallenin çocukları
Fenerimi taşladılar”
Malik Aksel, İstanbul’un Orta-sı’nda, eski davulculardan Bekçi Ömer Ağa’yı “…Ömer Ağa, ramazan davulunu çalarken âdeta kendinden geçer, bazen poturlu dizi ile davulu havaya fırlatır…” sözleriyle uzun uzun anlatır.
Sahurda çocuklar unutulmamalı! Sahura kalkmak için büyüklere ne kadar yalvarırlar bilirsiniz! Ne masum hevestir o! Ninem, beni sahura kaldıracaksın tamam mı? Tamam kuzum. Sevinçle, heyecanla kalkarlar yataklarından gecenin bir yarısı!... Enderunlu Vasıf, bu masum hevesi bir beytinde dile getirmiş. Bu çocuk nasıl kırılır! Anası onu sahura nasıl kaldırmaz!
“Sıbyân heves-i ni’met-i savm ile demekde
Bu şeb beni cânım nine sâhûra uyandır”
Kalk bakalım yumurcak! Ohoo kalkmış zaten!..
Bayram: Elveda ya şehr-i ramazan…
Hilal, iftar, teravih, camiler, sahur, mahyalar, meddah, karagöz, orta oyunu, Hırka-i Saadet ziyareti, Kadir Gecesi Ramazan ayının sonuna geldik. Kadir Gecesi, tüm eğlence yerleri kapatılmış, minareler kandillerle donatılmış, İstanbullu müminler camilerde, ramazana veda ediyorlar artık! Bayrama eriştik…
Bayram da hilalle ispat edilirdi eskiden, davullar, toplarla ilan edilirdi. Bayram öncesi evlerde yine bir telaş… Bayramlıklar alınıyor, temizlik vs. Refik Halit anılarında annelerin çarşıdan düzinelerce ‘bayram mendili’ aldığını, bayramda gelen çocuklara, içine ak ve sarı akçelerin konulduğu bu mendillerden verildiğini söyler. Bu âdet sonra unutulmuş. Bayram sabahı, minarelerde ilahî nağmelerle temcit veriliyor, müminler camilere koşuyor akın akın… Namaz, tekbirler ve dua sesleri yayılıyor semaya… Namazdan sonra herkes, camide el sıkışıp, kucaklaşıp, küçükler büyüklerin ellerini öpüp, bayramlaşıyor… Yüzlerde nur, gözlerde sevinç! Evlerde bayramlaşma, ortaya renk renk şekerler, şekerlemeler konuyor, konu komşu ziyaretleri başlıyor. Saraylarda, konaklarda misafirlere şeker yerine lokum ikram ediliyor… İşte ramazan davulcuları da geldi. Bu da ayrı bir merasim. Davul kapı önünde zıngır zıngır, dilde yine maniler. Bahşişlerini isterler. Bu işin de bir usulü var:
“Davulumun ipi ilmek
Sırtımda kalmadı gömlek
Bahşişimi çokça verin
Hak müyesser etsin gülmek”…
Bu duaya bahşiş verilmez mi? Refik Halit, bu davulcuları anılarında şöyle tasvir eder:
“Ramazan Bayramı sabahı, davulu ile mahalleyi dolaşan bekçi babanın arkasında bir yardımcı da yürürdü; elinde bir sırık tutardı, bu sırık evlerden verilen irili ufaklı mendillerle donatılmıştı. (…) Mendil hevengi, donanmış bir gemi direği gibi bayram gününü şenlendirirdi!”
Ve çocuklar, büyüklerin verdiği akçeleri kaptıkları gibi bayram yerlerine koşuyorlar; eski İstanbul’un meşhur bayram yerlerine; Fatih, Vefa, Cinci Meydanı, Kadırga, Üsküdar’da Doğancılar, Haydarpaşa, Beşiktaş’ta Ihlamur Köşkü civarı, Beyoğlu’nda Firuzağa, Karabaş, Kasımpaşa’da Tabakhane Meydanlarına… Bu meydanlarda çadırlar kurulmuş, büyükçe bir çadırda hokkabazlar, cambazlar, denizkızları… Diğer yanda salıncaklar, atlıkarıncalar, çek-çek arabaları, seyyar satıcılar, oyuncakçılar, kuşlokumcular, gevrekçiler, börekçiler, simitçiler, şerbetçiler… Bir curcuna, bir neşe... Mehmet Âkif, “Bayram” adlı şiirinde anlatır bu neşeyi:
“Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır”
İşte bizim ramazanımız bu! Tanpınar’ın Mahur Beste’de söylediği gibi “Ramazan’ın ta kendisi…”