Makale

Aksakallı dedeler, Tonton nineler

Dilşad Ektaş

Aksakallı dedeler
Tonton Nineler

Yaşlılık, şüphesiz ki insan hayatının en özel evrelerinden biridir. Her yönüyle kendine has özellikleri olan bu çağda, yaşlı insan pek çok zıtlığı bir arada yaşar. Yaşlılık, çeşitli sağlık problemlerinin gün yüzüne çıkması ile bir zahmet, torun sevgisi gibi hoş nimetlerin tadılması ile bir rahmet dönemidir. Yaşlı insan, yılların kendine kazandırdığı tecrübe ve bilgi birikimi sayesinde belki hayatının hiçbir döneminde olmadığı kadar donanımlıdır. Ancak enerjisindeki ve gücündeki düşüş yüzünden eskiden rahatlıkla yaptığı pek çok işi yapamadığını üzüntüyle fark etmektedir. Yaşlılıkta uyku problemleri yüzünden sabah erkenden kalkılmak- ta, insanın önünde birçok şeyin sığabileceği uzun bir gün bulunmaktadır. Lâkin gençken kitap okumak için vakit bulamadığından yakınan insan, yaşlandığında bu sefer de dikkatini toplamakta zorlandığı için dilediği kadar okuyup gününü verimli şekilde değerlendirmeyi başara- mamaktadır. Yahut ibadet etmeyi ileri yaşlara erteleyen kişi, yaşlılığında ibadet için bol zaman bulsa bile vücut sağlığı elvermediği için istediği kadar namaz kılıp, oruç tutamamaktadır. Bu tür sıra dışı özellikler taşıyan bir insan grubunun nasıl ko- numlandırılacağı çağımızda daha ciddi bir problemdir. Çünkü bireyler ürettikleri müddetçe hâkim ekonomik sistemlere dahil olabilmektedir. Üretime çeşitli nedenlerle katılamayan grupların (çocukların, yaşlıların, hastaların, özürlülerin, hatta para ile ölçülen bir değer üretmedikleri için ev hanımlarının) bu sistemde yerlerini bulmaları çok güçtür. Bunun içindir ki bu tür grupların haklarının özel olarak tanımlanmasına ve korunma altına alınmasına ihtiyaç duyulmuştur. Yaşlı insanların üretime katılmamaları halinde dahi toplumda iyi bir statüye sahip olup, belli bir yaşam standardına kavuşabilmeleri için "yaşlı hakları" tanımları yapılmıştır. Bu haklar (bağımsızlık, katılım, kendini gerçekleştirme, itibar gibi) uluslar arası örgütlerin güvencesi altına alınarak yaşlı insanların hayatları kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.
Tüm dünyada yaşlı insan grubu ile alâkalı politikaların önemi büyüktür. Çünkü sağlık alanındaki gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresi uzamış, bizim gibi "genç" olarak tanımlanan bir ülkede dahi ileri yaşta- kilerin toplam nüfusa oranı artmıştır. Yaşlı nüfusun artması emekli maaş ödemelerinde ve sağlık harcamalarında artışa neden olduğundan pek çok ülkenin kamuoyunu meşgul eden bir gündem maddesi halini almıştır. Emekli yaşının yukarıya çekilmesi yönündeki çabalar da bunun bir sonucudur. Esasen, bir devletin vatandaşlarına yaşlandıklarında en iyi şekilde muamele etmesi onlara vefa borcu ödemekle eş değerdir. Cumhuriyetimizin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün ifade ettiği gibi; "Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur." Bu açıdan bir ülkede yaşlıların durumu bir gelişmişlik- geri kalmışlık göstergesi olarak da rahatlıkla okunabilir. Türk toplu- munda asırlar boyunca yaşlı insan değer verilen ve hürmet edilen bir konumda görülmüştür. İslâm öncesi Türkler yaşlılara, bilge insanlar olarak muamele etmişler, her konuda kendilerine danışıp görüşlerini almayı çok önemsemişlerdir. Yaşlıya saygı ve hürmet fikri, İslâm dini ile iyice beslenmiştir.
