Makale

Prof. Dr. Orhan Okay ile Ramazan ve komşuluk üzerine

SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Orhan Okay ile Ramazan ve komşuluk üzerine söyleşi
Söyleşi: Kâmil Büyüker

Hocam eski ramazanları gören/yaşayan birisi olarak, eski ramazanlar ile yeni ramazanları birbirinden ayıran en önemli hususiyetler sizce nelerdir?

Mekân büyüdükçe ve değiştikçe hayat da ona bağlı olarak değişiyor. Tabii ramazanlar da farklılaşıyor. İstanbul her zaman kalabalık bir şehirdi. Osmanlı’nın en parlak yüzyıllarından başlayarak bundan 50-60 yıl öncesine kadar hemen hep yarım milyonun üzerinde bir nüfusu vardı. Benim çocukluğumda 800.000 civarındaydı. Bugünlerle kıyas edersek o yılların büyük şehirlerini küçük bir kasaba saymak lazım. Eski ramazanlar da, okuduklarımıza göre, buna göre düzenlenmiş bir hayatın içindeydi. Mütevazı çarşılar, pazarlar, ev alışverişleri, cami avlularında açılan baharatçı, yemenici, takkeci, tespihçi, İmparatorluğun uzak coğrafyalarından kumaş, baharat, kahve, çay satmak üzere gelmiş Araplar, Arnavutlar, Türkistanlılar, Maltalılar… Gündüzleri namaz aralarında camileri dolduran ve mukabele, aşır, vaaz dinleyen kadın, erkek, çocuklar… Sarayda, yatılı okullarda, kışlalarda daha özel programlar tertip ediliyor. Sabahtan öğleye kadar hemen bütün şehirde bir sessizlik. Çünkü halk ve esnaf gibi devlet daireleri de ancak öğleden iftara yakın saatlere kadar çalışmakta. Buna mukabil teravihten sahura kadar esnaf, kahvehaneler; yalılarda, konaklarda musiki ve şiir meclisleri canlılığını sürdürüyor. Bu anlattıklarım okuduklarıma göre tabi ki. Çünkü ben bunlara yetişemedim. Çocukluk yıllarımda bu hayatın çoğu gücünü kaybetmişti. Konak ve yalıların eski sahipleri çoktan göçmüşlerdi. Devlet büyüklerinin, radyo ve basının ramazanla ilgileri yoktu. Bu yüzden ramazan toplum hayatı olmaktan çıkmış, ferdî bir ibadet ayı olarak kalmıştı. Bugün ise ramazanın daha zengin olarak yaşandığını görüyorum. Vakıflar, dernekler, belediyeler halka iftar veriyor, sohbetler, açık oturumlar tertip ediliyor. Ama Osmanlı ramazanı ile bugünkünü kıyaslamak, yarım milyonluk bir şehir ile atlı araba yerine milyonlarca motorlu aracın, ev yerine apartmanların ve kulelerin, küçük esnaf yerine marketlerin, televizyonun, bilgisayarların doldurduğu on beş milyonluk bir şehri kıyaslamak demektir.

Ramazan deyince evvela yakın komşuların birbiriyle olan samimi diyalogları ve yardımlaşmaları hatıra geliyor. Sizin eski ramazanlara dair komşuluk ilişkilerinde gözlemlediğiniz güzellikler nelerdir?

Bu da, önceki sorunun muhtevası içinde. Zaten fakir bir mahalledeydik. Çoğu küçük esnaf ve küçük memurdu. Buna ilaveten bir de çocukluğum, fiilen girmediğimiz İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçti. Ekmeğin, şekerin, gazın, kömürün bile kıtlaştığı yıllardı. Ama halleri vakitleri daha iyice olanların da evlerinde iftar verdiklerini hatırlamıyorum. Yalnız zaman zaman iftarlarda çok yakın akrabalarımızla bir araya geldiğimiz oluyordu. Diyeceğim ramazana özel ev hazırlıkları ve faaliyetleri vardı. Genel olarak komşuluk ilişkilerimiz de iyiydi. Fakat ramazanın komşuluk ilişkilerine getirdiği bir değişiklik yoktu.

