Makale

Arınma ve korunma ayı: Ramazan

Arınma ve korunma ayı: Ramazan


Prof. Dr. Ali Erbaş

İnsanlık tarihine baktığımız zaman dinin de kendisi kadar eski olduğunu görürüz. İlk insan Hz. Âdem aynı zamanda peygamber olarak görevlendirilmiştir. Yani aklıyla baş başa bırakılmamıştır. Bu sebeple İslam âlimleri din terimini “akıl sahiplerini peygamberin getirdiklerini kabul etmeye davet eden ilahî bir kanundur.” diye tanımlamışlardır. Yani insana verilen akıl, peygamber ve vahiy ile desteklenmektedir. Dolayısıyla İslam’a göre dinin kaynağı vahiydir. Bunun için yeryüzünde hiçbir zaman inançsız bir toplum olmamıştır. Zira Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle her topluma muhakkak bir peygamber gönderilmiştir.

Peygamberler gönderildikleri topluma Allah Teala’dan aldıkları mesajları bazen yazılı ve bazen de sözlü olarak ulaştırmışlardır. Yazılı olarak ulaştıranlardan kimine Kitap, kimine ise suhuf verilmiştir. Gerek yazılı ve gerekse sözlü mesajlarla peygamberler insanları Yaratıcı’nın yoluna davet etmişlerdir. Bu yola Kur’an-ı Kerim sırat-ı müstekim demektedir. Yani dosdoğru yol, Allah’ın ni’met verdiği kimselerin yolu. Bunlar da peygamberler ve peygamberlerin varisleri âlimler, Allah dostları olarak anlaşılmaktadır. Gazaba uğramışların ve azıp sapmışların yollarından uzak olmaları emredilmiş, ancak toplumlar zaman zaman Yaratıcı’nın yolundan saparak yanlış yollara da gitmişlerdir. Azıp sapanları yeniden sırat-ı müstakim çizgisine çekmek için yeni peygamberler gönderilmiş, bu süreç içerisinde Hz. Muhammed (s.a.s)’e kadar binlerce peygamber bu zincirin halkaları içerisinde yer almıştır. Sonuçta Hz. Muhammed (s.a.s.) hatemü’l-enbiya sıfatıyla peygamberlerin mührü ya da peygamberlik kapısının kapayıcısı olmuştur. Artık kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar onun getirdiği Kur’an’ın nuru ile aydınlanacaklardır.

Bütün peygamberler getirmiş oldukları mesajlarda toplumlarının manevi dünyalarını diri tutmak, onları kötülüklerden uzaklaştırmak, yaratılışlarındaki güzelliği muhafaza etmek, imtihan dünyasında olduklarını hatırlatmak ve benzeri amaçlarla gece gündüz çalışmışlardır. İnsanların bu ve benzeri noktalara ulaşabilmeleri için bazı vesilelere yani kendisini ayakta tutacak payandalara, destek kuvvetlere ihtiyacı bulunmaktadır. Vesiletü’n-necat gerekmektedir. Yani kurtuluş vesilelerine sarılmak insanoğlunu ayakta tutacak, sırat-ı müstakim çizgisinde sabit kadem kılacaktır.

İşte İslami literatürde bu kurtuluş vesilelerinin genel adına “ibadet” denmektedir. Bunlar bütün inançlarda şu veya bu şekilde vardır. Toplumların kutsal zaman ve kutsal mekan anlayışları bu bağlamda değerlendirilmektedir. Yüce İslam Dini’nde de kutsal zaman ve mekân anlayışı son derece önemlidir ve ramazan ayı da kutsal zaman deyince ilk akla gelenlerden birisidir. Bu ayın tamamının oruç tutularak geçirilmesi ve bunun insanın ömründe bir kere değil, yaşadığı müddetçe her ramazan ayında tekrarlanması, yukarıda bahsetmiş olduğumuz periyodik ruhi yenilenmeyi, her türlü kötülükten uzak kalabilmek için nefsi arzulara ket vurup ahsen-i takvim mertebesinde insanı muhafaza etmenin en güzel yollarından birisi olduğunu vurgulamamız gerekir.

Müslümanların hayatında ramazan ayının oldukça önemli bir yeri vardır. Yeryüzünün her yıl ilkbaharıyla, yazıyla, sonbaharıyla, kışıyla periyodik bir yenilenmeye tabi tutulması gibi Müslümanlar da kutsal gün ve gecelerle ve özellikle de yılda bir kere gelen oruç ayı ramazanla ruhen yenilenmekte, tazelenmektedir. Kur’an-ı Kerim onu şöyle tanıtmaktadır:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” (Bakara, 185.)

Görüldüğü gibi ramazan ayının ayırıcı özelliği, içinde Kur’an’ın indirilmiş olması ve oruç gibi muhteşem bir ibadetin bulunmasıdır. Üstelik Kadir Gecesi gibi bin aydan hayırlı bir gecenin de bu ay içerisinde bulunmasıdır. Yaşayan hiçbir inançta ramazan ayı gibi diğer aylardan bu derece ayrı ve üstün özellikleri olan bir ay anlayışı bulunmamaktadır. Teravih namazlarıyla, Kur’an tilavetine verilen önemle, camilerde bülbüller gibi şakıyan hafızların mukabeleleriyle onbir ayın sultanı ismini hak eden ramazan ayı İslam’ın ve Müslümanların aynı zamanda en önemli alamet-i farikalarındandır. Müminler, ilahî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirirler. Rablerine olan kulluk derecelerini gösterir, O’na muhatap olabilme gayreti içine girerek, tam bir ihlas ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Allah Rasulü efendimiz bu ay ile ilgili şunları söylemiştir:
“Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” (Buhari, Savm 5.)