Çünkü tüm inananlar "Rabbin yalnız kendisine tapmanıza ve ana-babaya iyi davranmanıza hükmetmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi senin yanında kocayacak olursa, onlara "öf" bile deme ve onları azarlama, onlara onurlu söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanatlarını ger ve "Rabbim! Küçükken beni büyüttükleri gibi sen de onlara acı de." (Isra, 23-24) İlâhi uyarısı ile yaşlılarına iyi davranmaya yönlendirilmişlerdir. Bununla da kalınmamış İslâm büyükleri yaşamları ile yaşlıya saygının en güzel örneklerini bizlere sunmuşlardır. Örneğin Hz. Ali (r.a.), bir ihtiyarın önüne geçmeyi dahi edepsizlik gördüğü için cemaate geç kalmıştır. Böyle bir kültürel mirasa sahip olan Türk insanları, yaşlıya öyle değer vermişlerdir ki evlerinin bereketini bile yanlarında yaşayan ihtiyar ana-babalarının dualarına bağlamışlardır. Aksakallı dedeler rüyalarına girip bir şey söylese, dediklerini emir telâkki etmişlerdir. Tonton ninelerin dizleri dibine oturup anlattığı masalları dinleyerek büyümüşlerdir. Sadece çok önem verdikleri insanların bir de yaşlıların ellerini öpmüşlerdir. Bunun karşılığında yaşlılar da ellerini öpen çocukları ceplerinde her daim taşıdıkları şekerlerden birer tane vererek ödüllendirmişlerdir. Hiddetle bir hareket yapacak olsalar "yaşına hürmeten" deyip vazgeçmişlerdir... Ardından ailenin "anne, baba ve çocuktan oluşan toplumun en küçük birimi" olarak tanımlandığı dönemlere gelinmiştir. Artık hiçbir yere sığamayan, mutlu olmayan, yanında kaldıkları kişilere de mutsuzluk verdikleri iddia edilen kişiler halini almıştır yaşlılar. Huzurevlerine terk edilen, evlat hasreti ile gözleri yaşaran yaşlı insan manzaraları yansımıştır sıklıkla ekranlara. En sevdiği insanlardan kötü muamele gören yalılar dertlerini anlatmışlardır mikrofonlara. Yahut özel huzurevi adıyla açılıp aslında sa: dece yaşlıların maaşlarını ele geçirmeyi hedefleyen kurumların yaptıkları korkunç şeyleri izlemişizdir yüreğimiz burkularak. Belki bu yüzden "huzurevi" deyince hepimizin suratı asılır, "Allah düşürmesin" duaları dökülür dudaklarımızdan. Esasen, bir devletin kimsesiz yaşlılarına sahip çıkacak kurumlar oluşturması elbette bir gerekliliktir. Zaten Türk tarihinde de huzurevleri henüz Selçuklular döneminde kurulmuş, Osmanlı imparatorluğu’nda vakıflar aracılığıyla bu hizmetler sürdürülmüştür. II. Abdülhamit’in kurduğu Darülâceze ise bugün bile varlığını devam ettirmektedir. Bu kurumlara, Cumhuriyet devrinde niceleri eklenmiştir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi bu kurumla- rın ortaya çıkışına temel düşünce kimi kimsesi olmayan yaşlıların bakımının sağlanmasıdır. Kendisine bakabilecek durumda bir aile yakınına sahip olduğu halde bir yaşlının huzurevinde yaşamak zorunda bırakılmasını onaylamak güçtür. Lâkin huzurevlerinin yaşlı insanların, yaşıtları ile beraber vakit geçirmek, sosyalleşmek gibi ihtiyaçlarını karşıladığı bir gerçektir. Ve bu nedenle, hali vakti yerinde bazı yaşlılarımızın aileleri olmasına rağmen modern huzurevlerini tercih etmeleri de sıkça karşılaşılan bir durum halini almıştır. Bunun yerine, huzurevleri sadece geceli gündüzlü kalınan kurumlar olmaktan çıkarılıp, belli gün ve saatlerde tüm yaşlılara kapılarını açan kurumlar haline getirilmelidir. Böylece bir aile yakınının yanında kaldığı halde onlarla pek fazla şey paylaşamadığı için sıkılan yaşlılar, bu özel zamanlarda kendi yaş grubundan olan insanlarla gönüllerince vakit geçirebilecek, eve daha mutlu dönebileceklerdir. Huzu- revlerinin böyle bir fonksiyona da sahip olması, önemli bir toplumsal açığın kapanmasına yardımcı olacaktır.