Her şeyin fiziki değişiklikle (apartman-site hayatı vs.) yok olduğunu düşünmek ve faturayı sadece bu sebeplere kesmek ne kadar doğru sizce? Komşularla aramızdaki bu kopuşun sebebi nedir?

Başka sebepler varsa da bence ilk ve önemli sebep budur. Ben bunu biraz da sokak kavramına bağlamak istiyorum. Şimdi adı sokak da olsa, daracık da olsa, sokak dediğimiz şey kalmadı. Altı-yedi katlı apartmanların bulunduğu ve içinden her gün yüzlerce arabanın geçtiği yer sokak mıdır? Yapısı, adına lâyık olmasa da caddedir. Komşuluk bir veya iki katlı ahşap yahut kâgir evlerin, bir küçük mahalle mescidinin, aralarında belki bir de bakkalın bulunduğu sokaktaydı. Pencerede oturan ihtiyarlar geçenleri görür, bazan çevirir ve çeneye dalarlardı. O zaman mahallede kimin hasta, kimin oğlu askere gidecek, kimin kızı gelin olacak haberleri olur, bazan dedikodu da yapılsa çok defa gerekli yardıma koşulur, hastaya, muhtaç olana çorbası götürülürdü. Şimdiki apartmanların pencerelerinden ne sokak görünüyor, ne tanıdık komşu görüp konuşulabiliyor. Eskiden yatay olan sokaklar şimdi dikey oldu. Yani her bir apartman bir sokak. Komşularınızın girip çıktığını görmediğiniz bir sokak. Marketler, küçük esnafla ilişkilerimizi, dostluklarımızı kopardı. Buna ailenin hemen her ferdinin çalıştığını da eklerseniz komşuluğun nasıl eridiği daha iyi anlaşılır. Gece misafirliklerinin yerini de televizyon aldı. Bütün bunlar zamanla komşuluk duygularını körletti, artık bunun gerekliliğini aklına getirmeyen, belki bir süre sonra komşuluk kelimesini bile bilmeyen bir kuşak gelecek.

Ramazanları bu durumu telafi için fırsat zamanları olarak düşünebilir miyiz?

Keşke evet diyebilsem. Her halde yaşlılığımdan gelen bir kötümserliğim var. Bakın önceki sorularınıza verdiğim cevaplarda bugünkü ramazanların çocukluğumun ramazanlarından daha güzel geçtiğini söyledim. Ama komşuluk için aynı şeyi söyleyemiyorum. Türkiye birçok alanlarda büyük bir ilerleme yaşıyor. Fakirlik eskisi kadar değil. Orta sınıf, yüksek sınıf daha da yükseldi. Fakat buna karşılık bazı meziyetlerin kaybolması belki de bunun bedelidir. Ben sosyolog değilim. Sadece kendi gözlemlerime dayanıyorum. Komşuluğun geri dönmesi hayaldir. Olsa olsa bugünkü toplum yapısı içinde belki kurumlaşmış bir komşuluk düşünülebilir. Yani mahallelerde vakıfların, derneklerin, belediyelerin, köylerdeki köy odası gibi, kadın, erkek ve çocukların sık sık toplanabilecekleri bir mahal. Böyle bir yerde ramazanlarda da farklı programları, gündemleri olan toplantılar olabilir.

Neden “eski”yen her şey bir anda nostaljiye veya farklı bir vecheye bürünüyor? Eski ramazanlar gibi, eskiyen her şey böyle hasretle anılıp yâd edilecek mi?

