Makale

İçinden hayatın ve çocukların akıp geçtiği bir akarsu yatağı olsun camilerimiz

İçinden hayatın ve çocukların akıp geçtiği bir akarsu yatağı olsun camilerimiz


Ahmet Turan Alkan


Bu sene okullar tatile girince cuma hutbesinde mahallemizin imamı mutat üzere cemaati, çocukları camilerde açılan Kur’an kurslarına davet ettikten sonra, sözü, çoğumuzu gizli tebessümlere gark eden kapanışla tamamladı:

- Aziz cemaat! Tamam davet ediyoruz, istiyoruz ama, anne-babalara rica ediyorum; çocuğunuzu sırf başınızdan savmak için de göndermeyiniz lütfen. Burada eğitim düzeni bozuluyor, çocuk cami disiplinini bilmiyor, oyun yeri zannediyor, harala gürele bir havadır gidiyor. Olmuyor ama!...

Mesele nazik. Anne-babalar, hele de anneler, aslında okul günlerindeki ev düzenini biraz özlüyorlar. Apartman çocuğu formatında yetişmiş çocuklar, aniden gün boyunca evde kalmaya mecbur olunca düzen bozuluyor bir miktar. Cami kursları da eski tertip okul düzeninin birkaç saatliğine olsun devamı değil midir? Hem evden uzaklaşacak, hem dinini-imanını öğrenecek! Bir taşla iki kuş...

Ben cami kurslarına hiç gitmedim çocukken, günü gelince bizim çocukları da göndermek lüzumu hâsıl olmadı. Evde büyüklerim vardı; halam, annem, hiç okul ve eğitim havası hissettirmeden en başta en samimi ve basit seviyede İslam kültürünü ve farizalarını hayatın içinde öğretivermişler de farkında bile olmamışım. Hele rahmetli halam, bütün mahallenin aynı zamanda Kur’an-ı Kerim hocası olduğu için evde her kuşluk zamanı bir Kur’an kursu atmosferi yaşanıyordu. Başlarını üstünkörü beyaz tülbentle örterek elinde Elifba cüzü ile kapıya gelen yaşıtım kızların kapıyı çalmalarını ve kapı açıldıktan sonra, “buyur” beklemeden sanki kendi evleriymiş gibi evin yegâne oturma odasına teklifsizce yürümelerini hiç unutmuyorum.

Adı üstünde çocuk; elbette başlarda biraz kikirdeyecek…
Çoğumuzun şu minvalde birtakım kötü hatıraları vardır: Namaz esnasında yaramazlık eden çocuklar, cemaatten kendini “inzibat”lıkla görevlendirmiş birileri tarafından ilk selamda haşin bir şekilde hırpalanır, bazen tartaklanıp dışarı atılır ve arkalarından “Bunların anası-babası düzgün terbiye vermiyor mu yahu!” diye homurdanılır.

Bu gibi hadiseler, teravihlerde ayyuka çıkar. Benim böyle hatıralarım var, sizin de olmalı.

Bu homurdanıcı ve tokatlayıcı takımından çoğunun, cami yolunu ancak emeklilikten sonra öğrenebilmiş, gençliğini birtakım menhus men’iyyat ile geçirmiş olduğunu tahmin ederim. Vaktiyle boşa harcadıkları uzun yılların acısıyla, kendi dindaşlarına, hatta çocuklara bile hoşgörünün zerresini göstermeyen bu amcalar, kendi zuumlarınca mabedin ruhunu koruyor, sadece çocuklarına da başkalarının evladına da huşunetle bakıyor, dayağı ve azarı en etkili terbiye vasıtası sayıyorlardı. Bilseler ki, o çocukların camideki varlığı, kendinin varlığından biraz daha anlamlı ve güzeldir, böyle yaparlar mıydı?

Böylelerine, benim gibi hariçten gazel atanların değil, ancak cami hocalarının sözü geçer; aklınızda bulunsun sevgili din görevlisi kardeşlerim; vaazlarınızın bir kısmını da merhamet ve tesamuh bahrine ayırsanız ne güzel olur; dinî hayatımız ve kültürümüzün en vahim fasıllarından biridir bu.

Biraz hayal kuralım: Mahallenin camisi nasıl olmalı?
Dün “mahalle” diye bir şey vardı, bugün yerinde yoktur; dünün ailesinde “büyükler” vardı, bugün yoktur. Bugünün mahalle camisi, mahalleyi, mahallenin ruhunu, “ev büyüğü” kavramını tek başına üstlenmek zorunda. Cami dernekleri artık mescidin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak, tamir ve bakım işlerini gözetmenin dışında bir mahalle okulu mütevellisi rolünü taşımaya hazırlanmalı, buna uygun altyapı ve icabında yardımcı eleman tedarikine gitmeli.

İşin aslını konuşacaksak; yaz aylarında camilerde düzenlenen Kur’an kursları, bana göre Diyanet’in en fazla ağırlık vermesi gereken faaliyetlerinden biri olmalıdır. Yapılanları ne küçümsüyor, ne de yetersiz buluyorum ama gönül daha çoğunu umuyor. Ne bileyim akıllı tahtalar, film gösterileri, arada ufak tertip eğlenceler, yarışmalar...

Söz açılmışken yüksek sesle düşünelim; yeni cami inşaatlarında nasıl olsa cemaat hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak arsayı, inşaatı geniş tutuyor, projeyi biraz da zamana yayarak, “Elimiz değmişken iyisini yapalım” diye düşünüyorlar.

Peki, cami bahçesine tam müştemilatlı bir çocuk bahçesi yapmak fikrine ne buyrulur? (Benzerini Ayvalık’ta Yunus Emre Camii’nde gördüm, bayıldım) Peki, Kur’an kursları için ayrılan dershanelerin genişletilip güzelleştirilmesi? Pekâla mümkün! Peki, mahalle halkı için güzel bir toplantı yeri.

Hâsılı camiyi, mahallenin ibadet yeri olmak görevinin yanında mahallenin kalbi, cazibe merkezi, en sevimli yeri hâline getirecek şeyler... Sadece cami müdavimlerini değil, müdavim olmayanları bile camiye doğru çekecek hayırlı, faydalı faaliyetler, satranç, masa tenisi turnuvaları...

Sonra mis gibi fevkalade güzel, insana cenneti hatırlatan bir bahçe; icabında bir sera (yani limonluk)...

Bir küçük halı saha; çocuklar bedava top oynasınlar diye...
Muhtarın yazıhanesi de cami müştemilatına, vatandaşın ayağı alışsın; görsün, tanısın.

Cuma günleri namazdan sonra hayırseverlerin sıra ile düzenlediği meşrubat, şeker, lokum, kurabiye ikramları..

-Nerde bizde o para, mümkün değil yapamayız denilebilir mi? Eğri oturup doğru konuşacağız; bu işler için gerekli olan paranın daha çoğunu biz camilerimize zaten harcıyoruz fakat bir şeye benzetemediğimiz, yerinde kullanamadığımız görgüsüz aksesuarlara, haddinden fazla yüksek ve geniş kubbelere, âleme şan hatta inat olsun diye çifter çifter dikip kerrat ile şerefelendirdiğimiz minarelere sarf ederek israfa giriyoruz.

Camilerimiz, gamlı bir eda ile vakit ibadetlerinin icra edildiği bir yer olmanın dışında, içinden bütün canlı renkleriyle gündelik hayatın akıp geçtiği bir kavşakta yer almalı değil midir?
“Efendimiz”in zamanında böyleydi de...