Makale

Ahlakta niyet

Ahlakta niyet


Prof. Dr. Muhammet Şevki Aydın


Ahlakta niyet meselesini, ahlakın mahiyetinden hareketle ele almakta yarar var. Ahlakın ne olduğu ortaya çıkınca, ahlakın içinde niyetin yerinin olup olmadığını, yeri varsa nasıl bir öneme sahip olduğunu anlamak daha kolaylaşacaktır. Ancak, burada ahlakın neliğini ayrıntılı biçimde ele almak yerine, tanımını verip onu biraz açmak, asıl meselenin vuzuha kavuşması için yeterli olacaktır. Arapçada ahlak kelimesinin tekili olan huluk kelimesi, tabiat, huy ve karakter anlamına gelmektedir. Gazzalî gibi İslam bilgin ve düşünürlerinin tanımlarına göre ahlak, insan nefsinde yerleşen öyle bir melekedir ki, onun sayesinde bireyin tutum ve davranışları, fikrî zorlanma olmaksızın, kolaylıkla ortaya çıkıverir.

Bu tanıma göre gerçekte ahlak, insanın dışarıdan müşahede edilen tutum ve davranışları değil de, iç dünyasındaki melekedir / yetenek hâline gelmiş kanaatleridir, oluşturduğu değerleridir. Bütün ahlaki tutum ve davranışlar, bireyin iç dünyasında oluşturduğu ve özümseyip benimsediği, içselleştirip kendi varlığının unsuru hâline dönüştürdüğü bu değerlerin dışa yansımalarıdır. Bir başka ifadeyle, görünür olan davranışlar sonuçtur; onları doğuran sebepler/kaynak ise bireyin iç dünyasındadır. Bireyin iyi veya kötü, güzel veya çirkin bütün ahlaki tutum ve davranışlarını, onun iç dünyasındaki bu yetenek/meleke, oluşturmaktadır. Dolayısıyla bireyin dışarıdan gözlemlenebilen bütün ahlaki eylemleri, ahlakın kendisi değil, belki bireyin iç dünyasında oluşan gerçek ahlakın tezahürleridir. Bu eylemlerin arkasında duran, bu eylemleri taşıyan insanın kim olduğu, nasıl bir varlık olduğu meselesi işte bu ahlakın özünü meydana getiriyor. Çünkü ahlak, bir olma meselesidir; kurallara uyumlu görünmekten ibaret değildir.

Gerçi biz, bireyin dışa vuran tutum ve davranışlarına bakarak ahlaklı olup olmadığına ilişkin kanaat oluştururuz. Ancak, bizim bu kanaatimiz, onun gerçekte ahlaklı olup olmadığını mutlak ifade etmez. Cömertlik yapmak için can atmasına rağmen elinde olmadığı için uygulamaya koyamayan kişi gerçekte cimri olmadığı gibi, gösteriş, desinler, bir korku veya beklenti ve benzeri nedenlerle cömertlik gösteren de cömert sayılamaz. Bir veya birkaç davranışına bakarak, kişinin ahlakının ne olduğunu anlayamayabiliriz. Çünkü, bizim müşahede ettiğimiz o bir kaç davranışı, onun iç dünyasını/karakterini yansıtmıyor olabilir. Şu var ki, şayet bir bireyin ahlaki tutum ve davranışları kendi içinde tutarlılığa sahipse, çelişkiler yoksa ve bu tutarlılık süreklilik arz ediyorsa işte bu, onun ahlaki karakterini ele verir. Çünkü, zoraki ve ara sıra yapılanlar, bireyin ahlaki yapısını ele vermez.

Ahlaki tutum ve davranışlara kaynaklık eden meleke, bireyin kanaatlerini, düşüncelerini, dolayısıyla niyetini kapsamaktadır. İnsan ne düşünüyor, neyi iyi/güzel sayıyorsa, neye niyet ediyorsa onu kararlaştırıp yapıyor. Buna göre, kişinin ahlakını gerçekte onun fikrî tercihleri, niyet(ler)i belirlemektedir.