Eski her zaman o kadar da güzel değildir. Bize onu güzel gösteren biraz da çocukluğumuzdan gelen bir nostaljidir. Yani eski tabirle daüssıla. Arapçası da, Fransızcası da bir hastalık ifadesidir. Çocukluğumuzun her şeyi bize güzel gelir. Hâlbuki o ahşap evler sık sık bakıma muhtaçtır. Damları akar. Evlerin birçoğunda su yoktur, çeşmeden taşınır veya kuyudan çekilir. Evde suyu olanların da sadece mutfakta vardır. Elektrik de böyle. Bütün bunlara rağmen çocuk sorumsuzluğu bize o hayatı güzel olarak hatırlatır. Ben de birkaç hatıra yazısı ve kitapları kaleme aldığım için bu yanılmayı hep dikkate aldım. Yalnız son otuz kırk yıldan beri hatıraların bollaşması, kırk-elli yaşlarında olanların bile “ah o eski yıllar, o eski ramazanlar” diye geçmişi araması şu yaşadığımız hayatta birtakım değerlerimizi kaybettiğimizi gösterir. Türk halkı, insanî ilişkilere hâlâ da çok önem veren bir millettir. Bu duygunun kaybolmaması ve onu yeniden yaşatabilmemiz için çağımızın şartlarına uygun, geleneğimize de uygun bir hayat düzeni oluşturmamız gerekir.

Müslüman olmayan veya oruç tutmayan komşularımızla ramazandaki ilişkilerimiz nasıl olmalı?

Bugün toplumumuzda en eksik olan şey pek çok insanmızın birbirine saygısı ve müsamahasıdır. Benim çocukluğumda, bulunduğumuz semtte çok sayıda Rum, Ermeni ve Yahudi aileler vardı. Farklı dinden komşuların birbirlerinin bayramlarını tebrik ettiklerini hatta mesela Ermeniler’in Eyüp Sultan’ı ziyaret edip dua ettiklerini bilirim. Kandil akşamları Rum meyhanecilerin kepenk indirdiklerini de, çarşının tek sinemasının kapandığını da hatırlıyorum. Hatta bir Yahudi eczanesinin tezgâhının üzerindeki bir cam levhada sülüs yazıyla “Li-külli dâin devâün” hadisi yazılı dururdu. Ramazanlarda oruç tutan tutmayan belli olmaz tabii. Yalnız bizim semtte de, şehrin başka yerlerinde de sokakta aleni yiyip içme görülmezdi. Lokantaların kapanıp kapanmadığını hatırlamıyorum. Bugün oruç tutmayanın, tutanlara karşı saygı borcu, tutanların da tutmayanlara karşı müsamahası azaldı. Burada asıl önemli görev oruç tutana düşüyor. Yani tutmayana karşı olan davranışı. Farzları zorlama yerine teklif etme, asık surat gösterme yerine sevdirme, davranışlarda zarif ve hoşgörülü olma insani ilişkilerde ihmal edilmemelidir. Hele oruç tiryakiliğini bahane ederek etrafındakileri kırma, agresif tavır takınma Müslümanlığa değil insanlığa bile yakışmaz. Mehmed Akif “Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile” mısraını bu gibiler için boşuna söylememiştir.

Ülke olarak bize komşu olan ve zor durumda olan kardeşlerimiz için ramazanda neler yapabiliriz?

Bugünkü dünyanın en önemli meselelerinden biri hem millet hem fert olarak çatışmalar ve terör hareketleridir. Dünyanın hemen her yerinde binlerce, on binlerce insanın canına kıyılıyor. Çoğu da İslam ülkelerinde ve Müslümanlar arasında. Sebep, tahrik, kaynak ne olursa olsun bütün dinlerin emrettiği aklıselim ve merhamet böyle bir durumu tasvip edemez. Dünyanın ikinci önemli meselesi ise açlıktır. Dünyanın bir kısmında lüks ve israf alabildiğine devam ederken bir başka kısmında açlığın doğurduğu ölümler ve hastalıklar var. Müslüman ülkelerde ve son yıllarda memleketimizde de israf yayılmaya, ekonomik canlılık denilen şey buna dayanmaya başladı. Bunun yanı sıra ramazanlarda lüks otellerde, olağanüstü harcamalara yol açan iftar programları da İslam’ın ruhu ile telif edilemez. Oruç nefsin açlıkla terbiyesidir. Oruçtan çıkan Müslümanın iftarda bu terbiyeyi hatırlayacak kadar yiyecekle yetinmesi gerekir. Ramazanlar, hem kendi milletimizin hem komşu milletlerin açlarına yardım vesilesi olmalıdır.