Şefkat ve kurulacak ilişkinin insaniliği açısından bir yaşlının bakımının yapılabileceği en ideal yer elbette bir aile üyesinin yanıdır. Yaşlı ile kurulacak ilişkide çıkabilecek sorunları en aza indirmek için başından bir dizi önlem alınabilir: Psikologlar, bir yaşlının evinin çocukları tarafından kendine bakılıyor olsa dahi kapatılmaması gerektiğini belirtmektedirler. Çünkü istediği an evine dönebileceğini bilmek yaşlı insana büyük bir özgürlük alanı sağlar, psikolojisine çok olumlu bir etki yapar. Arzu ederse bir süre kendi evinde kalıp, sonra çocuklarının yanına gidebilir. Kendine ait bir düzene sahip olmak yaşlının kendini daha iyi hissetmesine neden olur.
Yaşlı insan, yanında kaldığı aileyle sahip olduğu düzenli geliri paylaşabilir. Ancak maaşın tamamının yaşlının elinden alınması sakıncalıdır. Çünkü her yaşlı insan, yanına torunu geldiğinde ona az da olsa bir harçlık vermek ister. Bunun dışında, kendi geliri olduğu halde ufak tefek her kişisel ihtiyacı için başkasından para istemek yaşlı insana ağır gelebilir, insanın yaşlanması sosyal ihtiyaçlarının bittiği anlamına gelmez. Eğer evin yaşlısı çevresine zarar vermesine neden olan bedensel ya da zihinsel bir sorun yaşamıyorsa, her türlü sosyal ortama katılabilir. Eve misafir geldiğinde yaşlının odasından çıkmasına izin verilmemesi, yaşlının kendini itilmiş hissetmesine neden olur.
Yaşlı insanların her işe gücü yetmiyor olabilir ancak başarıyla yapabildikleri küçük sorumlulukları onlara vermek gerekir. Oturduğu yerde bir şeyler ayıklayan nine yahut torununu parka götüren dede kendini daha önemli ve daha mutlu hisseder. Bu ve bunun gibi sıkça karşılaşılan hatalı uygulamalar sonucu maalesef yaşlı insanlarla çok yakın aile bireyleri arasında tatsızlıklar yaşanabilmektedir. Geleceğin yaşlıları ile şimdinin yaşlılarını barıştırmak için bu çağda her zamankinden daha fazla gayret sarf edilmesi gerekmektedir. Geleneksel toplum yapısında tecrübî bilgi önemli olduğu için, yaşlıların saygınlıkları çok büyük ve sarsılmazdı. Oysa günümüzde hızla değişen teknoloji nesillerin arasındaki boşluğu giderek arttırmaktadır. Artık iki yaşındaki çocuklar bilgisayarı açıp, izlemek istedikleri çizgi filmin cd sini yerine yerleştirdiklerinde dedeler şaşkınlıklarını gizleyememektedirler. Yaşlıların ellerini dahi dokunmadıkları aletleri gençler büyük ustalıkla kullanmaktadır. Ve yaşlıların büyük el becerisi gerektiren geleneksel işleri yapması (iğne oyaları, sırma işler vs) yeni nesil için pek bir anlam ifade etmemektedir. Bu açıdan çocuklarda yaşlılarına karşı bir saygı ve hürmet hissi uyandırmak her zamankinden daha zordur. Bunun dışında yaşama biçimindeki değişiklikler yaşlılarla bir arada yaşamayı zorlaştırmaktadır. Avlu tipi eski evlerde herkesin odasına çekilme şansı varken, küçük apartman dairelerinin içinde çatışma alanları fazlalaşmaktadır. Kim ne yaparsa birbirini direkt olarak etkilemekte, bu yüzden en küçük şeyler bile sorun haline gelebilmektedir. Hele ki aileler başta ayrı kurulmuş, sonradan yaşlı büyükanne, büyük baba çocuklarının yanına gelmişse ortak bir düzen oluşturulması her iki taraf için de güç olmaktadır.