Hz. Enes anlatıyor: “Rasulüllah (s.a.s.)’a “Ramazanın dışında hangi oruç efdaldir?’’ diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Ramazanı tazim için Şaban ayı”. Tekrar soruldu: “Hangi sadaka efdaldir?’’ “Ramazanda verilen.’’ cevabını verdi.’’ (Tirmizi, Zekat 28.)

Ramazan ayının dinî olduğu kadar toplumsal bir yönü de vardır ki, bu da din sosyolojisi açısından incelenmeye değer bir husustur. Modernleşme sürecinde sürekli bireysel hayatın öne çıktığı, insanların yalnızlığa itildiği, özellikle Batı toplumlarında gün geçtikçe yalnız yaşayan ve evlerinde yalnız olarak ölüp günlerce sonra dışarıya sızan koku vasıtasıyla öldüğü fark edilen bir dünyada ramazan ayı Müslüman toplumlar için bir ilaç, bir sosyolojik kurtuluş aracı vazifesi de görmektedir. Zekâtın bu ayda verilmesinin teamül haline getirilmesi, fitre uygulaması, iftar sofralarında bereketin, kardeşliğin, sıcaklığın, dostluğun, kaynaşmanın kendisini göstermesi ve her ramazanda çiçek açar gibi yeniden açması muhteşem bir zenginliktir. Minareler arasında parlayan mahyalar işte bütün bunlardan dolayı “Onbir ayın sultanı ya şehr-i ramazan” diye haykırmaktadır.

Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed (s.a.s.) ashabını çeşitli vesilelerle aydınlatıyor, Cahiliyye döneminin karanlıklarını birer birer silmeye çalışıyor ve bunun için her türlü vesile ve imkânlardan istifade ediyordu. Çok önemli bulduğu hususları zaman zaman hutbeden dile geiriyordu. Bir defasında yine çok önemli konulardan birisi olan ramazan ile ilgili bilgilendirici konuşma yapmak istemiş ve bunu hutbeden dile getirmişti. Selman-ı Farisi konuyu şöyle rivayet etmektedir:

Allah’ın Rasulü Şaban’ın son gününde bize bir hutbe irad ederek dedi ki: “Ey insanlar! Ramazan ayı büyük ve bereketli bir aydır. Sizin kapınıza dayanmaktadır. Öyle bir aydır ki, onda bir gece vardır, bin aydan daha üstündür. Allah bu ayın orucunu farz, gece ibadetini nafile kılmıştır. Kim ki hayırdan bir hasletle bu ayda Allah’a yaklaşırsa, tıpkı başka aylarda farz vazifesini yerine getiren bir kimse gibi olur. Kim ki bu ramazan ayında bir farzı yerine getirirse başka aylarda yetmiş farzı yerine getiren bir kimse gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay yardımlaşmanın, hal hatır sormanın ayıdır. Bu öyle bir aydır ki, müminin rızkı bu ayda artar. Kim ki bu ayda oruçlu bir kimseye iftar yemeği verirse, onun günahlarına mağfiret olur. Onun boynunun ateşten azat edilmesine vesile olur ve onun ecri gibi iftara gelene de ecir verilir, onun ecrinden de hiçbir şey eksilmez.”

Sahabeden bazıları, “Ey Allah’ın Rasulü! Herbirimizin yanında birisine iftar yemeği yedirecek güç yoktur.” dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah bu sevabı bir hurma ile iftar ettirene, bir bardak su içirene, bir yudum süt içirene de verir. Ramazan ayının başlangıcı rahmet, ortası mağfiret, sonu da ateşten azat edilmektir. Bu ayda kölelerin vazifesini hafifleten bir kimseyi Allah affeder, ateşten azat eder. O halde bu ayda dört hasleti çok yapınız; bunlardan ikisiyle Allah’ı razı edersiniz. Diğer ikisine de muhtaçsınız. Allah’ı razı edecek iki şey Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmeniz ve Allah’tan af talebinde bulunmanızdır. Son ikisi ise, Allah’tan cenneti ve cehennem azabından korunmayı istemenizdir. Kim ki oruçlu bir kimseye su içirirse, Allah benim havuzumdan ona öyle bir su içirir ki, artık o cennete girinceye kadar susamaz.” buyurdu. (Terğib 218.)

Oruç insana tahammülü öğretir. Ağustos sıcağında sırf Rabbimiz’in rızası için 16 saat onun yasaklarına uyarak oruç tutmak, en ileri tahammül eğitimlerinden birisidir. En küçük bir tartışmada dahi birbirine tahammül edemeyip kaba kuvvete başvuran insanların mevcut olduğu bir toplumda yaşamaktayız. Böyle bir ortamın oluşmasına âdeta seddü’z-zerâî (kötülüğe sebep olacak yolları tutmak) kabîlinden engel olan oldukça mühim bir ibadettir.

İnsanlık tarihinde her zaman sevgiye, barışa, hoşgörüye ve tahammüle ihtiyaç duyulmuştur. Bunun için İslam’ın ibadetleri evrenseldir. Nitekim oruçla ilgili ayette de bu husus dile getirilmektedir: “Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Umulur ki, korunursunuz.” (Bakara 183.)

Dikkat ederseniz sonu “korunursunuz” kelimesiyle bitti. O zaman barış, huzur, kardeşlik, tahammül, özetle adam gibi adam olabilmek için “innî sâim” (ben oruçluyum) diyelim ve ramazanda kazandığımız bu terbiyeyi diğer on bir ay boyunca sürdürelim.