Makale

Ebedî olmak arzusu

Ebedî olmak arzusu


Fatma Kotan

Ne gariptir şu insanoğlu. Dünyaya dair o kadar çok istekleri vardır ki bitmek tükenmek bilmez. Bugün büyük önem arz eden bir şey, yarın yerini daha önemli olana bırakabilir. Para, mal, mülk, makam, mevki, şöhret, itibar… ve hepsinin dahası.
Nedir önemli olan bizim için?
Hepsine birden sahip olmak mı?
Sahip olduğumuz zaman yaşadığımız duygu, mutluluk mudur?

İstediği her şeye sahip olanlar gerçekten mutlu mudur? Yoksa nefis sadece mutmain mi olur? Genellikle mutlu olmak ile tatmin olmayı birbirine karıştırabiliyoruz. Sahip olduğumuz şeylerle kendimizi tatmin etmeye çalışıyor, “Ben hayattan ne alabilirim” anlayışını yaşamımızın merkezine koyuyoruz. Kalplerin ancak Allah’ı andığı ve zikrettiği zaman mutmain olacağını unutuyoruz.

Mutluluk; her şeyi kendi gerçekliği içerisinde, “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” anlayışıyla, olduğu gibi kabul etmektir. Bunu yapabilmek için “olmak” gerekir. Olmak ilkesine sahip olan insan, “Hayat benden ne alabilir” sorusunu sorar ve kendisi de aldığı kadarına razı olur. Varlığa da şükreder, yokluğa da! Çünkü her ikisinin de ona göre kendi içerisinde anlamı vardır. Onun amacı, mutluluğun inşasına bir tuğla koyabilmektir.

Cenab-ı Hak, dünyaya/dünyevi menfaatlere aşırı meyil ve sahip olma arzusunu, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Dünya hayatına razı oldular ve onunla mutmain oldular...” ayeti ile (Yûnus, 7-8.) şöyle ifade eder; dünya hayatına razı olmak ve onunla yetinmek, ahiret hayatının delaletlerini görebilmekten uzaklaştırır. Oysa Yüce Allah gerçekte dünya hayatını nakıs ve insanı tatmin etmeyecek bir şekilde yaratmıştır. Neden? İnsanoğlu bu hayata bakarak, bu dünyanın gerçek hayat olmadığını, başka ve daimi bir hayatın olabilirliğini, ahiretin gerekliliğini, düşünüp anlasın diye. Ebediyet isteği insanda biriktirme, sahip olma davranışı olarak tezahür eder. Bilmelidir ki ruhundaki ebedî olma arzusunu tatmin edebileceği başka bir âlem vardır. Yatırımını biraz da ahiret için yapmalı ve ahiretten korkmamalıdır. Çünkü sadece dünya için yapılan yatırımlar, dünyada kalır. İnsanın doymayan nefsini ise bir avuç toprak doyurur.

“Minarede, ölü var diye bir acı salâ” bizim için hiç okunmayacak zannederiz. Bütün enerjimizi sahip olmaya harcamış, yatırımlarımızı yalnızca dünyaya yapmışsak ölümü unutmuşuzdur zaten.

Acaba nefesimizin ne zaman tükeneceği bildirilseydi bize. Ne yapardık? Nasıl bir hâletiruhiye içerisinde olurduk? Sayılı soluklarımızı hesapsızca kullanabilir miydik yine? Tüketebilir miydik dakikalarımızı, “Bugün Allah için ne yaptın” denileceğini bile bile?
Elbette ki hayır!
Bilseydik eğer dünya hayatının geçiciliğini;