Çağın gerçeklerini kabul ettiğimizde, bu sorunu çözmek için aile büyükleri henüz yaşlanmadan belli yatırımlar yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Çocuklar henüz küçük yaşlardayken ayrı evlerde yaşayan büyükanne ve büyükbabalarıyla sık sık görüştürülmelidir. Çocuklar yaşlıların ziyaretlerine götürülmeli, anne babalar çocuklarının aile büyükleriyle mümkün olduğu kadar çok şey paylaşabilmesi için ortam hazırlamalıdır. Çocukların aile büyükleriyle ilgili dopdolu bir anı bankasına sahip olmaları gelecekteki ilişkileri açısından önem arz etmektedir. Aksi halde çekirdek aile sınırları dahilinde büyümüş bir çocuk için dede ve ninesi iki yabancı gibi olacak, çocuk her şeyiyle kendisinden farklı bu insanlarla aynı evi paylaşma konusunda ciddi problemler yaşayacaktır. Ayrıca psikologların ifade ettikleri bir şey daha vardır ki yaşlılık bencillik dönemidir. O yaşa kadar çalışıp didinen yorulan birey, artık biraz da kendisine hizmet edilsin ister. Zamanının az kaldığı fikri de bu tutumu pekiştirir. Ayrıca fedakârca davranmak bile bedensel güç istemektedir. Şu durumda çocuğun, yanlarında yaşayan yaşlının eski günlerindeki hal ve hareketlerine, fedakârlıklarına şahit olması çok önemlidir. Çocuk ancak bu yolla yaşlının son zamanlardaki davranışlarını bir yaş özelliği olarak kabul etmeyi başarır ve aradaki sevgi- saygı ilişkisini muhafaza edebilir.
Yanında kaldığı aile ile iyi ilişkiler kurabilmesi için yaşlının özgüveninin yüksek olması ve kendini mutlu hissetmesi de çok mühimdir. Bunu sağlayabilmek için yaşlıların kendilerini değerli hissedecekleri ama fazla da yorulmayacakları bir işle uğraşmaları düzel olacaktır. Örneğin anaokulları ya da ilköğretim okulları kapılarını yaşlılara açabilir. Anaokulu çocukları tonton ninelerinin dizlerinin dibinde oturup anlattıkları masalları dinleyebilir. İlköğretim öğrencileri adlarını okuyup nasıl bir ulaşım aracı olduğu bir türlü hayal edemedikleri "troleybüs" gibi aletlerin nasıl şeyler olduklarını ak- sakallı dedelerinden dinleyebilir. Bunun gibi hem yaşlı insanlarımızın kendilerini işe yarar hissedebilecekleri hem toplumsal fayda sağlayabilecekleri çeşitli aktiviteler düşünmek gerekmektedir.
Unutmayalım ki, yaşlı insanlar sadece rüyalarda değil, günlük yaşamımızda da son derece değerlidir. Yarının yaşlıları olarak şimdiden onlara hak ettikleri hürmeti gösterelim. Bir toplumun yaşlılarını mutlu edebildiği kadar, mutlu ve huzurlu olacağı gerçeğini, göz ardı etmeyelim.
(Önerileri için Psikolog Hikmet Zorba’ya teşekkür ederim.)