Bu demektir ki, bir davranışın ahlakilik ölçütü, o davranışın kendisi değildir. Söz gelimi, zengin biri, kimsesiz bir kız çocuğunun bakımını üstlendiğinde, biz bunu güzel bir ahlaki davranış olarak niteler, takdir edebiliriz. Fakat bizim böyle değerlendirmemiz, o davranışın görünürde olduğu gibi özünde de güzel bir ahlaki davranış olduğunu mutlak ifade etmez. Belki o davranış, sahibinin kötü ahlakının tezahürü olabilir. Şöyle ki, eğer o kişi cinsel istismar veya organ mafyacılığı ve benzeri çirkin emellerine alet etmek niyetiyle bu işi yapmışsa, bu durumda, “kimsesiz bir çocuğun bakımını üstlenmek” gibi görünürde herkesin takdir edeceği iyi/güzel bir eylem, özünde en iğrenç bir ahlaksızlık olup çıkacaktır. Bir başka deyişle, davranışın kendisinin herkesçe “iyi/güzel” düzleminde algılanması, bu davranışın özünde ahlaksız bir davranış olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Kötü görünen bir davranış da, özünde güzel olabilir. Söz gelimi, Kur’an’da Hz. Musa’nın ancak kısa bir süre arkadaşlık ettiği anlatılan bilge kişinin yeni bir gemiyi yaralamak gibi eylemleri görünürde çok kötü olmasına rağmen, niyeti/amacı açığa çıktığında yaptığının ne kadar güzel bir davranış olduğu anlaşılmaktadır. (Kehf, 71-79.)

Birbirine zıt iki davranışın her biri, niyetin güzelliği sayesinde aynı ahlaki değere sahip olabilir. Adamın biri yolculuğu esnasında bir su başında dinlenmek için durduğunda hayvanını bağlayacak bir şey bulamaz. Sahip olduğu bir kazığı yere çakıp hayvanını bağlar. Dinlendikten sonra, “Bu kazığı çıkarmayayım da, benim gibi bir yolcu geldiğinde hayvanını bağlayıp rahat etsin” der ve kazığa dokunmaz, çeker gider. Bir sonraki yolcu aynı yerde dinlenme molası verir. Otlar arasında göremediği bu kazığa ayağı takılıp düşer. Bunun üzerine, “Benden sonra gelen yolcunun da benim gibi düşmemesi için bu kazığı sökeyim” der ve kazığı çıkarıp kenara bırakır. Birbiriyle çelişen bu iki davranışın sahiplerinden her biri, niyetlerinin güzelliği sayesinde aynı şekilde güzel iş yapmış sayılır.

Görüldüğü gibi müşahede edilen ahlaki davranış bir sonuçtur ve sonuç, sebeplerinden bağımsız değerlendirilememektedir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in, “Ameller niyetlere göre değer kazanır.” hadisi (Buharî, Bed’u’l-Vahy, 1.), bu gerçeği açıkça dile getirmektedir. Şu hadis-i şerifteki tablo ise, meseleyi daha da netleştirmektedir: “Kıyamet günü aleyhlerine hükmedilecek ilk insanlar şunlardır: Şehit edilmiş adam. Getirilir, Allah ona nimetlerini tanıtır o da tanır. Bunun üzerine Allah sorar: O nimetlerle ilgili ne yaptın? Der ki, Senin (rızan) için savaştım ve neticede şehit düştüm. Allah, yalan söylüyorsun, der, sen ‘çok cesaretli/yiğit’ desinler diye savaştın ve sonuçta bu da denildi. Sonra emredilir ve yüzü koyun sürüklenerek cehenneme atılır. İkincisi, ilim tahsil etmiş, ilim öğretmiş ve Kur’an okumuş bir adamdır. Bu da getirilir. Allah ona nimetlerini tanıtır, o da tanır ve Allah der: O nimetlerle ilgili ne yaptın? Der ki, ilim öğrendim ve onu öğrettim ve Senin (rızan) için Kur’an okudum. Allah, yalan söylüyorsun, der, bilakis sen ‘alim’ desinler diye ilim öğrendin. Karî desinler diye Kur’an okudun ve sonuçta böyle dendi de. Sonra emredilir ve yüzü koyun sürüklenerek cehenneme atılır. Üçüncüsü, kendisine Allah’ın her tür mal verip zenginleştirdiği adamdır. Bu da getirilir, Allah nimetlerini tanıtır ve o da tanır. Allah, peki o nimetlerle ilgili ne yaptın diye sorar. Der ki, Senin infak edilmesinden hoşlandığın her yolda Senin (rızan) için infak ettim. Allah, yalan söylüyorsun, der, aksine sen (cömert) desinler diye infak ettin ve sonuçta bu dendi. Sonra emredilir yüzü koyun sürüklenerek cehenneme atılır.” (Müslim, Kitabu’l-İmare, 43.)

Şu hadis-i şerif ise, niyetin yegâne belirleyici unsur olduğunu belirtmektedir: “Müminin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” (Kenzü’l-Ummal, c. 3, s. 419, H. 7236, 7237.) Güzel bir davranışta bulunmak istemesine rağmen onu gerçekleştirme fırsatı bulamayan müminin, onu yapmış gibi mükâfat alması, bu gerçeğin sonucudur.