Yüzümüzde buruk bir tebessüm olurdu belki ama kolay kolay çatılmazdı artık kaşlarımız, hemen sinirlenmezdik, inciten, acıtan kelimeleri, çoktan çıkarmış olurduk lügatimizden. Rabbimizle baş başa kalabilecek ortamlar oluşturmaya çalışırdık. Belki de halk içinde Hak ile olmak, yaşam biçimimiz olurdu. Mevlana’nın;
“Eğer herkesleysen ve bensizsen hiç kimseyle değilsin”
“Eğer benimleysen ve hiç kimseyle değilsen herkeslesin”
dediği gibi yaşamayı isterdik.
Bilseydik eğer dünya hayatının geçiciliğini;
Kâinatı hece hece okumaya başlardık. Karanlıktan korkmaz, aydınlıktan rahatsız olmazdık.
Bilseydik eğer;
Başımızda gölge eden kara bulutları bir hamlede dağıtmaz, sabırla yağmurun yağmasını bekler, huzurun nirengisini yaşardık.
Bilseydik eğer;
İbadetlerimizde devamlı olurduk. Geciktirmemize neden olan zaruretler önceliklerini yitiriverirlerdi bir anda.
Bilseydik eğer dünya hayatının geçiciliğini;
Vird olurdu dilimize rengine boyandığımız, aşkına uyandığımız güzel Rabbimizin isimleri.
Bilseydik eğer;
Günahlarımıza yüreğimizle ağlardık. Ebediyete ulaştığımızda huzurunda utanmamak için amellerimizi artırmaya çalışırdık.
Bilseydik eğer;
“Yarabbi, bana ilk olarak namazı soracağın için emir olunduğum üzere onu dosdoğru kılmaya çalıştım.”
“Yarabbi, bana dünyalık olarak verdiğin emanetleri fazlınla emrettiğin yerlere ulaştırdım.”
“Yarabbi, kullarının bana olan sevgisini ve muhabbetini beni değerlendirmende bir ölçü olacak biliyorum. Çünkü sen “Kullarımın sevdiğini ben de severim” diye buyuruyorsun. Ben de bunun için kul hakkına girmemeye ve Kâbe’yi yapar gibi gönüller yapmaya çalıştım. Sonsuz bir sevgiyle yalnızca senin için sevdim” derdik ve Allah için severdik.

Hem bu kâinatta var olan her şeyde senden bir parça varken incitilmiş olsak bile, haddimize midir bizim senin yarattığını beğenmemek ve sevmemek.

Sevginin dokunduğu her şey uhrevileşir, melekleşir, taş gönüllerde güller bitirir. Ne kadar güzel bir hissediştir gül alıp gül satmak. İnsanın ruhuna dinginlik ve safalık verir sevgi.

Sevgi; insanın yaratılış hamurunda, bir yetimin başını okşayan peygamberimin dokunuşunda, ensarın özverisinde, Hz. Ebubekir’in dost yüreğinde, Bilal-i Habeşî’nin siyah tenine düşen inci tanesi göz yaşlarında;

Sevgi; Veysel Karanî’nin adım adım Rasul’e yürüyüşünde, Hz. Ayşe’nin “anam babam sana feda olsun” deyişinde, senin kelam-ı kadiminin her harfinde, “ben” değil “biz” bilincine sahip olmaktadır.

Bilseydik eğer dünya hayatının geçiciliğini;
Sevgi ve muhabbetin tadını, sevgisizliklerimizi pişmanlık göz yaşlarıyla yıkardık.
Bilseydik eğer;
Geçmiş ve gelecek günahları affedilmiş olan rehberimiz peygamberimizin istiğfarını örnek alarak her gün yapabildiğimiz kadar istiğfar ve tövbe-i nasuh yapardık.

Bilseydik eğer dünya hayatının geçiciliğini; unutur muyduk?
Bize hayatın ve ölümün hakikatlerini unutturan ihtiraslara, tamahlara binlerce kere ah! Ve bu unutkanlığın masiyetlerine binlerce kere af...

Bize bizi,
Bize seni,
Bize hayatın hakikatlerini,
Bize ahireti unutturma Yarabbi.
Dünya hayatında telafi edilmesi mümkün olan küçük unutkanlıklarla kıyas edilebilir mi “ahiret unutkanlığı?”

Tedavisi ancak dua ve ibadetle Rabb’e uyanmakla mümkündür.
Öyle insanlar vardır ki yalnızca Rablerinden dünyayı ve ona dair şeyleri isterler. Onların ahiretten bir nasibi yoktur.
“Rabbimiz sen bize dünyada da ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru.”