Bütün bunlar, ahlakta niyetin asıl unsur olduğunu işaret etmektedir. Birey, niyetini fikrî derinliğine, anlamlandırma düzeyine, bilgi birikimine göre oluşturur. Evrensel ölçekte güzel ahlaki düşünceye/niyete sahip olma konusunda metafizikle irtibat(landırma) çok büyük rol oynamaktadır. İslam’a göre müminin “Allah’ın hoşnutluğu”nu en büyük değer olarak görmesi (Tevbe, 72; Âl-i İmran, 162,174.) ve bütün yapıp etmelerini ona endekslemesi, işte bu anlamda çok ciddi bir katkı sağlamaktadır. Bu, ahlaka aşkınlık kazandırmaktadır. Allah’ın hoşnutluğunu odağa yerleştiren bir ahlaki tutum, son derece hasbiliğe dayanmaktadır. Bu bilinci kazanan mümin birey, artık bütün yaratıklarla ilişkilerinde sergileyeceği ahlaki tutum ve davranışların karşılığını onlardan asla beklememekte, salt Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı düşünmektedir. Kendisini Allah’ın her an ve her yerde gördüğünü düşünen mümin, birilerinin muttali olmadığı durumlarda bile ahlakilikten uzaklaşmayı düşün(e)memektedir.

Ahlakiliğin devamlılığını sağlama açısından bu boyut son derece önemlidir. Bu bilinç hali, mümin kişilerin birbirini göremedikleri yerlerde de ahlakiliğin varlığını sürdürmesine imkân sağlamaktadır. Ülken’in de dediği gibi, böyle bir ahlaklılığı sağlamak, “ancak kişiler arası münasebetleri kuşatan manevi ve aşkın bir varlığı kabul etmek ve ona inanmakla mümkündür. Onun dışında hiçbir şey, insanları birbirine bağlayamaz veya bağlayan kuvvetlerden hiçbiri devamlı olamaz. İnsanlar onları faydayla, korkuyla veya bir klişeyi gerçek zannetmeden ibaret olan vehimle kabul ettikleri için bütün bu subjektif ve değişmeye elverişli amillerle beraber bu bağlantılar da değişecek ve çözülecektir.” (Ülken, Felsefeye Giriş, s. 196.)

Bu metafizik temelli iman, ahlaki devamlılıkla birlikte bireyin ahlakiliğine bir tutarlılık ve bütünlük de kazandırmaktadır. İşte İslam, ahlak öğretisini Allah’a iman temeline dayandırarak, ahlakiliğin sürekliliğini, alemi kuşatmasını ve çelişkilerden arınıp tutarlılık kazanmasını mümkün kılmaktadır.

Şu da var ki, güzel niyetle ortaya konulan ahlaki tutum ve davranışlar yukarıdaki örneklerde olduğu gibi her zaman isabetli olmayabilir. Söz gelimi, hatasını düzeltmesi için çocuğunu döven veya ona hakaretamiz laflar eden bir baba veya anne, bütün hayırhahlığına, iyi niyetine rağmen kötü bir davranış sergilemektedir. Ama o işin nasıl güzel yapılacağını bilemediği için gerçekte arzusuyla âdeta tam zıtlaşan bir davranış ortaya koymaktadır. Yani, kaş yaparken göz çıkarmaktadır.

Bu yüzdendir ki, niyetin çok sağlam bir fikrî zemine dayanması, yeterli sahih bilgiyle beslenmiş olması gerekmektedir. Cehaletin yedeğindeki iyi niyet, güzel ahlaki tutum ve davranışlara kaynaklık edemeyebilmektedir. Güzel ahlaka sahip olabilmek, öncelikle bireyin anlam(landırm)a ve kavrama yeteneğini geliştirip evrensel ölçekli ahlaki değerleri bizzat keşfedip içselleştirmesi ve bunların nasıl somutlaş(tırıla)arak hayata yansıtılacaklarına dair de uygulanabilir güncel bilimsel bilgilere sahip olması gerekmektedir. Bu ise, derinlikli bir tefekkürü, sahih ve iyi anlamlandırılmış bir bilgi ve kültür birikimini gerektirmektedir. Ezberci eğitimden geçtiği için ahlak kurallarını ezberlemekle yetinenlerin ahlaklı olamayışlarının asıl sebebini, meselenin bu boyutunda aramak gerekir. Çünkü ahlak, bir olma meselesidir; görünme meselesi değil.

Kaynak:
Ülken, Hilmi Ziya, Felsefeye Giriş, II, Ankara 1958.